8 Temmuz doğumgünüydü… – Kocatepe Gazetesi

8 Temmuz doğumgünüydü… – Kocatepe Gazetesi

Murat Arısoy 7 Temmuz 2010 Çarşamba 03:00:00
  Habercilik ile günlük hayat arasında fark olmadığını düşünenlerdenim. Günlük hayatta nasıl aktarıyorsak olan-biteni arkadaşlarımıza, habercilikte de o aktarmayı sürdürüyoruz. Hem de daha net cümlelerle.
Sezer Abi, “Sizin apartmana ambulans istedi-ler” dediğinde konduramadım açıkçası. O “Bize bir şey olmaz” tavrı, nüksetmişti belki de. Sonra evi aradım, eve gittim.
Haberi ilk duyduğumda “Doğumgününe 4 gün kalmıştı” cümlesi geçti içimden.
8 Temmuz 1943, babamın doğumgünüydü.
Lisenin son yılında Oktay Sinanoğlu’nun ha-yatını anlatan “Türk Aynştaynı” kitabını almıştı bana. Benimle ilgili siyasi bir isteği vardı: Milli-manevi değerleri benimseyen bir genç olmalıydım.
Aslında öyle de oldum, ama onun oy vermemi istediği partilere oy vermedim. Kuru bir inattan ziyade milli-manevi değerlerin partilerle değil insanla korunacağını düşündüğüm için belki de.
O’nun için Necip Fazıl bir yana, dünya bir yanaydı. Tuttuğu not defterinin sayfaları, mısralarla, daha çok Necip Fazıl Kısakürek’in –O’nun deyimiyle Üstad’ın- mısraları ile doluydu. Hatta son gün “Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü mezar” dizelerini söylediğini aktardı annem. Şiire yatkındı, bana da “Gazeteci olma. Edebiyat öğretmeni ol, istediğin gazetede yazarsın zaten” derdi.
Çok fırtınalı bir hayatı yoktu babamın. Fakat modern göçebelerdendi.
Sandıklı’da geçen ilk gençlik yılları, ardından Ankara’da fakülte. Tarsus ve Balıkesir’de askerlik. Ve sonra meslek hayatı:
Hakkari-Şemdinli, Kırklareli-Vize, Kırşehir-Kaman, Tokat-Zile, Adana-Kozan, Kırklareli. Bir de resmi olarak son görev yeri Çorum. Oradan emekliye ayrıldı. Ama hiçbir yere “Ben gitmem arkadaş” demedi.
Öyle “Şu okulu kazan, bu okulu kazan” demedi. Hatta 3 kardeş biraz dişimizi sıktığımızda “Yetiversin, olduğu kadar olsun” derdi. Bir istisna ile: Kırklareli’ne gittiğimizde “kazanmam gereken” okulun, kaldığımız lojmanın yanı başında olduğunu gördük. Yürüme mesafesi ile 2 buçuk dakikada okula giriyordum. “Burayı kazanırsan rahat edersin” dedi. Biraz dua, biraz çalışma ile kazandım “kazanılması gereken” okulu.
Gazeteci olmak istediğimi söyleyince “Ne yaparsan yap, hakkını vererek yap” derdi. Çünkü Yargıtay içtihatlarını okumayan, “sallapati” hüküm veren ya da gereksiz yere duruşmayı uzatan “adaletçiler” görmüştü.
3 oğlu vardı. 3’ü de farklı siyasi yollardan ulaşmaya çalışıyordu O’nun istediği yere. Her bi-rimize telkinde bulunurdu, ama “baskı” hâline dönüşmezdi bu telkinler.
Aslında hayat bir sürü gel-gitle dolu.
Hakk’a kavuştuğu vaktin bir gün öncesinde, 7 aylık torununun ilk kez konuşmaya başlaması ve anlaşılan kelimenin “dede” olması nasıl bir tevafuktur… Aynı torunun, bilerek ya da bilme-yerek O’nun oturduğu kanepeye bakıp “dede” demesi, torunun babasının “Kızım, bak dede deme bugün” uyarısı üzerine babasına uzun uzun bakması…
Tabii teselli noktaları da mevcut.
Örneğin yüzünde herhangi bir ızdırap emaresi yoktu. Uyurken nasıl olursa bir insanın yüzü, öyleydi son duruşu, rahmete kavuştuğunda gördüğümde.
3 Aylar’da vefatı, cenaze namazının kalabalık olması ister istemez bir umut doğurdu içimde:
Acaba ölüm, O’nun için de Şeb-i Arus muydu?
Bu arada bir parantez açmalıyım:
Bu acı günümüzde beni yalnız bırakmayan, ama isimleri yazarsam unutma ve kalp kırma ihtimalinden korktuğum dostlarıma teşekkür ederim.
Allah, size ve sevdiklerinize hayırlı ve uzun ömür versin.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi