Yukarı Çık

KADIN NEYDİ, NE OLDU?

31 Mart 2017 Cuma 12:04:33
299 kez okundu.

Engelli oğlunu bırakıp başka biriyle yaşamaya başlayan bir kadından bahsediliyor ekranlarda. Engelli çocuk tamamıyla bakıma muhtaç, konuşamayan, yatağa mahkûm bir çocuk. Ev perişan, çocuk perişan, hayatlar perişan. Anne gayet mağrur ve kendince haklı. Şiddet gördüğünden bahsediyor, o nedenle gittim diye ekliyor. Çocuğunun bakım paralarını alarak gittiğini kabul ediyor üstelik. Kafam karışıktı, yoruldum bıktım diyor. Dedim ya kendince haklı. Parmağındaki tek taş yüzük spikerin dikkatini çekince “Kendim aldım; serada çalıştım aldım” diye cevaplıyor. “Bir insan serada çalıştığı parayı nerede isterse harcar elbette de çocuğu sefalet içindeyken nasıl ve nerede harcadığı da önemlidir. İnsan olmanın değeri, merhametin kalbindeki tezahürü o şekilde gösterir kendisini” diye mırıldanırken ekranda o sözü duyunca elimdeki çay bardağının elimi yaktığını ne zaman sonra fark ediyorum, artık nasıl bir dumura uğradıysam kafamın karışıklığında.
Ekrandaki uzman, yıllar önce anneannemden duyduğum bir sözü, haykırıyor adeta:“Her kadın ana olamaz. Bazı kadınlar kocacı olur, bazı kadınlar çocukçu…”
Yani “Bazı kadınlar koca, zevk, sefa düşkünüdür; bazısının ise gözü çocuğundan başkasını görmez kocasını hatta kendisini bile…”Ürperiyorum.
Bence hafif argoya kaçan bir ifadedir bu, kızanlar olursa af buyursun. Dedim ya sekiz yaşlarında duyduğum bir sözdü bu söz. Üstelik mahalledeki komşu teyzeleri, kendimce etiketleyen bir söz: “Ayşe teyze kocacı, çünkü hep süslü bakımlı ama evi temiz değil, çocukları da…”, “Fatma teyze çocukçu, çünkü kendisini hiç düşünmeden koşturup duruyor bütün gün; çocuklarına yavrum kuzum diyor üstelik”.
Sonra bu oyun daha da ilerledi. Evimizin bahçesini sokaktan ayıran bir taş duvar vardı. Üzerineoturur, sokaktan geçen teyzeleri bir bir ayırırdım, bu öyle şu şöyle… Akrabalar, teyzeler, halalar derken sürdü gitti bu. Çünkü davranışlar, eğer doğru tespit edilirse düşüncelerin, karakterlerin yalın bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta niyet, akıbeti getiriyor beraberinde.  
Ekranda bir uzmandan yıllar sonra aynı sözü duymak ise bu oyunun aslında doğru bir analiz, gözlem olduğunu da ispatladı.
Peki, kadını bu şekilde sınıflandıran asıl sebep ne idi? Bu değişim neden bu kadar hızlı ve zarar verici? Bir kadını, engelli evladını gözünün görmeyeceği bir noktaya getiren asıl neden ne idi?
Bir türlü mutlu olamayan Dallas’ın bahtsız gelini Sue Ellen (Suelın)’ının mıydı suç; yoksa “Zenginler de Ağlar”la ciğerleri delen aşk acılarının mı? Belki de “Yalan Rüzgârı”yla başladı her şey. Bir şarkıda nasıl da haykırdılar geçenlerde “Ah o Türkan” diye… Yoksa bütün suç bizimkilerde miydi? Kezban köyden Paris’e gider mi gider, “O zaman herkes de gidebilir”liği miydi bizi kabımızdan taşıran?
Bir gerçek var ki her şey değişmekte… Kimine göre modernizm, kimine göre feminizm. Tek taş olmalı, kendi haklarını korumalı, söke söke almalı bir kadın. Üstelik çalışmalı, evde öyle boş boş oturmamalı, üretmeli. Bunlarla mı başladı her şey? Veyahut kadına bu sınırları, mecburiyetleri koyan kim? Böyle olursan mutlu olacaksın diyen veyahut hem öyle hem böyle olabilirsin diye duygularını asıl vazifesi olan anneliği şekillendiren kim kadını? Eş olarak kuralları koyan kim? Yani “bu dünyada böyle benim istediğim gibi yaşarsan adam yerine koyarım seni” diyen kim?
Bugün bir iş adamı kadına “mallarım” diyebilme noktasına kadar geldiyse ve kimsenin gıkı çıkmıyorsa dönüp de düşünün anaları bu hale kim getirdi diye. Nesillerin sağlıkla gelişmesi ve devamı kadının emeği ile mümkündür sonuçta.
Nerede kaybettik, kayıplarımız neden can yakıcı bu kadar? Kadını çalışan-çalışmayan, modern-geri, bakımlı-bakımsız kategorilerine sokanlar aslında hangi masumiyete kara çaldılar? Kadının elinden neleri söke söke aldılar da elimizde neler kaldı? Belki de kalan sadece kocaman bir “kim bilir?”.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.