AFYON’DA KEÇECİLER-1 – Kocatepe Gazetesi

AFYON’DA KEÇECİLER-1 – Kocatepe Gazetesi

Hasan Özpunar 10 Mart 2013 Pazar 02:00:00
 

Değerli okurlarımız Geçmiş Zaman Olur ki’de bu hafta 1945 yılında yani bundan
tam 68 yıl önce Nisan 1945’te ÜLKÜ dergisi’nin 85. sayısında Afyon Lisesi
öğretmenlerinden merhum Tayyar Ataman imzası ile yayımlanmış ‘’ Afyon’da Keçeciler’’ başlıklı makaleye yer verelim istedik. Günümüzde ayakta kalmaya
çalışan 4-5 Keçeçi esnafının var olduğu düşünülürse bu mesleğin nerelerden
bugünlere geldiğini anlayabiliriz. Merhum Tayyar Ataman yazısında
ilimiz keçeciliği çok güzel inceleyerek tarihe adeta not düşmüş.
Bize düşen bunca yıl sonra bu bilgileri sizlere tekrar aktarmak.

Çocukluğumdan beri Keçeciler Çarşısı ve Keçeciler bende ilgi uyandıran bir konudur. Dam dükkanların saçaklarına asılan kepenekler bende bir ürperme ve korku bırakmıştır. Mahallemizde babadan oğla sanatı da miras kalmış keçeciler vardı. Evin önünden gelip geçerlerken ağızlarından çıkan merhabadan başka bir seslerini işitmemiştim. Umumiyetle gözleri bozuk ve kanlı olan bu komşularımızdan bir bakkal vardı ki, gözünü bu uğurda kaybettiğini söylerlerdi. Bilmem ne münasebetle keçe pişirmek için hamama gidildiğini de öğrenmiştim. Hatta bir defasında keçe pişirmek için hamama çok erken giden bir keçeci içerde cinlerle karşılaşmış, kendisine bir fenalık etmesinler diye hemen çıkıp evine giderken hamam kapısının yanındaki bir pencerede bir Laal1 görmüş onu da bu gecenin hatırası olarak alıp çıkmış. Bu vakadan sonra o keçecilere Laalciler ve sonrada Nakilciler denmiş.
Hamam küçükken pek korktuğum bir yerdi. Beni beraber götürmek istemedikleri bir yer olursa hamama giderlerdi. Bu korkunun üzerine cin-peri hikayeleri, laal hatırası, çapaklı veya kanlı gözler, asılı kepenekler, ıssız bir çarşı bende bu sanata karşı korkulu bir ilgi uyandırmıştı. Aradan yıllar geçti; bu işin içyüzü bende artan bir merak haline geldi. Fakat bir şeyler öğrenmek gene kabil olmadı.
Uzunçarşı’da eski postane binasının2 yanından sağa dönünce yine o eski dar Keçeciler Çarşısı, olduğu gibi asılmış kepenek ve yamçı heyulalarıyla karşınızda … Ancak bir defa bu çarşıdan geçebilirsiniz. Dükkanlar bir kapı ile iki tarafında yerden bir metre kadar yüksek camsız iki pencereden ibarettir. Pencerelerinden birinin arkasında bir kişi oturabilecek kadar bir sedir yapılmıştır. Üstünde, o dükkanın ustasını daima oturur ve elindeki yünlerin bıtıraklarını3 ayıklar görürsünüz. Dükkanların cephesi 2-2,5 metredir. Caddenin genişliği de 3-3,5 metre. Böyle dar bir yerde, her üç, dört metrede karşılıklı oturan ustaların geçen yabancıya bakan dikkatli gözleri arasında birkaç defa aşağıya, yukarıya inip çıkmak pek hayra alamet sayılmaz, hemen sorguya çekilirsiniz.
İş hala sır… Gelip geçerken görebileceğiniz karanlık, in gibi bir dükkan, ayakta beş-altı delikanlı adam, elleri arkada; dükkanının içinde ayaklarının altındaki döşemeye4 benzer yuvarlak bir şeyi tepmelemekle meşgul. Oyun mu oynuyorlar, iş mi görüyorlar? bilemezsiniz. Hafif iki “huh , huh” dan sonra kuvvetli bir “huhh” bu işe bira oyun çeşnisi verirse de yüzlerinden pek öyle oyunla meşgul adamlar olmadıkları ve hele kapının ağzında oturan ihtiyar ustanın vaziyetine bakarak bu işin böyle şeyle ilgisizliğini sezmek pek güç değildir.
Alışverişte dükkanın önünde, caddede olur; içeri giremezsiniz. Zaten içerde değil oturulacak, ayakta durulacak yer bile azdır. Alışverişte çok süratlidir. Öyle şunu beğenmedim, bu olmaz! Yok. Poyrazoğlu diye ünlü bir ustadan bahsedilir. Kendisinden istenen herhangi bir keçe için yalnız fiyatını söyler ve almıyacaklarsa kendisini yerinden kaldırmamalarını istermiş. Şayet keçe veya kepeneği askıdan indirten müşteri pahalı olduğu için (çünkü beğenilmeyecek mal yapmazmış) almazsa küfürle dükkanın önünden koğarmış.
Keçeçi tanıdıklardan birinin dükkanına sık sık gitmeye başladım. Genç sanatçılar umumiyetle çok mültefitdirler.5
Bana da büyük bir hüsnü kabul gösterdiler. Müşterileri daima Heybeli Melek (köylüler için kullanılan bir tabir) olan bu çarşıda pek az görülen boyunbağlıların bir dükkana girip oturması da hayli düşünülecek bir iştir. Yaşa ve göreneğe göre yeni bir vergi için tetkikten tutunuz da bir simsara kadar her türlü konuşmaya vesile olur. İlk ziyaretlerimde dükkandan ayrılıncaya kadar hayli usta ya kendi gelerek veya kalfasını göndererek ufak tefek sebeplerle konuşmamıza kulak misafiri oldular. Ahbaplık anlaşılınca tecessüs de bitti.
Güneş görmeyen, nemli, toprak tabanlı bir dükkan… Duvarın dibinde yün atma makinesi. Yeni olduğu için kullananlarca henüz adlandırılmamış; makine demek yetiyor. Karşısında Hallaç duvarda asılı. Köşede ufak tefek bazı aletler daha var.
Hem makine çalışıyor hem hallaç. Oturunca usta hürmet için çalışmayı bıraktırdı. Çok toz çıkıyor ve havada uçuşan yünler var. Makine başında küçük bir çocuk vardı. Çalışıp çalışmadığını sordum. O meğer bu işin ehliymiş. Tekrar çalışmaya başladı. Kendisini göstermek için hayli de gayret sarf ediyor. Hallaçla da ilgilenip onu da faaliyete geçirttim. Hem onlar işinden geri kalmıyor hem konuşuyoruz. Söz sanatlarına dökülünce bilgilerini göstermeye çalışıyorlar. Makineden konuşuyoruz. Dilme ve Atma için kullanılıyor.6 Günde 10-12 kilo arasında yün atıyor. Herkes çalıştırabiliyor. Karşılıklı biri sabit, diğeri hareketli eğri iki tarak. Başlangıçta aralıklar biraz fazla sonra daralıyor. İstenildiği gibi yün atılıyor. Keçelerin içine girecek yünler bununla, içine girecek yünler hallaçla atılıyor. Hallaçla yün atmak ayrı bir maharet işi. Hele tokmakla yayın seslerini ahenkli çıkarmak büsbütün hüner. Yün elle didildikten sonra hallaçla adeta uçacak kadar hafif ve tel tel ayrılıyor. Hallaç pirden kalma bir alet. Makineyi ise İzmir’de Topal Osman Usta adında biri yapmış. Büyüklükleri değişebildiği gibi motora veya dinamayo bağlanıp çalışabilecekleri bile varmış. Fakat hallaç kadar iyi iş göremiyor. Bunlardan verimi artırmak için esnafla birleşerek getirtmelerini söyleyecek oldum, meğer dertli, taraflarından biri de bu imiş. Eski ustalar, kendi ustalarından gördüklerinden ayrılmıyorlar. Ona “kendilerini kandıracağına işine bakmasını ‘’ söylüyorlarmış. Bu işe aklı erenlerde de sermaye yok. Sermaye sahibi olanlarda bazı sebeplerden bir araya gelemiyorlarmış. Bir kısmı bütün usta ve kalfaları amele durumuna düşürmeyi düşündüğü için onlara kimse yanaşmıyor. Bir kısmı da şimdiye kadar Afyon’da şirket halinde toplanan sermayelerin bazıları tarafından yenilerek iflasını ileri sürüyor, kaybedilecek veya başkasına yedirilecek parası olmadığını söylüyorlarmış. Kısacası birleşip büyük bir atelye halinde çalışmak imkanı yokmuş. Bu imkansızlık ahbabımı üzüyordu. Kendi sermayeside bu işe elverişli değil. Daha fazla adam çalıştırıp daha çok verim alamadığından, birkaç fazla aile geçindirecek bir şey yapamadığından üzüntüde.
Söz nihayet keçelerin cinsine ve kullanıldığı yere geçti. Sanatının maharetini göstermek zamanı gelmişti. Ellerinde mevcut keçe çeşitlerini getirmeye başladı.
Bu alekeçe idi. Esnaflar arasında nahaşlı keçe (nakışlı keçe) denirdi. Yörük çadırlarında kullanılırdı. İki tanesi yan yana gelince bir misafir çadırını kaplardı. Bir yüzü nahaşlıydı. Kırmızı keçeler araya serilmek ve serpiştirilmek suretiyle bir şekil ve biçim verilmişti. Aşağı yukarı bir santim kalınlığında , 100-130 en ve 200-250 santim uzunluğundaydı. Çok sağlam, çok ömürlü ve sıhhate pek uygundu. Üzerine oturanlarda hiç basur olmazdı. Hayli emek çekmişlerdi, sahibini de memnun etmişlerdi.
Basurdan keçe bahsi çocuk keçesine geçti. Bebeklere evvelce muşamba yerine keçe tutulurmuş. Çok sıcak tuttuğu içinde hiç hasta olmazlarmış. Üçgene benzeyen ve kenarlarında birer ip bağcığı bulunan bu keçeler kullanılmaktan düştükten sonra karnı ağrıyan hastalıklı çocuklar çoğalmış. Bunlar kullanılırken hem para içerde kalıyor, hem sıhhatli, gürbüz çocuklar yetişiyormuş. Yörükler hala bu keçeyi kullanıyorlarmış. Yörüklerden söz tekrar onların kullandıkları keçelere geçti. İşte birkaç çeşidi ;
SÜT KEÇESİ : Bir parmak kalınlığında süt tavasının üstüne örtülen bir keçe. Süt piştikten sonra hem çabuk soğumamasını, hem içine toz toprak gitmemesi için üstüne örtülüyor. Keçe tıpkı termoslar gibi içine konulanın sıcaklığını muhafaza ediyor.
SARGI KEÇESİ : Yörüklerin kullandığı bir nevi kundak. Öyle uzun boylu sargıya lüzum yok. Bohça gibi dört köşe. Kınalı tarafı (kırmızı boyalı tarafı) dışarı gelmek üzere, içine çocuğu sarıp bağladınız mı tamam. Ne sıcak ne soğuk.
YÜK KEÇESİ: Bu eşya üzerine örtülen çadır işini görüyor. Yağmurda, karda mükemmel muşamba… Altına bir damla su geçmez. Yörükler hep dışarıda kaldıkları için bu yük keçesinden çok kullanırlar. Eskiden Avrupa’ya gönderilen afyonlar sandıkla gönderilmez, keçe hararlarla7 gönderilirmiş. İçine su geçmediği için afyonlar da bozulmadan gönderildikleri yere kadar varırmış. Cehri’ler de aynı çuvallarla gönderilirmiş.
AT KEÇESİ : Eyerin altına, atın sırtına konulan keçe. Hem teri alıyor, hem eyer hayvanın sırtını acıtmıyor. Üç karış uzunluk, ikibuçuk karış enlilik ölçüsüdür.
SEMER KEÇESİ : Bu da at keçesi cinsinden ve aşağı yukarı aynı ölçüde bir keçedir.
HAVUT KEÇESİ : Devecilerin kullandığı bir cins keçedir.8
EYER KEÇESİ : Osmanlı eyeri denilen bir cins eyerin üstüne konulur. Çokluk kırmızı renklidir. Bir kısmı eyeri örter. Bir kısmı hayvanın sağrısına gelir. Sağrıya gelen kısımlardan filikler vardır. Gözalacak bir şekildedir. Sağrıya gelen kısım yaz günlerinde hayvanın terlememesi için kıvrılıp arka haneye terki gibi bağlanır. İspanyol eğerlerinde görülen kalın keçelerden yapmakta kabil. Bizde bu kabil kalın keçeler kullanılmadığı için yapılmıyor.
Söz bu keçelerden yeniden istikametini değiştirdi. Keçecilikteki maharetlerini anlatmaya tekrar imkan hasıl oldu.
İzmir Fuarı’nda Afyon’da yapılan keçeler 1. gelmişti. Bu keçe pişirmekteki ustalıktan ileri geliyordu.
Keçe çizmelerde emsalinden üstündürler. Rus keçe çizmeleri ile Afyon’da yapılan keçe çizmeler içerisine su doldurulmak suretiyle sınanmışlardı. Afyon’da yapılan çizmeler içindeki suyu bir günde dışarı vermemişti. Halbuki Rus çizmeleri iki saat sonra içinde bir şey bırakmamıştı.
Keçeden dikişsiz çizme yapmakta meğer hayli marifetmiş. Bunu bütün esnaf günlerce düşünmüşlerde yapamamışlar. Nihayet Süleyman Usta adında cahil bir adam bulmuş. Keçe pişirirken hamamda bir talih eseri olarak bulduğum bu adam bu işi hiç böbürlenmeden adeta bulunduğundan mahcup bir tavırla anlattı. Herkes gibi onunda kafasını bu dikişsiz çizme işgal ediyormuş. Fakat bir türlü bulamıyormuş. Birgün akşam üzeri evde sofra hazırlarken peşkirini9 keçe gibi dürüp bükmeye başlamış. Yemek sofraya konmuş, bu hala o işle meşgulmüş. Yemeğe başlamsını söylemişler ama aldırmamış. Gene bulamayınca canı sıkılmış, peşkiri önüne almış ve yemeğe başlamış. Fakat aklı hep dikişsiz çizmede. Yemeğin ortasında yine bırakmış. Peşkirle yine oynamaya başlamış. Sofradakiler acaba kaçıyormu ki diye düşünürken “hah buldum” diye bağırmış. Ondan sonra yemek neşelenmiş. Ertesi gün bulduğunu dükkanına yapmış. Dikişsiz çizmeyi Afyon keçecilerine armağan etmiş.
(Devamı Haftaya)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi