ALLAH VAR; BİR DE O’NDAN AYRI SEN VARSIN, ÖYLE Mİ?

ALLAH VAR; BİR DE O’NDAN AYRI SEN VARSIN, ÖYLE Mİ?

Mustafa Yılmaz DÜNDAR 19 Ekim 2017 Perşembe 13:36:19
 

– 4 –
Dünkü paylaşımımızda, tanrılık ilan ve iddiasını tanımladık. Tanrılık İlanı’nın çok farklı tipleri ve çok geniş bir skalası var, onun bir ucundan başlayalım.
İnanıyor ama neye?
Bazıları var ki hiç tanrı tanımaz. Aslında onlar bu inançsızlıklarıyla kendilerine hiç ortak istemez, “bu dünyanın tek tanrısı benim, başka ortak istemem” der. İnsanların bir kısmında ise inanmaya meyil vardır, bu yüzden kendisine bir tanrı edinir, ancak o kendisi inandığı tanrıdan büyüktür; tanrısını o yönetir, tanrısının neye kızıp neye kızmayacağına o karar verir. Eğer tanrısına Allah diyorsa, Allah’ın neye kızıp kızmayacağına o karar verir, Allah bilmez o bilir, Allah ona kızmaz, Allah ona bir şey demez. O böyle düşünür, inandığı şeyin kurallarını kendi oluşturur. Çok önemle belirtelim ki eğer bir kişi böyle inanmışsa, İslamiyet’in kurallarını sıkı sıkı uyguluyor olması bir şeyi değiştirmez, fark etmez yani. Çünkü inanmaya meyli olduğu için bir şeye inanmak istedi ama doğru bir inanışta değil. “Herkes gibi ben de bir tanrıya inanayım” diye düşündü, sonra insanların zannlarıyla oluşturdukları bir varlığa/tanrıya “Allah” dediklerini gördü, o da “Allah” dedi. Çevresine baktı, inananların yaptıkları bir uygulama listesi buldu, “onları da yapayım” dedi. Oysa kişinin bu inanışla yaptıklarının bir önemi yoktur, çünkü o cehennemin dünyasında yaşıyor! Niye? Yanlış bir şeye inanıyor olduğu için! Kur’an-ı Kerim’de açıklanan, Efendimiz (SAV)in açıkladığı Allah’a inanmıyor ki. Kendi zannıyla uydurduğu ve “Allah” adını verdiği bir şeye tapıyor ve kendince de ona yaranmaya çalışıyor. TAPMAK yaranmaya çalışmaktır. Bu yüzden İslamiyet’te tapılacak bir şey yoktur: La! Bu fark edilmezse onun yokluğunun öğrenileceği yer cehennemdir. “Sen dünyada şöyle diyordun, onun olmadığını, yokluğunu burada öğren!” denilen yerin ismidir CEHENNEM.
Cehennem’den kurtulduk mu ki,
Cennet’i paylaşıyoruz?

İşe böyle bakan kişi, kendisine bir test yaparsa cennette mi cehennemde mi olduğunu bu dünyadayken çok rahat anlayabilir. Başkasını bilemez ama kendisinin nerede olduğunu bilir. “Cehennem bütün herkesin güzergâhı üzerindedir.” Bu gerçek ayete dayanıyor; Meryem-71, Nebe-21. Eğer kişi telaş gösterir ve “ben herkesin güzergâhında olan bu cehennemden kurtulabilecek miyim?” diye merak ederse onu kendi halinden anlayabilir. Şu ne kadar enteresan bir durum: Cehenneme gidileceği kesin ama cennet kesin değil, o bir ihtimal, o (bize göre) ihtimal! Ama biz Allah’ın sisteminde kesin olanı bırakıyor, bir ihtimalle uğraşıp duruyoruz. Herkes cehennemden geçecek, bu kesin. Bunu bırakıp cennetle uğraşıyoruz. Cennete gittik ama neresindeyiz havasındayız. Hangi mevkideyiz, kime komşu olacağız? Bu boş iş! Cehennemden kurtulduk mu ki? Efendimiz’in yanındaki sahabenin korkusu bu: Ben bu cehennemden nasıl kurtulacağım? Herkes cehennemden geçeceğine göre ne yapmam lazım? Lütfen hadisleri okuyun, onların telaşı hep bu! Birisinin bir sınavı var da çalışmadıysa ne yapar? “Tarih sınavında ne yapacağım?” der durur. Aklı fikri o sınavda, çünkü çalışmadı: “Ben bu sınavda ne yapacağım, nasıl olacak?” Onun gibi, sahabenin akılları fikirleri de cehennemde; “biz bu cehennemi nasıl geçeceğiz, buradan nasıl kurtulacağız?” hep bunun telaşını yaşıyorlar. Ama biz? Biz onu bırakıp cennette mevki paylaşıyoruz. Bu yanlış iş! Önce cehennemden kurtulmak! Onun yolunu bu dünyada çok iyi fark etmek ve önemsemek gerekiyor. Sürekli cennet konuşmak insanı rehavete sürükler. “Nasıl olsa trene bindik, ayakta da gitsek olur” diyor, cennete gitti mevki seçiyor. Trene ne zaman bindin de ayakta da gitsek olur rehavetindesin ya. Garanti olan, kesin olan cehennemi ne zaman geçtin? Bunun telaşına hele bir düş! Önce bu telaş lazım, önce bu telaşa bir düşmek lazım. Kendim dâhil hiç kimsede öyle bir telaşı fark etmiyor olmaktan dolayı çok üzülüyorum. Oysa bu öyle önemli ve insanın yaşantısını alt üst edecek bir telaştır ki… Bizde önce öyle bir telaş olmalıdır. Mutlaka!
Allah var; bir de ayrıca sen varsın, öyle mi?
Herkesin üzerinden geçeceği güzergah olan cehennemde insanın kalmasına yol açan nedir? İnsanı cehennemde tutan tek şey “ben varım” demesidir: “Ben de müstakilen varım, benim de kendime ait müstakil gücüm var, ben de müstakilen karar verir ve yaparım. Allah da benim kararımı ve işimi yaratır.” İnsanı cehennemde tutan bu düşüncedir. Bu “ben de müstakilen varım” düşüncesi hiç inanmayandan başlar, inancına çeşitli beşeri yorumlar katarak inanan geniş bir yelpazeye yayılır. Dikkat ederseniz, siz de çevrenizde bunları görebilirsiniz. Televizyonda çok dikkatimi çekiyor, Allah’tan bahsederken hala “yukarıdaki şahit” diyenler var. Böyle düşünen o kişi de “Allah’a inanıyorum” diyor. Hayır, o kendi zannına yani tanrısına “Allah” adını vermiş, onunla meşgul! Onun sandığı gibi öyle bir Allah yok, onun inandığı gibi bir şey yok! Eğer bunu fark etmezse, onun yokluğunu öğreneceği yer cehennemdir. Kaçınılmaz!
Tanrı skalasını anlatıyoruz. Hiç inanmayandan başladık, inanmaya meyilli kişiyi konuşuyoruz. İnanmaya yatkın olan ve kendisine sanal bir dünya oluşturmuş bu kişi İslamiyet’le biraz daha yakından ilgilendi diyelim. O şimdi şöyle düşünür: “Ben ötede beride bir Allah’a inanıyormuşum, O uzakta değil bende imiş. Bizde, içimizdeymiş” der. Bir aşama ileri gitti. Ne yaptı? İnandığı Allah’ı dışarıdan aldı, içine hapsetti. Hala kendisi var, kendinden vazgeçemiyor: Ben de müstakilen varım ve Allah bende! O artık onun içinde. “Onun dışımda, ötede olmadığını anladım, o öyle değilmiş, tasavvufçular öyle diyor. Demek ki Allah bende, özümde, hakikatimde” der. Yani: Allah var, ayrıca o da var! Cehennemin ne olduğunu fark edin lütfen: BEN DE MÜSTAKİLEN VARIM! BEN VARIM!
İki inanış arasındaki fark
Bu kişi biraz daha okur, ilgilenir, düşünür, gayret eder, bu kez de; “bende bir de Esma’ül Hüsna terkibi varmış” demeye başlar ve alır onu da içine yerleştirir. Esma terkibini de sahiplendi, onu da içine koydu. İnandığı şey artık her şeyi ile onda! İlk hali nasıldı: Kendi uydurduğu dünyada dışında, ötede bir Allah’a inanıyordu. Şimdi onu esmalarıyla birlikte içine hapsetti. İlk inanışı da geldiği bu noktadaki inanışı da (her iki inanış ta) cehennemdir, çünkü her ikisi de nefse zulüm’dür; NEFSE ZULÜM budur işte. Bu idrak nefse zulmediyor, onun hakkını vermiyor. ZULÜM bir şeyin hakkını vermemektir ve gerçek zulmetmek budur. Birinin hakkını vermeyen ZALİM’dir, yaptığı zulümdür. Bu iki düşünce de nefse hakkını vermiyor, zulmediyor. Niye? Allah’tan ayrı müstakil bir dünyada yaşadığını düşünüyor, Allah’ı içine hapsediyor. “Allah’tan ayrı bir dünya”da yaşadığını sanan kişi, kendisine Allah’ın ilmi dışında, yani yaratılan hakikat dışında bir dünya oluşturup gerçekten uzaklaşıyor. Hakikat’i içine hapseden ise gerçeğe biraz yaklaşıyor, gerçeği kendi içine hapsetti ama nefse zulüm devam ediyor. İlerideki yazılarımızda yeri gelecek göreceğiz, bu şekilde düşünenin, yani “hakikat bende, içimde, özümde” diyenin diğerinden önemli bir farkı vardır ve bu yüzden Fatır Suresi 32. ayette bu idrak için cennet müjdesi vardır. Efendimiz (SAV), Fatır Suresi 32. ayeti yorumlarken onları müjdeliyor: “Cehennem sürecindeyken Allah rahmetiyle onların bu yanlışını telafi edip onları kurtaracaktır” buyuruyor. Kendisine Allah dışında, Allah ilmi dışında bir yer var sanıp orada bir dünya oluşturanlar bu müjde kapsamında değildir.
Benliğimizi örten “streç gibi” örtü
Kendisine Allah dışında bir dünya oluşturan idrak “ASİ”dir. Bu asi yapıyı biz “A” olarak simgeleştirdik. Eğer bu “A” yapının özelliklerini iyi bilirseniz onunla mücadele edersiniz ve tanrılık ilanında bulunan bu “A” yapı yavaş yavaş etkisini kaybeder. O yapı ortadan kalkınca “A”sız hal görülür, “A” yapının etkisini yitirdiği hal görülür. “A” dediğimiz kendini müstakil sanan, “BEN varım” diyen asi yapı o kişide artık etkisini kaybetmiştir. Onun etkisi yok olunca kişinin adı YOKSUL olur, FAKİR olur. Yoksulluk fakr demektir. Gerçek fakr,  bu “Asi” yapısı olmayandır, “A”dan fakir olandır. “A”nın yokluğu ile ulaşılan fakirlik, yani kişinin “A”dan fakir olduğu yoksulluk hali FAKR HALİ’dir. Fakr halinde “A” yapı görünmez hale gelir. Onu pastanelerde bazı ürünlerin üstünü geçirilen streç filme benzetiyorum. Keki veya bir başka ürünü şeffaf filmle kaplıyorlar. O film keki kaplıyor ve yalnızca kek görünüyor. İşte fakr hali oluştuğunda kişinin zulmani benliği öyle gözükmez olur. Sadece kekin gözükmesi gibi onda sadece Allah Hakikati gözükür, yaratılanı (hakikati) sarıp sarmalayan zulmani benlik görünmez olur. O zaman o kişiden gözüken Allah’ın hakikatidir. Onu ne örtüyordu? ÖRTÜ neydi? “Ben de müstakilen varım, benim de gücüm var” iddiası! O örtü kalkınca hakikat yani içine sakladığı şey gözükür. Daha doğrusu, içine sakladığını sandığı şey gözükür. İşte o zaman, onun söyleyen dili, tutan eli, gören gözü ve sairi O olur. Çünkü zaten O’dur, zaten O idi. O’nun örtüsü kalkmış oldu. “Ben varım, güç bende. Ben bilirim, ben hürüm” diye diye oluşturulan örtü kalktı. Hakikati ÖRTEN işte bu iddiadır. “Allah bilir, ben de kendime göre bilirim…” Bu minval üzere olan tüm düşünceler “A” halidir ve bu “A” hali asi hal olup hakikatin üstünde bir örtüdür.  
Örtü kalkınca hakikatini örtmeyen halin yaşantısı görülür dedik ya, bu yaşantı İhlâs Hayat Döngüsü kapsamındadır, işte ona biz “B” hali diyoruz. Şöyle ifade edelim: Allah’ın hakikat olarak var ettiği yani yarattığı “B” yapıdır. Hakikatini örtmeyen bu hal “La havle ve La kuvvete İlla Billâh” hali olarak da bilinir. Allah onu kendisinde, ilminde yarattığı için “B” yapı doğal olarak Allah’ta olan özellikleri taşır. Kul yapısıyla sınırlı da olsa Allah’ın özellikleri onda da olur. Allah’ın ilminde yarattığı bu yapı (Allah’ın dışı olmadığına göre) özelliklerini nereden alsın ki? Tamamıyla özelliklerini Allah’tan almıştır.
İnsan bu “B” idrakına, bu “B” haline nasıl ulaşır sorusu ve onun tefekkürüyle devam edeceğiz.

HİSSETMEK VE MUHTARİYET-4-

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi