Afyonlu Paşa Ailesi: Kabaağaçlızadeler, Ahmet Cevat Paşa, Mehmet Şakir Paşa, Cevat Şakir

Kabaağaçlızade Mehmet Şakir Paşa, Kabaağaçlızade ailesi, Ahmed Cevad Paşa, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı kimdir. İşte o aile ilgili tüm bilgiler:

ŞAKİR PAŞA DİZİSİNDEKİ ŞAKİR PAŞA GERÇEKTE KİM?


Kabaağaçlızade Mehmet Şakir Paşa olarak bilinen Mehmet Şakir Paşa, aslen Afyonkarahisarlı olan Kabaağaçlızade ailesine mensuptur. Mehmet Şakir Paşa, 1891-1895 yılları arasında Sultan 2. Abdülhamid'in sadrazamlığı görevini yapmış olan Ahmed Cevad Paşa’nın kardeşi, aynı zamanda Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan roman ve hikâye yazarı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın babasıdır.

Halikarnas Balıkçısı kimdir, ne zaman yaşadı ve öldü

Afyonlu Paşa Ailesi: Kabaağaçlızadeler, Ahmet Cevat Paşa, Mehmet Şakir Paşa, Cevat Şakir
Şakir Paşa, Afyon’un eski bir ailesine mensuptu. Dedeleri arasında din bilginleri ve meşhur hattatlar vardı. Aslen Afyonkarahisar'ın Kabaağaç köyünden olan ve 1855 ile 1914 yılları arasında yaşayan Mehmet Şakir Paşa, babasının ve annesinin ölümüyle kimsesiz kaldı. Kimsesiz kaldıktan sonra ağabeyi Ahmed Cevad Paşa ile askeri bir okula verildi. Çeşitli ülkelerde diplomatik görevlerde bulunan Mehmet Şakir Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde önemli işler üstlenmiştir.

1890 yılında Girit Valisi olarak atanan Mehmet Şakir Paşa, 1895 yılında ağabeyi Ahmed Cevad Paşa’nın sadrazamlık görevinden alınmasını protesto ederek devlet görevinden istifa etmiştir. Mehmet Şakir Paşa, Osmanlı’nın son dönemlerinde üstlendiği görevlerin yanında, yetiştirdiği sanatçı evlatları ve torunları Türk kültür ve sanat tarihinde önemli bir yer edinmiştir.


ŞAKİR PAŞA AFYON'DA ÖLDÜ. ŞAKİR PAŞA NE ZAMAN, NASIL ÖLDÜ?

Afyonlu Paşa Ailesi: Kabaağaçlızadeler, Ahmet Cevat Paşa, Mehmet Şakir Paşa, Cevat Şakir

Cevat Şakir Kabaağaçlı ve babası Mehmet Şakir Paşa arasında Afyonkarahisar'daki çiftliklerinde bir tartışma çıktı. Tartışma anında Cevat Şakir’in silahından çıkan kurşunla vurularak ölmesi üzerine cinayet iddiasıyla yargılandı ve 15 yıl kürek cezasına çarptırıldı. Cezasının yedi yılını çektikten sonra baş gösteren verem hastalığından ötürü tahliye edildi.

Şakir Paşa, Afyon’un eski bir ailesine mensuptu. Dedeleri arasında din bilginleri ve meşhur hattatlar vardı. Ağabeyi Ahmed Cevat Paşa, İkinci Abdülhamid’in sadrazamlığını yani başbakanlığını yapmıştı.

Ağabeyiyle beraber askeri okuldan mezun olduktan sonra Erkánıharp Mektebi’ni yani o zamanın Harp Akademisi’ni de bitirerek kurmay subay oldular. Sonra vazife icabı imparatorluğun dört bir yanını dolaştılar. Bir yandan askerlik yapıyor, bir yandan da ardarda kitap çıkartıyorlardı. Zamanla her ikisi de ‘‘Paşa’’ oldu, ağabey 1891’de sadrazamlık koltuğuna oturdu ve kardeşini Atina’ya büyükelçi olarak gönderdi.

Şakir Paşa, Girit’te bulunduğu sırada Sare İsmet adında bir hanımla evlendi ve ikisi erkek dördü kız, altı çocuğu oldu. Ağabeyi Sadrazam Cevat Paşa bu arada Abdülhamid’in gözünden düşmüş, sadrazamlıktan alınmış, askeri vazifelerle İstanbul’dan uzaklaştırılmış, derken Şam’a yollanmış, İstanbul’a dönebilmesine Şam’da verem olması üzerine izin verilmiş ve 1900 senesinde henüz 49 yaşındayken hayata veda etmişti.

Ağabeyinin bu acı kaderi Şakir Paşa’yı derinden etkiledi. Sarayla bütün alákasını kesti, görevlerinden ayrıldı ve ailesiyle beraber Büyükada’daki köşküne çekildi. Vaktini artık sadece kitap yazmakla geçiriyordu.

Paşa, 1914 Haziran’ında bir gün yanına iki oğlunu, Cevat ile Suat’ı alarak Afyon’a gitti. Afyon’da vaktiyle bir çiftlik satın almış ama senelerdir görmemişti. Hem ne vaziyette olduğunu görecek, hem káhyalarla oturup hesap-kitap yapacaktı. Alacağı parayı dönüşte kızlarından birinin düğün masrafına harcamayı planlıyordu.

Ama Şakir Paşa İstanbul’a bir daha dönemedi. Aslında ‘‘İstanbul’a dönemedi’’ değil, ‘‘İstanbul’u göremedi’’ demek daha doğru olur, zira Afyon’dan Büyükada’ya Paşa’nın cenazesini getirdiler. 28 yaşındaki oğlu Cevat’la bir gece kimselerin bilmediği bir sebep yüzünden tartışmaya başlamış, tartışma kavgaya dönmüş ve Cevat siláhını çekip kurşunları babasının üzerine boşaltmıştı.

Cevat ile babasının arasının iyi olmadığı, Cevat’ın Oxford’da okuma uğruna Paşa’nın servetini harcamasına rağmen okulunu bitiremediği bilinmekteydi. Üstelik, İtalya’da hamile bıraktığı Aniesi adında bir kızı nikáhına alıp İstanbul’a getirince babası küplere binmişti.

Derken, ortalığa bir başka söylenti yayıldı: Şakir Paşa ile İtalyan gelin Aniesi arasında bir yasak ilişki vardı, Afyon’da baba ile oğul arasındaki tartışmanın sebebi buydu ve Cevat, paşa babasını bu yüzden kurşunlamıştı.

Paşa’nın oğlu Cevat 14 seneye mahkum oldu. Cezasının yarıdan fazlasını çektikten sonra afla çıktı ama 1925’te yeniden tevkif edildi. Bir gazetede çıkan yazısı yüzünden İstiklál Mahkemesi’ne verildi, bu defa üç sene kalebentliğe mahkûm edildi ve Bodrum’a sürüldü. Cezasını tamamladıktan sonra oradan bir daha ayrılmadı ve hayatının sonuna kadar Bodrum’da yaşadı.

 

HALİKARNAS BALIKÇISI VE BODRUM SÜRGÜNÜNÜN SEBEBİ


Halikarnas Balıkçısı, gerçek adıyla Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın (1890-1973), Babası Girit ve Atina'da sefirlik ve valilik yapan Mehmed Şakir Paşa, annesi Giritli Sare İsmet Hanım; amcası II. Abdülhamid devri Sadrazamı Ahmed Cevad Paşa, dedesi Şurayı Askeri Dairesi Reisi Miralay Mustafa Asım Bey'dir. Kendisine, iki evliliğinden de çocuğu olmayan ve onu kendi çocuğu gibi seven amcasının ismi verildi. Edebiyat dünyasında deniz, doğa ve Ege kültürü üzerine yazdığı eserlerle tanınır. Bodrum’a sürgün edilmesinin ardından 17 Nisan 1890 tarihinde, Osmanlı'nın son köklü ailelerinden Şakir Paşa Ailesine mensup babasının yüksek komiser olarak görev yaptığı Girit'te doğdu. 

Cevat Şakir, altı çocuklu ailenin en büyük evladıydı. Ailesinin tüm fertleri sanatta yetenekliydi. Sırasıyla dünyaya gelen Hakkiye, Ayşe, Suat, Fahrelnisa ve Aliye adlı kardeşlerinden Fahrelnisa resim alanında, Aliye gravür alanında üne kavuştu; Hakkiye'nin kızı Füreya Koral, ilk Türk kadın seramikçi oldu; Fahrelnisa'nın çocukları Nejad Melih Devrim ressam; Şirin Devrim ise tiyatrocu oldu.
Cevat Şakir, çocukluk hayatının ilk yıllarını babası Şakir Paşa'nın elçi olarak bulunduğu Atina’da geçirdi. İlköğrenimini Büyükada'da, orta ve liseyi 1907'de Robert Kolej'de tamamladı. İlk yazısı aynı yıl İkdam gazetesinde yayımlandı. Bu, İngilizceden tercüme bir yazıydı. Lise öğreniminden sonra İngiltere’de denizcilik öğrenimi yapmak istediyse de ailesinin ısrarı ile Oxford Üniversitesi’nde tarih öğrenimi gördü. 1913’te İtalyan bir hanımla evlenerek İtalya’da kaldı ve resim öğrenimi gördü.

1925 yılına kadar geçimini haftalık dergilerde tercümeler, yazılar yayınlayarak, resim ve yeni tarz tezhipler yaparak, karikatür yaparak, karikatür çizerek ve renkli dergi kapakları hazırlayarak temin etti. Türk basınında kapakçılığın gelişmesinde katkısı vardır.
Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 tarihli sayısında yayımlanan "Hapishanede idama mahkum olanlar, bile bile asılmaya nasıl gider?" başlıklı yazısı nedeniyle İstanbul İstiklal Mahkemesinde yargılanan yazar, "Memlekette isyan bulunduğu sırada, askeri isyana teşvik edici yazı yazmak"tan suçlu bulundu. Bodrum aşkıyla tanınan yazarın kente ilk gelişi, İstiklal Mahkemesi'nin üç yıl kalebentlik cezası vererek sürgün etmesiyle oldu. İstiklal Mahkemesi'nin Başkanı bir başka Afyonkarahisarlı olan Ali Çetinkaya idi.

Cevat Şakir Kabaağaçlı, cezasını tamamladığı 1928'de kendi arzusuyla tekrar Bodrum'a dönerek, 1947'ye kadar burada yaşadı. Bu dönemden sonra kentin antik dönemlerdeki Halikarnassos isminden dolayı "Halikarnas Balıkçısı" takma adıyla eserlerini yazdı. Usta yazar, yurt dışından tohum ve fidan getirerek Bodrum'un güzelleşmesi için büyük çaba harcadı.
Bodrum'un Antik Çağ'daki adı olan Halikarnas'ı mahlas olarak benimseyen Cevat Şakir, Bodrum'da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. Edebiyat sahasına giren eserlerinin büyük kısmını da Bodrum'da yazdı. İkinci evliliğini dayısının kızı Hamdiye, üçüncü evliliğini Hatice Hanım'la yapan Cevat Şakir'in üç evliliğinden beş çocuğu oldu. Çocuklarının orta öğrenim çağına gelince, o yıllarda bu kasabada ortaokul bulunmaması sebebiyle ailesini İzmir'e nakletti. Yaşamını yazarlık ve turist rehberliği ile sürdürdü, rehberlik kurslarında da ders verdi. 13 Ekim 1973'te İzmir'de kemik kanserinden öldü.
 

KABAAĞAÇLI AİLESİNN SANATÇILARI

Çocukları ve torunları birinci sınıf sanatçıydı

FÜREYA: Şakir Paşa’nın büyük kızı Hakkiye Hanım’ın çocuğuydu. 1910’da Büyükada’da doğdu, Fransız okulunda okudu, İstiklal Mahkemeleri’nin ünlü ismi Kılıç Ali ile evlenip Ankara’ya yerleşti ve Mustafa Kemal’in yakın çevresine girdi. Seramikle, tedavi için gittiği İsviçre’de ve oldukça geç bir yaşta tanıştı. Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı olan Füreya’nın öyküsü, Ayşe Kulin’in 50 küsur baskı yapan aynı isimli romanıyla daha da ölümsüzleşti.

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI: Paşa’nın 1890’da doğan oğlu ve katiliydi. Sürgüne gittiği senelerde küçük bir balıkçı köyü olan Bodrum, onun sayesinde bugünkü meşhur konumuna geldi. ‘‘Halikarnas Balıkçısı’’ adıyla çok sayıda eser verdi. İlk karısı Aniesi’den sonra iki evlilik daha yapan Cevat Şakir 1973’te öldü ve Bodrum’a hákim bir tepeye defnedildi. Sağlığında Bodrum’un bir caddesine isminin verilmesine ‘‘Caddeden geçen hayvanlar üzerime pislerler’’ diyerek karşı çıkmıştı.

ALİYE BERGER: Paşa’nın en küçük kızıydı. 1903’te o da Büyükada’da doğdu ve 1974’de ayn yerde öldü. Sevgilisi Karl Berger’le23 yıllık beraberlikten sonra evlendi ama kocası altı ay sonra bir kalp kriziyle hayata veda etti. Düştüğü bunalımdan kurtulmak için resme başlayan Aliye Berger yağlıboya, desen ve gravürün unutulmaz isimlerinden oldu. Sanatını anlatırken ‘‘Aşkla yaşadım, ne yarattımsa aşkla ve sevgiyle yarattım’’ diyordu.

FAHRÜNİSA ZEYD: Şakir Paşa’nın ortanca kızı, Halikarnas Balıkçısı’nın kız kardeşiydi. 1901’de Büyükada’daki köşkte doğdu, 1991’de Amman’da öldü. İlk evliliğini yazar İzzet Melih Devrim ile yaptı, bu evlilikten doğan iki çocuğu, Nejad ile Şirin de anneleri gibi sanatçı oldular. Daha sonra Irak Kralı Birinci Faysal’ın küçükkardeşi Prens Zeyd ile evlendi. Birçok memlekette sergiler açan Fahrünisa Zeyd, modern Türk resminin en büyük ustalarından sayılır.

NEJAD DEVRİM: Paşa’nın torunu ve Fahrünisa Zeyd ile Zeyd’inilk eşi İzzet Melih Devrim’in oğluydu. 1923’te doğdu, Paris’te resim öğrendi ve Türkiye’nin ilk soyut ressamı kabul edildi. Son senelerinde Polonya’da yaşayan Nejat Devrim, 1995’te orada, Noy Sacz’da öldü.

ŞİRİN DEVRİM: Fahrünisa Zeyd’in kızı, Nejad Devrim’in kız kardeşi. 1926’da İstanbul’da doğdu. Çocukluk seneleri Berlin ve Bağdad’da geçti. İstanbul ve New York’ta okudu, Yale Üniversitesi’nin tiyatro bölümünü bitirdi. Türk tiyatrosunun önemli bir ismi oldu ve Amerika’da da sık sık rol aldı. Stanford, Carnegie-Mellon ve Wisconsin Üniversiteleri’nde profesörlük yapan Şirin Devrim, annesinin öyküsünü ‘‘A Turkish Tapestry’’ adıyla kitaplaştırdı ve kitap daha sonra ‘‘Şakir Paşa Ailesi-Harika Çılgınlar’’ ismiyle Türkçe olarak çıktı.

Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı Kimdir? (Halikarnas Balıkçısı) (1890-1973)

Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı, annesi Giritli İsmet Sare Hanım’ın söylediği ve yıllar sonra kızı İsmetula’nın babaannesinin Kuran-ı Kerim’inin içinde bulduğu notta da yazdığı gibi 17 Nisan 1890 tarihinde Girit henüz Türk iken doğdu. Ataları Kabağaçlızadelere ait ilk kayıtlar oldukça eskidir ve neredeyse on birinci asrın başına tarihlenmektedir. Cevat, Şakir Paşa’nın ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Doğumdan bir önceki gece annesi İsmet Hanım’ın rüyasında Musa peygamberi görmesinden dolayı Musa ön adını almış, II. Abdülhamit zamanında sadrazamlık ve kumandanlık yapmış amcası Cevat ile babası Şakir’in isimleri ise adı olmuştur: Musa Cevat Şakir… Ömer Faruk Huyugüzel’in bilim ve sanat adamları yetiştirmiş oldukça eski ve köklü bir Türkmen ailesine mensup olduğunu belirttiği Halikarnas Balıkçısı’nın babası, ressamlığı ve fotoğrafçılığının yanı sıra Yeni Osmanlı Tarihi adlı bir eseri bulunan, diplomat ve hoca olarak tanınan Şakir Paşa, annesi ise resimle meşgul olan kültürlü bir kadın olan İsmet Hanım’dır. Huyugüzel, anne ve babasından bu özellikleri almış olan Cevat Şakir’in kardeşlerinde de aynı vasıfların görüldüğünü, Prenses Fahrünnisa Zeyd, Aliye Berger ve yeğeni Füreya Koral’ın bir resim ve seramik sanatçısı olarak ünlerinin yurt dışına taştığını belirtir.

Resmo’da geçen yaklaşık 3 yılın ardından Şakir Paşa’nın Atina Sefirliğine atanmasıyla küçük Cevat’ın Atina Faleron günleri başladı. Yıllar sonra “Yunan’ın ayağa kalktığı yıllar” olarak adlandıracağı zamanlardan aklında Girit şarkıları, masmavi denizler ve adanın yemeklerinin tadı kalacaktır. Nitekim Cevat Şakir 5 yaşında iken İstanbul’a dönen Şakir Paşa Ailesi, önce Yıldız’da bir köşkte ve ardından kısa bir süre Nişantaşı’ndaki konaklarında ikamet etseler de bir süre sonra babası, amcası Sadrazam Cevat Paşa’nın erken ölümünden Padişahı sorumlu tutacak ve devlette aldığı tüm vazifelerden istifa ederek Büyükada’daki bir köşke taşınacaklardır. Panayia Manastırı’nın yerine inşa edilmiş olan bu köşk, ilk sahibi Levanten Rosolato’dan Mehmet Şakir Paşa’ya geçmiştir. Sadrazam yeğeni, sefir ve vezir oğlu olmasına ve evde birden fazla mürebbiye eşliğinde özel eğitimler almasına rağmen Cevat Şakir, gözü hep sokakta bir çocuk olmuştur. Yaşıtlarıyla oynamanın, sohbet etmenin ve adayı keşfetmenin yerini hiçbir şey tutmaz onun için. Kalemi de ilk o yıllarda eline alır, ancak yazmak için değil resim çizmek içindir. Kısacası Büyükada onun; sanatın, arkadaşlığın ve sevginin önemini kavradığı yerdir.

Öğrenim hayatına Büyükada’da Mahalle Mektebi’nde başlayan Cevat Şakir, 1904’te Robert Kolej’i, 1908’de de Oxford Üniversitesi Yeni Çağlar Tarihi Bölümü’nü bitirdi. Daha sonra İtalya’ya giderek Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim üzerine eğitim gördü ve burada Agnesia Kafiera adlı İtalyan bir modelle evlendi. Çiftin Mutarra Agustina adını verdikleri bir kızları oldu. 1908’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde minyatür çalışmalarına katıldı. Yurda döndükten sonra Resimli Hafta, Diken, İnci, Resimli Ay gibi çeşitli dergilerde yazılar yazıp karikatür ve süsleme resimleri yayımlayarak geçimini sağladı. Türkiye’de ilk renkli mecmua kapağını yine o çizdi.

Kendisiyle yapılan bir röportajda Oxford yıllarıyla ilgili olarak; “Oxford’da bana 4 yılda öğrettiklerini unutmak için bir 4 yıl daha harcamam gerekti” diyecekti. Nitekim Cevat Şakir, birçok şeyin kendisine öğretildiği gibi olmadığını, tarihin başka yöne aktığını keşfeder. Oxford macerası onun devasa gerçeği görmesini sağlamış, Yunan Uygarlığının Anadolu Medeniyetinin öncüsü değil takipçisi olduğuna inanmıştır. Bu hakikat, yurda döndükten sonra onun yaşamını şekillendirecek ve Anadolu’nun avukatlığına soyunarak Cevat Şakir’e bir nam daha kazandıracaktır: Anadolu’nun Avukatı.

Takvimler 1914’ün Mayıs ayını işaret ettiğinde Şakir Paşa, o zamanki adı Karahisar olan Afyon’daki dededen kalma ve emekli maaşı dışında tek geçim kaynakları olan çiftliğe gitmeye karar verdi. Hem o yılki ürünlerden gelen yıllık geliri alacak hem de bir Osmanlı subayı taliplisi bulunan kızı Ayşe’nin düğün hazırlıklarını organize edecekti. Bu süre zarfında olur olmaz sebeplerden baba oğul sürekli tartışırlar. Bir akşam yine bir araya geldiklerinde tartışma alevlenir. Şakir Paşa, oğlunun çok para harcadığından, İtalyan eşinin masraflarından dem vurmaktadır. Aylardan ramazandır ve oruçlu olan Şakir Paşa, sanki biraz daha hiddetlidir. Tartışırken eli masanın üzerindeki tabancaya doğru gider. Buna karşılık Cevat da belki kendini koruma içgüdüsüyle belki de istem dışı çevik bir hamleyle kendine yakın olan silahı eline alır. Hızla birbirlerine doğrulttukları silahların tetikleri neredeyse aynı anda çekilmiştir. İki ayrı silahtan çıkan iki kurşundan biri tavanı, diğeri ise Şakir Paşa’nın kalbini deler. Şakir Paşa o gün oracıkta vefat eder ve Cevat Şakir yıkılır. Bu olay ve ayrıntıları o günden sonra 43 yıl boyunca karanlıkta kalır; ta ki 1959 senesinin Ocak ayında Cevat Şakir, ruh eşim dediği arkadaşı, sırdaşı, arkeolog ve yazar Azra Erhat’a yazdığı bir mektupta içini dökene kadar. Hâlbuki o, duruşmalar boyu kendisini hep “Babam intihar etti!” diye savunmuştur. Neticede hâkimin kanaatine göre olay anlık gelişmiş ve istenmeyen bir şekilde sonuçlanmıştır. Kısmen de olsa nefsi müdafaa söz konusudur. Hâl böyle olunca da savcının idam talebi, 14 yıl hapse indirilmiş ve onaylanmıştır. Daha 24 yaşında olan Cevat Şakir, hayat macerasının en güzel yıllarını Afyon Cezaevi’nin zor koşullarında çok sevdiği doğadan kopuk geçirecektir. Uzunca bir süre sonra içinde bulunduğu umutsuz durum onu, ayağının kırılmasıyla neticelenecek bir intihar teşebbüsüne dahi götürmüştür. Üstüne cezaevi şartları sağlığını gitgide bozmuş ve vereme yakalanmıştır. Durumu iyice kötüleşince de biraz sağlık sebebi, biraz iyi hâle bağlı olarak 1921 yılı başında çıkan genel aftan faydalandırılarak cezaevinden beklenmedik bir şekilde salıverilmiştir.

Ardından Cevat Şakir, cezaevinden çıkıp meşakkatli bir yolculukla Afyonkarahisar’dan İstanbul’a anne evine döndü. Bu süreçte kurtuluş mücadelesine destek vermek için Anadolu’ya geçmeye kalkışsa da verem hastalığı buna müsaade etmedi ve orduya katılamadı. Kanunlara göre babasının mirasından pay alamayan Cevat Şakir, bir yandan da maddi zorluklarla mücadele etmekteyken o yıllarda Güleryüz adında bir mizah dergisi çıkaran komşuları ve aile dostları Sedat Simavi kendisine iş teklif etti. Cevat Şakir’in ilk karikatürleri 26 Mayıs 1921’de Güleryüz dergisinin dördüncü sayısında yayınlandı. Böylelikle Cevat Şakir resmî olarak yayın hayatına başlamış oldu.

Afyon’un o karanlık ve zor günlerinden sonra, İstanbul’da evlenip baba olan Cevat Şakir hastalığı yenmiş, iş bulup para kazanmaya başlamış, dahası Bab-ı Ali’de kendine yer edinmiş, yazdığı makaleler ve çizdiği karikatürler sayesinde vatansever Kemalist basının ve Millî Mücadele yanlılarının sevgi ve takdirini kazanmış, yetenekli, renkli ve entelektüel bir adama dönüşmüştür. 35’inde hayata yeniden başlamış gibidir.

Yazar, Mavi Sürgün adlı eserinde bir ara Rüfaî dergâhına katıldığını ve o dergâhta derviş olduğunu yazmıştır. Başlarda dervişlerin hâl ve tavırları, gönül sohbetleri onu sağaltsa da zamanla bu tekrarlar anlamını yitirmiş ve gönüllü bir kaçış olarak gördüğü dergâhın, kendisi için bir kafese dönüştüğünü fark ettiğinde artık orada barınması mümkün olmamıştır. Yine de işgal yıllarını dergâh sayesinde daha az ruhsal zayiat ile atlatmıştır.

1924 yılı ise onun için oldukça verimli geçti. Cumhuriyet’in ilanından bir yıl sonra, Yunus Nadi ve Nebizade Hamdi ile birlikte kurdukları Cumhuriyet gazetesinin başyazarı oldu. Yaklaşık bir yıl sonra, Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 tarihindeki 35. sayısında Hüseyin Kenan mahlasıyla yayımlanan “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler?” adlı yazısı yüzünden Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı ve üç yıllığına Bodrum’a sürgüne gönderildi. O artık, İstanbul’un o kasvetli havası yerine, tarihini okuduğu, kadim hikâyesini bildiği, antik dönemin dilini konuşabildiği Halikarnas’a gidecekti. Onun için, işgal sonrası İstanbul’unda 3 yıl hapsedilmektense, mavi göklü Bodrum’da kalebent olmak evla idi.

Eski Yunancayı okuyup yazabilmesi sayesinde Bodrum ve civarındaki antik yerleşimlerin kalıntılarında rast geldiği yazıtları okuyabilmesi, kaynak kitapları mukayeseli olarak araştırabilmesi Anadolu tarihinin yavaş yavaş gün yüzüne çıkmasını sağlamıştır. Batı medeniyetinin köklerini Anadolu’ya dayandıran ve bu coğrafyada doğan farklı kültürleri bir bütün olarak ele alan Cevat Şakir, aynı zamanda Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte Mavi Anadolu hareketinin öncülüğünü yapmıştır. Ona ve Mavi Anadoluculara göre şayet bir halk bir toprağın üzerinde yaşıyorsa, o topraklardan gelmiş geçmiş tüm kavimlerin devamıdır ve bütün kültür mirasına sahip çıkmalıdır.

Sürgün cezasının 15. ayında Ankara İstiklal Mahkemesi, kalan 21 aylık cezayı İstanbul’da çekebileceğine dair ek bir karar almış ve bunu kendisine tebliğ etmiştir. Haberi alınca tuhaf bir şekilde sevineceği yerde Cevat Şakir kedere boğuldu. Ancak birkaç gün içinde toparlandı ve yanında kendisi gibi Giritli hamile eşi Hatice ile yola koyuldu. Döndüğü İstanbul’da basın camiasından tanıdıkları ve arkadaşları sayesinde iş bulması zor olmayacaktı. Cezasının devam ettiği 17 ay boyunca tüm yazı ve resimlerinde artık Bodrum’a temelli döneceği 1928 yılının Nisan ayına kadar, oğlunun adı Sina’yı mahlas olarak kullandı. 3 yıllık kalebentlik süresi dolunca vakit kaybetmeden karakola giden Cevat Şakir, burada şok eden bir gerçekle karşılaştı. Meğer zaten af çıkmış ve Cevat Şakir ile Zekeriya Sertel tam 1,5 yıl önce affedilmişti. Böylece tek bir gün dahi İstanbul’da kalmaya takati olmayan Cevat Şakir ilk vapur olan Çanakkale-Bodrum seferiyle “Arşipel” sularına kavuştu.

Bodrum, Cevat Şakir’i Ege insanının kendisine has kültürüyle tanıştırmış ve nüfusu beş bini bulmayan bu coğrafya ona yaşamın basit ama görkemli hakikatini göstermiştir. Onda Cevat Şakir’den Halikarnas Balıkçısı’na giden bambaşka bir bilinç oluşmaya başladı. Bodrum adeta onu iç dünyasına doğru muazzam bir yolculuğa çıkardı. Yaşı 60’a yaklaştığında Bodrum’daki araştırma ve okumalarında çok yol kat edip olgunlaşmıştır. Halikarnas Balıkçısı, Anadolu topraklarının ve Ege’nin antik dönemine ve Anadolu’nun kadim hikâyesine dair araştırmalar yapmış, Bodrum’un doğasını güzelleştirip korumak için dağ tepe tohumlar ekmiş, meyve ağaçları dikmiş, balıkçıların av verimliliğini artırmış, süngercilerin dalış takımlarını o güne göre modernize etmiş, öykü ve makaleler yazmış, resimler çizmiş ve bu hâliyle Bodrumlunun sevgilisi olmuştur. Tüm bunlardan arta kalan zamanlarda kayığı Yatağan’a atlamış ve Gökova’ya, henüz keşfetmediği büklere açılmıştır.

1947 yılının sonlarına doğru ailesinin geleceği için zor bir karar vermesi gerekmiştir. Bu karar doğrultusunda ailenin yeni adresi, Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın dayısı da olan ahbabı Naci Sadullah’ın ablası Ziynet Hanım’ın İzmir Göztepe’deki asırlık çam ağaçları arasında, deniz manzaralı, dört katlı köşkü oldu. Zorlukları da olsa taşındıkları bu ev zamanla yuvaları olmuştur. Ancak Halikarnas Balıkçısı’nın yeni ve daha sert şartların hüküm sürdüğü, hayatın ve para kazanmanın daha zor olduğu bu kalabalık kentte ailesinin geçimini sağlamak üzere ek iş yapması gerekti. Böylece rehberlik yapmaya başladı. Rehberliği de Bodrum’u sevdiği kadar sevmiştir. Kendisine “Nerelisin?” diye soranlara hep “Bodrumluyum” dediği gibi “Ne iş yapıyorsun?” diye soranlara da “Yazarım” demek yerine “Rehberim” demeyi yeğ tutmuştur. Ancak rehberliği para kazanmanın bir yolu olarak görmesine karşın yazarlığı kendi özgürlüğü olarak tarif eder. Ona göre rehberlikten kazandığı para, yazarlık için gereken zamanı satın almasını sağlamaktaydı. Balıkçı için esas olan yazmaktı, hiç durmadan son güne dek yazmak…

Yetmişine merdiven dayadığı yıllarda yazılarını daktilo ettireceği birini aramaktaydı. Tam bu sıralarda güzel bir tesadüfle 15 yıl boyunca “manevi oğlum” diyeceği Şadan Gökovalı ile tanıştı. Gökovalı yıllarca iş çıkışı hiçbir yere uğramadan doğruca, sonradan yapılacak olan Merhaba Apartmanına gelmiş, yerde ya da divanda uzanmış coşkuyla yazı yazmakta olan Balıkçı’nın dizinin dibine bağdaşını kurmuş, notlar almış, sorular sormuş, dinlemiştir. Şadan Gökovalı yıllar sonra bunları birinci ağızdan Ben Halikarnas Balıkçısı Doğdum Sevdim Öldüm kitabında da anlatacaktır.

1965’e gelindiğinde Halikarnas Balıkçısı artık dünyaca tanınan ve kendisine “Çağdaş Homeros” denilen bir isim oldu. 1969’da Bodrum ağzı ile yazdığı “Deniz Kurbetçileri” adlı romanı piyasaya çıktı. Bir yıl geçmeden, Halikarnas Balıkçısı’nı yeni nesillere anlatmak için uğraş verecek, hayatına dair iki kitap ve onlarca makale kaleme alacak Rüzgâr Baba lakaplı yaşayan en büyük deniz edebiyatçımız, ressam Haldun Sevel ile yolları kesişti.

1971 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Halikarnas Balıkçısı’na Devlet Kültür Armağanı verildi.

Hastalığının ilerlemesi neticesinde, 1972 yılında bir Fransız kafileyi Efes’te gezdirirken turun sonuna doğru yere yığıldı. Rehberliğin babası, dünyaca meşhur kılavuz Halikarnas Balıkçısı, rehberlik mesleğine gönül vermiş gençlerin öğretmeni, neredeyse yirmi yıldan fazla zamandır onlarca antik kente yüzlerce kez gitmiş Cevat Şakir, o gün Efes’te rehberliğe veda etmek zorunda kaldı.

İzmir’de pek mutlu değildi. Apartman dairesine sıkışıp kalmış hayatı onu bedbaht etti. 1972 senesinde önce sarılık oldu, çoğu zaman hâlsizdi. Ardından kasıklarında ve ayaklarında geçmeyen ağrılar baş gösterdi. İzmir-İstanbul arasında mekik dokundu, konsültasyonlar, çekilen röntgenler ve tahlillerden sonra acı haber aileyi kedere boğdu. Koca Balıkçı, kemik kanseriydi.

1973 yılının Ocak ayında can dostu Sabahattin Eyüboğlu vefat etti. Ölümü iyiden iyiye düşündüğü bir dönemde bu ölüm onu derinden sarstı. Bir gün Şadan Gökovalı’yı ikna etti ve birlikte atlayıp Bodrum’a mezar yeri seçmeye gittiler. Gümbet girişindeki sağdaki tepeye çıktılar. Bodrumluların Türbetepe dedikleri bu yerin yakınında Saldırşah Türbesi bulunuyordu. Gözlerine kestirdikleri bir yeri mimleyip akşamında Balıkçı’nın en sevdiği lokanta olan Subaşı’nda yemek yediler.

13 Ekim 1973 günü “yaratılış” dediği koca evrende duyulacak son sözlerini üfürdü: “Nero fresko (taze su)” ve hayata veda etti.

Sağlığında 5 roman, 7 öykü, 4 deneme ve 1 otobiyografi yazan, ölümünden sonra ise 1 romanı, 7 öyküsü, 7 denemesi daha basılan Balıkçı’nın toplam 32 eseri bulunmaktadır. Şadan Gökovalı’nın “Anadolu’nun Avukatı”, Azra Erhat’ın ise “Anadolu’nun Şövalyesi” dediği Halikarnas Balıkçısı’nın ardından Bodrumlular şayet Bodrum için yararlı ve güzel işler yapan biri çıkarsa onu övmek maksadıyla bugün bile o kişi için “İkinci Balıkçı” demektedirler.

Halikarnas Balıkçısı’nın başlıca eserleri şunlardır: Romanları; Aganta Burina Burinata (1946), Ötelerin Çocuğu (1955), Uluç Reis (1962), Turgut Reis (1966), Deniz Gurbetçileri (1969), Dalgıçlar (1991), Bulamaç (1996). Hikâyeleri: Ege Kıyılarından (İstanbul 1939), Merhaba Akdeniz (İzmir 1947), Ege’nin Dibi (İstanbul 1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957), Ege’den (1972), Gençlik Denizlerinde (1973). Deneme ve İncelemeleri: Anadolu Efsaneleri (1954), Anadolu Tanrıları (1955), Anadolu’nun Sesi (1971), Hey Koca Yurt (1972), Merhaba Anadolu (1980), Düşün Yazıları (1981), Altıncı Kıta Akdeniz (1982), Arşipel (1982), Sonsuzluk Sessiz Büyür (1983). Otobiyografi ve Hatırat: Mavi Sürgün (1961). Mektup: Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı (Azra Erhat/1979).

Kocatepe Gazetesi - Bizi Sosyal Medyada Takip Edin!

Bakmadan Geçme