Muharrem Günay
Muharrem  Günay
muharremgunay@kocatepegazetesi.com
ALPLERİN “ALPEREN VE “GÂZİ” KİMLİĞİYLE YENİDEN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞLARI
  • 0
  • 47
  • 01 Temmuz 2020 Çarşamba
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Eski Türkler yiğitliğin, kahramanlığın ve cömertliğin toplanmış olduğu insan tipine “ALP” derlerdi. Müslüman olan Alpler Allah yolunda gaza ve cihat fikrine yabancı değillerdi çünkü bu inanç eski dini inançlarında da mevcuttu. Eski Türklerde savaşlar Yüce Tanrı’nın rızasını kazanmak ve Tanrı’ya olan borcu ödemek düşüncesiyle yaplırdı. Buna en güzel örnek Oğuz Han’ın:
“Oğullarım çok savaştım Tanrı’ya olan borcumum ödedim” sözleridir. Bu ruh Türklerin İslâm dinine girmesiyle birlikte daha da gelişerek devam etmiştir.
Eskiden Yüce Tanrı’nın rızasını kazanmak amacıyla savaş yapan Alplere İslami devirlerle birlikte bir de “EREN”lik, “GÂZİ”lik ve “dervişlik” eklenmiş; ALPEREN, ALPGÂZİ, DERVİŞGÂZİ, denmeye başlanmıştır. Osman Gâzi’den itibaren Osmanlı hakanları da gazilik ünvanını taşımaya baişamışlardır.
İşte eski Türk geleneğinde “alp”, İslâm’ın tesiriyle de “alperen” ve “gazi” olarak adlandırılan bu silahlı gruplar Osmanlı Devleti’nin ilk askerlerini oluşturmuşlar, Ahîlerle iç içe devletin kuruluşunda aktif rol oynamışlardır (Tabakoğlu, 2005, s. 34). Özellikle Osmanlı Beyliği’nin ortaya çıktığı topraklarda sakin gazilerdeki bu anlayış o dönem öne çıkan şeyhlerin manevi rehberliğinde sûfî kardeşliğin fütüvvet/yiğitlik/ahîlik ruhuyla yoğrulması neticesinde Ertuğrul Gazi, Osman Gazi, Orhan Gazi ve Murad Gazi gibi derviş ve gazi sultanları ortaya çıkartmıştır. Tabakoğlu’nun ifadesiyle “hem gazi hem de Ahî olan”,(Tabakoğlu, 2005, s. 34) dolayısıyla Ahî tekkelerine mensup dervişlerin etkin olduğu esnaf, çiftçi, ilmiye ve askeriye sınıflarını yöneten bu “gazi sultanlar” ve onların soyundan gelen Osmanlı hanedanı sayesinde manevi temeller üzerinde İslâm dünyasına uzun yıllar liderlik edecek ve tasavvufî karekterini bir şekilde devletin yıkılışına kadar sürdürdüğü görülen Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye/Yüce Osmanlı Devleti kurulmuştur (Özsaray, 2018, s. 43).
Gazi unvanıyla anılan ilk Osmanlı padişahları da bizzat harbe katıldıkları için bu unvanı almışlardı. “Osmanlı sultanı en büyük gazi idi ve bu durum kendisine çok önemli maddi ve manevi yararlar getiriyordu” (İnalcık, 2009a, s. 26). Osmanlı hanedanında gazi olmaya verilen değeri Süleyman Şah örneğinde çok belirgin olarak görebiliriz. Onun bu uğurdaki faaliyetleri ilk Osmanlı tarih kitaplarında farklı anlatımlarla geçmektedir. Süleyman Şah daima gazada olmayı sultanlığa tercih etmiş bir şehzade idi. İşte daha kurulmadan önce Osmanlı’da gaza ruhu bu derece yerleşmişti. Bu anlayış devletin son zamanlarına değin çoğunlukla varolageldi. İnalcık, gazilerin uçlarda inançları için savaşan bir askeri örgütlenme oluşturduklarını belirtir ve bunların zamanın şeyhlerinden icazet aldıklarına dikkat çeker (İnalcık, 2008d. s. 74). Bu şeyhlerden biri olan Edebali hazretleri padişah olacaklarını Osman Bey’e ve soyuna müjdeler. Bu bize Osmanlı devletinin kuruluşunda sultan-sûfî dayanışmasının bulunduğunu, ileride gelecek padişahların ve sûfîlerin de buna riayet etmesi gerektiğinin vasiyet şeklinde kurucu bey tarafından bir örf yapıldığını göstermektedir. Bu sebeple atalarına saygıyı önemseyen bütün padişahlar bu örfe uyup dervişlere maddi ve manevi destek olmuşlar, tekkeler kurmuşlar ve maişetlerini temin edecek gelirler tahsis etmişlerdir. Yine bu dayanışma çerçevesinde sûfîler de sultanlarla birlikte seferlere ve savaşlara katılıp gazalar etmişlerdir. Gazi önderler sadece gaza ve fetihlerle şehirleri fethetmiyor aynı zamanda fetih sonrası kurdukları adaletli ve hoşgörülü düzenle cizye vergisi karşılığında kendi dinlerini ve hukuklarını rahatlıkla uygulayabilen Hristiyanların da sempatisini kazanıyorlardı. Bunlar arasında kendi isteğiyle Müslümanlığa geçenler olmaktaydı ki Rum Beyi Mihal Gazi bunun en iyi bilinen bir örneğidir (İnalcık, 2008d, s. 13; Özsaray, 2018, s.45-46).
Kamil mürşidlerin ateşlediği Osmanlı kuruluş devrinin ana dinamiği olan gaza ruhunu ve derviş gazilerin katkılarını daha sonraki dönemlerde gerçekleşen fetihlerde de görmekteyiz. Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’yi Akyazı ve Kocaeli’yi fetih için görevlendirdiğinde yanına Akçakoca, Konur Alp, Gazi Abdurrahman ve Köse Mihal’i de katmıştı. Onlara “Gaziler! Göreyim bakayım sizi! Din yolunda nasıl çabalıyorsunuz?” deyince atasının duasını alan Orhan Gazi büyük bir gayret gösterip gaza niyetiyle sefere çıkmıştı (Özsaray, 2018, s.46).
Derviş gazilerin gaza ruhunun nesilden nesile büyük bir inançla nasıl geçtiğini görmek için Rumeli’de fetihler yapan Gazi Süleyman Paşa ve Gazi Umur Bey’in mücahedelerinin diğer gaziler üzerindeki tesirlerine bakmak lazımdır. Gazi Süleyman Paşa 759/1357-58 de bir av sırasında Biga’da vefat etmesine rağmen kendinden sonraki nesillere bu gaza ruhunu aşılamak amacıyla olsa gerek cesedi yine Rumeli tarafında bulunan ve Avrupa’ya doğru yapılan akınların merkezi olan Bolayır’a defnedilir. Çünkü kendisi orasını yurt olarak beğenmiştir. O gaza arkadaşı Umur Bey’e “Paşa Sultan! Şimdiden geri sana destur yoktur ki geri Anadolu’ya geçesin. Anadolu’ya geçmeğe sana destur yoktur” sözüyle Rumeli’nin fethinin önemine işaret etmiştir. Onun Bolayır’a yapılan türbesinin yanına bir büyük zaviye inşa edilmesi de gösteriyor ki gaza ile fethedilen yerler zaviyelerle hem manen hem de maddeten koruma altına alınmıştır. Buraya bir zaviye yapılması yeni alınan İslâmlaşmanın sağlanması noktasında bu kurumun önemini ortaya koymaktadır. Öyle ki fethedilen yerlere iskân edilenler arasında dervişler de bulunuyor, böylece onların kurduğu zaviyelerin etrafında köyler de oluşuyordu. Adında kurucu şeyhin ismi veya tekke kelimesi bulunan bu köylerin varlığına arşiv belgeleri şahitlik etmektedir. Yine XVI. yüzyıla ait tapu tahrir defterleri bu anlamda zaviyelerin Osmanlı topraklarındaki etkinliğini ve yaygınlığını çok açık şekilde ortaya koymaktadır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi tarafından yayınlanan bu defterlerde yüzlerce tarikat mensubunun ismiyle müsemma köy, çiftlik, asiyab ve zaviyenin bulunması tarikat mensuplarının ve onların kurduğu zaviyelerin bu toprakların yurt edinilmesinde ve İslâmlaştırılmasındaki rolünü açıkça göstermektedir. Tekkelerin bu öncü rolünü üstlenmesi uç birliklerinin fetih harekâtı sonrasında olmaktaydı. Balkanlara Türk köylülerinin yoğun biçimde yerleşmesi kolonizasyona öncülük eden derviş zaviyeleri ve yarı-göçer Yörük gruplarının iskânı gibi unsurlarıyla daha önce Batı Anadolu’daki Türk yayılmasına benzer çizgiler taşıyordu. (Özsaray, 2018, s. 47).

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM