Yukarı Çık

KADER KONUSUNU ANLAYABİLMEK -11-

17 Mayıs 2019 Cuma 12:51:19
156 kez okundu.

Billahi anlamda hürriyeti ve düniHi anlamda hürriyeti maddeler halinde kıyaslamaya devam ediyoruz:
1.A. Billahi Anlamda Yetki Kullanımı
"Billahi Anlamda Hürriyet"te olan bir kişi, Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkisi’ni, yani Hakk ve batıl arasında tercih yapma hürriyetini, bu tercihini "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiasında bulunmaksızın kullanır. Yani yetkili kılındığı hürriyetini kendi adı namına değil, Allah’ın verdiği o yetkiyi Allah adına kullanır. Kastımız, kıyaslama ilerledikçe, daha anlaşılır olarak ortaya çıkacaktır.
"Ben tercihimi Billahi anlamda kullanıyorum" ifadesi çok önemli bir beyandır ve bu beyan başlangıç için şarttır. Ancak bu beyan, meselenin hallolması demek değildir, burası özelikle çok önemli! Çünkü insanların hayatları beyanla geçiyor, beyanla kurtulacaklarını sanıyorlar... Beyan yalnızca başlangıçtır. "Evet, ben de öyle söylüyorum, ben de öyle düşünüyorum, ben de öyle anlattım." demek başlangıç olarak çok iyi, ama bu beyan meselenin hallolması demek değildir. Çünkü "Billahi anlamda hürriyet" bir söylemle başlar ama bir hayat tarzı olarak çalışır ve ilerler. Dolayısıyla Esfele Safiliyn hayat tarzından, yani hayal, düşünce, fikir, yorum, konuşma dili ve fiillerden "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiası silindikçe Billahi anlamda hürriyet de hayat bulur ve geri dönüşsüz bir hal alır.
1.B. Yetkiye İddia İle Sahip Çıkış
"Dunihi Anlamda Hürriyet" anlayışının kaynağını ve esasını "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiası oluşturur. Diğerinde dedik ki; onun böyle bir iddiası yoktur. Çünkü Billahi anlamda hürriyeti kullanan, hayatını böyle yöneten bunun bir yetki olduğunu bilir ve Allah adına kullanır; Allah’ın verdiği yetkiyi Allah adına kullanır. Dunihi anlamda hürriyette ise, kişi hayat tarzında o hürriyeti hayatının esası görür. Hayatını üstüne inşa ettiği temel olan "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiasını hayatın çok önemli kaynağı olarak görür ve hürriyetini kendi adı namına kullanır. Dolayısıyla, Esfele Safiliyn hayat tarzının dayanaklarını bu tip hürriyet anlayışı teşkil eder. Böyle davranıyorsa o zaman bu demektir ki bu kişi doğrudan Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkisi’ni suistimal etmektedir. Bu bir suistimaldir. Böylece kişi, Allah’a karşı asi ve haddi aşmış olur. Onun hayatını üzerine inşa ettiği "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiası yalan, iftira ve batıl olup "YOK" hükmündedir.
Birinci maddede anlatılanlar tamamen beyan üzerinedir, onların beyanları böyledir ve bu beyanlarına uygun da hayat tarzları vardır. O hayat tarzlarına biraz gireceğiz. Aksi halde, kişi Billahi anlamda hürriyetin beyanını yapıyor ama duniHi anlamda hürriyetin hayat tarzını yaşıyor olabilir! Kendisini beyana bağladığı için, Billahi anlamda hürriyetin beyanının onu kurtaracağını zanneder... Oysa Kur’an, "İman ve Salih Amel" olarak ikisini birlikte ele alır; "iman edenler ve salih amel işleyenler" der, ayırmaz. Bu yüzden, Salih Amel bir hayat tarzının adıdır; hayat tarzıdır! Demek ki kişinin hayat tarzı Esfele Safiliyn ama imanı Billahi anlamda beyan ise olmaz! Neden olmaz, ne yapıyor da olmuyor, kıyaslama ilerledikçe bunun ipuçlarını göreceğiz.
2.A. Zahiren Muhtar Batınen Mecbur
Billahi anlamda hürriyet sahibi kişi, bu konuda bilir ki "Zahiren Muhtar, Batınen Mecbur"dur. Bu cümle nasıl bir anlayışı ortaya koyuyor, onu görelim. Kişi Zahiren Muhtardır; çünkü kullar arası ilişkilerde görülebilen bir muhtariyeti vardır. Kişi kullar arası ilişkilerde, gözüyle görebildiği bir muhtariyete sahiptir. Zahiren, bakıyor ki muhtar. Ama bu tespiti yapanlar işi burada bırakmıyor, "Zahiren Muhtar" dedikten sonra "Batınen de Mecburdur" diyorlar. Biraz sonra oraya gireceğiz ama bu Zahiren Muhtarlığı biraz pekiştirelim. Evet, kullar arası ilişkilerde görülen bir muhtariyeti vardır ve kişi Hakk ve batıl arasında tercih yaparken, görülebilir bir özgürlüğü vardır. Hakk ile batıl arasında tercih yaparken tereddüde düşmez, bilir. O konuda "şunu tercih ettim, bunu tercih ettim" hali, kişinin ortam şartlarına göre görülebilirdir, o zahirdir. Ancak Zahiren Muhtar oluş, yani bu görülebilir durum o kişiyi "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiasına kaptırmasın, "ilahlık hissiyatı"na düşürmesin diye yanına "Batınen Mecburdur" prensibi koyulmuştur: Zahiren Muhtar, Batınen Mecbur… Yani "Zahiren Muhtar oluş"un kırmızı çizgileri var. Eğer "Zahiren Muhtar" tanımı nedeniyle "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiasına düşecek gibi olursan, "Batınen Mecbur" uyarısı bir elektrikli tel gibi seni çarpıyor ve seni doğru idraka çekiyor.
Eğer kişi Billahi anlamda hürriyetteyse, zahiren/görülebilir olarak baktığında, "Kendinde Kendine Göre Var" halini görür, kulların "Birbirilerine Göre Var" olan halini de görür; bu var oluşların görülebilir olması, o kişide müstakil bir var oluş ve müstakil bir güç sahibi oluşu hislerine sebep olmaz, eğer Billahi anlamda hürriyeti yaşıyorsa böyledir. Çünkü bütün bunların üstesinden gelmiştir. Nasıl? Bütün bu müstakilliklerin hepsini reddetmiştir; ‘’La ilahe illallah’’ ve ‘’Ve la havle ve la kuvvete illa Billâh’’ diyerek! "Zahiren Muhtar"ken bu tehlikeli noktalara düşmediğini bize anlatan, bu prensipteki onun "Batınen Mecbur" oluşudur. Öyleyse, şimdi birkaç cümleyle "Batınen Mecbur" olmayı da inceleyelim; bu ifade nasıldır ve neyi ifade etmek istiyor?
Kulun özgürlüğünde "Batınen Mecbur" oluşunun ilk basamağı şöyledir: Halifetullah vasıflı insana Rabbi Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkisi vermiş ve "insan kulum Hakk ve batıl arasında tercih yapmakta özgür olsun" buyurmuştur. O kul artık "Zahiren Muhtar" davranmaya mecburdur; işte, "Zahiren Muhtar" oluşunun batıni mecburiyeti buraya dayanmaktadır. Hüküm veren öyle hüküm vermişse, kul "Zahiren Muhtar" olmaya "mecbur"dur. Birinci basamak bu!
Kulun özgürlüğünde "Batınen Mecbur" oluşunun bir ileri basamağı ise şöyledir: DuniHi algı ve zann'larından sıyrılmış bir kalp ile aklederek bu konuya açıklık getiren talib, Ehad, Samed, Vahid, Evvel, Ahir, Zahir ve Batın esmalarının manaları içerisinde kendisini takdim için kullandığı ‘BEN’’ manasının yerini ve bu mananın aslını ve de bu mananın sahibini görür. Görür de ‘’BEN’’ diyenin "Kim, Kimde, Kimden" olduğunu, MUHTAR olanın "Kim, Kimde, Kimden" olduğunu bilir. Anlar ki kul Rabbine mecburdur...
Ancak nefs bu bilgi ile bir girdap yaşayabilir. Dikkat edin lütfen, "bilgi ile" diyoruz, bu "idrak seviyesi ile" girdap yaşar demiyoruz; bu bilgiyle girdap yaşayabilir. İnsan nefsi, "bilgi" ile "idrak seviyesi"ni karıştırmayı sever, sahip çıkmayı sevdiği için. Bilgiye sanki o bilgi onun idrak seviyesiymiş gibi sahip çıkar, o da onu yanlışlara, girdaba düşürür. Buradaki bilginin yanlış kullanımına, ona sahip çıkışa, bu yanlışa çok sık rastlayabilirsiniz.
Ancak nefs bu bilgiyle şöyle bir girdap yaşayabilir: Kişi, yaptıklarının sorumluluklarını Rabbine yükleyip, "O istiyor ben de yapıyorum." diyerek, Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkisi’ni ve tercih özgürlüğünü bu sözlerle reddedip, kendisini kurulmuş bir robot gibi görebilir. Oysa nefs, bu idrak seviyesine gerçekten gelmiş olsa, böyle bir girdap söz konusu olmaz. Girdap yaşayanlarda sebep, nefsin ulaştığı bir idrak seviyesiyle değil, edindiği bilgiyle hareket etmesindendir.
2.B. Müstakillik İddiasıyla Zahir Batın Tanımı
Kişi hayatını duniHİ anlamda hürriyet ile yönetiyorsa ve Allah inancı da yoksa, iradesi için zahiren ve batınen kullanım tarzı diye bir bakış açısı da yoktur. Ancak kişinin Allah inancı var, ama duniHİ algı ve zann'larıyla davranıyorsa, böyle bir bakış açısını duysa etkilenebilir, fakat doğru şekilde izah edemez. Çünkü duniHİ algı sebebiyle "zahir" ve "batın" manalarını, “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan Allah ve sonra da kendisine göre “Müstakilen Var ve Muhtar” olan kullara göre tanımlar.
Kıyaslama devam edecek...

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.