-14-

-14-

“İKRAMDA BULUN YA RABBİ” DEMELİYİZ,
ÇÜNKÜ ALLAH İKRAMI SEVER
Dualarda şu söyleyeceğimi bir hassasiyet olarak düşünebiliriz: Rabbimizi veren değil de ikram eden olarak görerek dua etmek. O ikram edendir. Dolayısıyla, dua ederken “ya Rabbi bana şu aklı veriver” yerine, “ya Rabbi bana şu aklı ikram ediver, şu anlayışı ikram ediver” demek iyidir, bu güzel bir dua fiilidir: İkramda bulun ya Rabbi, diyoruz. Çünkü Allah ikramı sever, O ikram sahibidir: Zül Celali Vel İkram. “ya Rabbi Sen ikram sahibisin, bana bunları ikram ediver, bunları bana hayrlı olacak şekilde ikram ediver ya Rabbi; ya Zel Celali Vel İkram” deriz. “Bunları bana hayrlı olacak şekilde lütfediver ya Rabbi, ya Latif, ya Latif, ya Latif…” Biliyoruz ki O’nun ikram edeceklerini bir şey yaparak kazanamayız. Bunlar bir şey yaparak kazanılmaz. Dolayısıyla, bir şey yapmadığımız halde bol veren lazım ki o da Vehhab’tır; ya Vehhab, ya Vehhab… Bütün bunları verince büyük bir fadl sahibi olması lazım, işte O Zül Fadlil Azim’dir. Zül Fadlil Azim, Zül Celali vel İkram, Latif, Vehhab olan Allah’ım… Eğer cenneti de istiyorsak, cenneti isteyeceğimiz isimler “ya Latif, ya Hannan, ya Mennan”dır. Bu üç isim yani bu kanunlar cenneti oluşturur. Esmalarla duayı fark ettiniz mi? Böyle birçok esmayı dua şeklinde ama hep duygularına girerek kullanabiliriz. O zaman o duygularla ne hallere gelirsiniz. O zaman “ben bazı esmaları zikrediyorum ama aklım başka şeylerde” gibi bir durum olmaz, çünkü hepsini birleştirdiniz. Esas zikrullahı gördünüz mü? Duygusuna girmeden, takliden yapılırsa etkisi olur mu? Tabi ki, diğeri de olur, o yanlış değil ki. Hepsinin yeri var. O yüzden esmaların manalarına bakıp “ben bunu nasıl gündemime alırım, duama nasıl katarım” diye bakmalıyız. Böyle yaparsak o zaman güzel bir kompozisyon oluşturmuş oluruz; bu bizi çok mutlu eder, mutmain eder yani. Esmalarla ilgili olarak, onların yani o kanunların hadim (görevli) meleklerinin olduğu söylenir. Görevli o melekler emir alırsa, zaten o esmayı yerine getirmek üzere birçok güzellikler yaşarsınız hayrlısıyla.
CÜMLELERİMİZİ DUAYA ÇEVİRMEYE ÇALIŞALIM
Son paylaşımlarımızda on kadar madde saymıştık ve “bu kapsamda cümle kurmayalım” demiştik, şimdi onlarla ilgili devam edelim. Cümle kurarken “şöyle cümle kurmayalım” dediğimiz, dikkat edeceğimiz konularla ilgili sıraladığımız maddeler için şöyle bir antrenman yapalım: O on maddeyi mümkün olduğunca aklımızda tutup, bir cümle kuracağımızda bunlardan hangisine giriyor diye bakmamız lazım. O dokuz madde aslında hepsi iç içe. Mesela suçlama ile şikâyet iç içe şeyler, yüceltme ve övgü iç içe şeyler. Bazen biri ağır basar, o yüzden isim onundur ama içinde diğerleri de vardır. Bir marifetten bahsedildiği zaman yüceltme dikkati çeker. Mesela bir arkadaşın eşi evine gittiğimizde bize bir ikramda bulundu diyelim. Ona “bunu annen mi iyi yapar, eşin mi?” diye sorduğumuzda alacağımız cevap önemlidir. Hem eşini hem annesini yücelten bir cevap mı verecek? Yanlış kıyas yapan bir cevap mı verecek? Annesiyle eşini kıyaslayıp tuzağa düşecek mi? Peki, cümlelerinin yanlış olduğunu nereden anlayacağız? Eğer kişi eşi ve annesi için övgü cümleleri kurarken onlara müstakillik yani ilahlık verirse yanlış demektir. Değilse hiç mi bir şeye güzel demeyeceğiz, beğenmeyeceğiz, övmeyeceğiz? Elbette beğeneceğiz, takdir edeceğiz. Ama övgü cümlesi kurulurken ilahlık veriliyorsa, onun ilahlık iddiasını yüceltiyorsanız tehlikeli olur. “Eşim bunu öyle yapar ki kimse öyle yapamaz, onun eline kimse su dökemez, o bu işi bilir” gibi ilahlığını yükselten cümleler yanlıştır. Annesini niye sorduk? Kıyas yapması için. Eşin mi annen mi denince iki tane ilah çıktı karşısına: Anne ilahı ve kadın ilahı. Onları kıyaslayacak. O kıyasta onların ilahlıklarını kıyaslarsa bu bizim listede yer alan kıyas kapsamına girer. O yüzden, konuşurken “öyle miydi, böyle miydi” diye tereddüt edeceğimiz için, baştan kendimize mümkün oluğunca çok yasak koymamız lazım ki, övgü cümlesi kurarken korkalım, kıyas cümlesinden korkalım. Önce bir korkalım, mümkün olduğunca ki bizdeki o hücreler işlevsiz hale gelsin, çalışamaz hale gelsin. Böylece onların önünü açmadan konuşalım, cümlelerimizi duaya çevirelim, mesela “Rabbim razı oluverir İnşaAllah, eşim bunu güzel yapmış, MaşaAllah” diyelim. Billahi imandaysanız duygularınızı duaya çevirdiğinizde cümleleriniz güzel olur. Ama duaya çevirmediğinizde tehlikelidir, o iddia içerir ve ilah cümlesi olur. “Elhamdülillah, annem de iyi yapar, eşim de” demeliyiz, Eşimizin yaptığını eşim yaptı diye sevmeli, annemizinkini de annem yaptı diye. “Rabbim hepsinden razı olur İnşaAllah” dediğinizde kıyas tuzağına düşmemiş ve dua etmiş olursunuz. Ama onları yarışa sokarsanız, hatta annenizi arayıp “anne, bana pasta-börek işlerini eşin mi annen mi iyi yapar dediler, ben annem iyi yapar dedim” derseniz, onun ilahlığını kuvvetlendirirsiniz. Mesela, “pilavı annen mi güzel yapar, hanımın mı?” denildiğinde “annem” diye düşündüğünüz halde “ikisi de” demek yanlış mı olur, işin içine ufak bir yalan girer mi? Niye “annem” diye düşünüyorsunuz, öyle demeyin. Öyle demeseniz de ikisi de güzel pilav yapıyor olsa ne olur ki? Efendimiz (SAV)’in biz hiç o hallerini bilmiyoruz, bize onun o hallerini anlatmıyorlar. Yemekle ilgili daha eşlerinden birisine “ben ne yiyeceğim?” dememiş! Ve bu Rasulullah! Bir köyün muhtarı bile çevresine ne emirler veriyor, ama Rasulullah eşlerinden birine hiç “bugün ne yiyeceğiz?” dememiş. Koymuşlarsa yemiş, koymamışlarsa yememiş. Gerekirse oruç tutmuş. Tutar veya tutmaz, o ayrı bir iş. Veya önüne bir şeyler konulmuş. Önüne gelenin diyelim ki hepsinden hoşlanmayabilir, o durumda hiç hakkında “iyi değil, şöyle, böyle” gibi bir yorum yapmamış. Beğendiğine “güzel” demiş bir iki yorum yapmış ama beğenmemişse yorum yapmamış. Bakın, bu Rasul ahlakı. Siz de, ikisinin pilavını da sevseniz ne olur ki? İkisi de size güzel gelse ne olur? Unutmayın, eşinizin yaptığı pilav da ileride sizin çocuğunuzun annesinin pilavı olacak! O da ileri de annemin pilavı deyip onu sevecek! İkisini de sevseniz ne olur ki! Tekasür Suresi, bu yüzden çok önemli… Dünyada birilerini yücelttikleri yetmiyor bir de mezarlarına gidiyorlar, yüceltmek için. Ayet bu yüzden uyarıyor, “annem şöyleydi, babam böyleydi deyip yüceltmek için bir de mezarlara gidiyorsunuz” diyor.
İNSAN MEMNUNİYET VE RAHATLIK KAVRAMLARIYLA HUZURU KARIŞTIRIYOR. HUZUR BULMAK ÇOK FARKLI BİR ŞEY
Huzur veren kişiler, huzurlu ortamlar sevilir değil mi? Bir zikrullah yapacağınızda en önemli şartlardan birisi huzurdur. Siz tam zikrullah çalışmasına gidiyorsunuz, evde kafanızı karıştırdılar, huzurunuz gitti, bekleyin ki gelsin… Olmaz. Olacak iş huzur süresince olur, o huzur bozuldu mu olmaz. Huzurlu olmak gerekiyor, huzuru yakalayacaksınız. Şu sorunun cevabı bu açıdan çok önemlidir: Bilge kişi kimdir? İslam’a göre bilge kişi, Rahmani ilmiyle (bu şart! Çünkü diğerlerinin de bir bilge kişi tarifi var) huzur verendir, dikkat edin, bilgi veren değil. Bilgin bilgi verendir. Veli ise bilgi veren değil huzur verendir. O huzuru vereceği zaman; bilgi lazımsa bilgi verir, gülmek lazımsa güldürür, ağlamak lazımsa ağlatır… Ama kişi neticede huzur bulur. Veli bilge kişidir, huzur verendir. Bir kişi veli midir değil midir, aslında oradan da ölçülür. Bazen insanlar önemli bir zata mertebe vereceği zaman onun çeşitli beş duyu dışı güçlerine veya bilgisine imtihan eder gibi bakarlar. Dünyada öyle çok adam var. Geçenlerde bir belgeselde gördüm, adam karşısındakinin alnına bakıyor, aklından geçeni kâğıda yazıyor ve gösteriyor, karşıdaki şaşırıp kalıyor. Beyindeki harfleri okuyor, yazıyor. Şimdi onu benim yaptığımı düşünün, kapının önünde kuyruk oluşur. Kriterlerini fark ettiniz mi? Bilgi açısından bakacak olursak, internete girdiğinizde dünyanın tasavvuf kitabının bilgisini bulursunuz, hepsini öğrenirsiniz. Birisine gerek yok, hepsini, her şeyi okursunuz oradan. Ama istediğiniz kadar okuyun oralarda huzuru bulamazsınız, huzur alamazsınız. Onların “şöyle yapınca bana huzur veriyor” dedikleri şeyler huzur değil. Mutluluk Yönetimi adlı kitapçığımıza bakanlar görecektir, orada vurguladığımız bir şey var: İnsan memnuniyet ve rahatlık kavramlarıyla huzuru karıştırıyor. Huzur bulmak çok farklı bir şey ve kesinlikle rahatlıktan ve memnuniyetten başka bir şey…
BİZİM YÜRÜDÜĞÜMÜZ KULVARIN KARŞI KULVARINDA YÜRÜSELER DE GERÇEĞİ FARK ETMİŞ OLANLAR OLABİLİR
Yıllar önce birisinin arabasına binmiştim, arabada Tarkan’ın bir parçası çalıyordu. Arabada radyo açıp bir şey dinlemek benim çok tarzım değil, hoşuma da gitmez ama o kişinin arabasına misafir olduğumuzda o parçada söylenenleri tefekkür etmiş olduk. Ona kim yol gösteriyorsa bir şey söylemiş, şarkının nakaratı olan şu söz dikkatimi çekti: Akıl verme, huzur ver. O da bunu bestelemiş. Ama bu durup dururken söylenen bir cümle değil, ona birisi yol göstermiş anlaşılan, şöyle yap, böyle et diye. Şarkıda sevdiğine diyor ki, bana akıl verme, huzur ver. Çok enteresan. Bu hakikatler dünyada olan şeyler, sadece müttakiler değil herkes fark edebilir. Dolayısıyla o da bulacak, fark edecek bu gerçeği. Nasıl birisi dünyanın dönüşünü, hareketlerini buldu, o da işin huzur vermek olduğunu fark ediyor, buluyor. Benzer şekilde, birisinin bir kitabının ismi de dikkatimi çekmişti: Senden nefret ediyorum, ne olur beni terk etme. Kitabın adı bu, adam bir kuralı fark edip onu kitabına isim yapmış. Soruyorum size, bu durum hiç duyulmuş bir şey mi? Demek ki kişi hayatta nefreti fark etmiş. Sevginin olmadığını, nefretin olduğunu görmüş, bu sebeple de “Beni terk etme seni seviyorum” diyememiş. Kitabında bunu demiyor, “senden o kadar nefret ediyorum ki beni terk etme” diyor. Fark ettiği şey enteresan değil mi? Biz bunu bu konular kapsamında söylemeye çalışınca, anlatınca fark ettiremiyoruz ama onu yaşayanlar fark ediyor. Adam karşı kulvarda ama işi fark etmiş, dünya hayatındaki gerçeği okumuş.
Buraya nereden gelmiştik? Bilge kişiyi anlamaya çalışıyorduk, “bilge kişi huzur verendir” diyorduk..

Sosyal Medyada Paylaşın:
Önceki Yazı
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi