Yukarı Çık
Mustafa Yılmaz DÜNDAR

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

Mümin Sûresi 3. ayette diye üç özellik sayılır “ğafiriz zenbi, kabilit tevbi, zit tavl” ve bunların arasında bir de “şediydül ıkab” geçer. Lütfen, merhameti görüp titremeye gayret edin, işin ne kadar beşerî olmadığını yakalamaya çalışın.

İNŞİRAH YAZILARI - 47

23 Mart 2019 Cumartesi 10:21:33
94 kez okundu.

Mümin Sûresi 3. ayette diye üç özellik sayılır “ğafiriz zenbi, kabilit tevbi, zit tavl” ve bunların arasında bir de “şediydül ıkab” geçer. Lütfen, merhameti görüp titremeye gayret edin, işin ne kadar beşerî olmadığını yakalamaya çalışın. Evet, hıyanet edersen azabı şiddetlidir, bu doğru. Ama bu bilginin mümine sunuluşuna bir bakın, etrafı nasıl merhametle örülmüş? Ayetteki “şediydül ıkab” ifadesini neredeyse göremiyorsun, çünkü şu üç müjde ile etrafı örülmüş: Ğafiriz zenbi (günahları mağfiret edici), kabilit tevbi (tövbeleri, yönelişi kabul edici), züt tavl (lütfü ve ihsanı bol). " Ğafiriz zenbi, kabilit tevbi, şediydül ıkab, züt tavl." Şediydül ıkab (azabı şiddetli) arada öyle kalmış ki... Kur’an’da mümine, inanana Allah’ın şediydül ıkab oluşu bile anlatılırken etrafı öyle bir merhametle, umutla çevrelenmiş, doğrudan "Allah gazab edicidir" demiyor. Ama kâfire diyor: Allah şiddetli gazab edicidir. İşte bu mümin olana, inanana Allah’ın Rahıym ismidir. Kâfire hitaben “Allah şiddetli azab sahibidir” denmesi doğrudan Rahman ismidir. Çünkü Rahman’da Hakk ve adalet dengededir. Ama Rahıym isminde adalet yoktur, sırf nimet, lütuf ve hediyedir. Ayetteki “şediydül ıkab”ın mümine Rahıym ismi kapsamında nasıl sunulduğunu, etrafının merhametle nasıl sarıldığını, bu sunuşu fark edelim.
Burada yaşantımızla ilgili önemli bir ipucu ve hemen uygulayabileceğiniz çok önemli, çok önemli bir şey var. Bu söyleyeceğimin ortası yok. Konuları ele alırken hep korku ve umuttan bahsettik, bunu çok anlattık ve bunun dengesinden söz ettik. Şimdi söyleyeceğim şey sistemde inanan için otomatik, kendiliğinden çalışan bir emirdir. “KÜN fe yekun: "OL der olur", bu kadar hızlıdır. Buna rağmen neden kendiliğinden çalışan bir otomatik mekanizma? İnanan için bu iş "Kün fe yekün"den de hızlı olsun diye! Bu yüzden emri önceden verilip otomatikleştirilmiş. İnanana bu kadar yakın. Otomatik kılınan bu emir nedir bakın: İlk otomatik emir: Ne için Allah’tan çok korkarsan mutlaka seni korur, ama ancak Allah’tan korkarsan. Eğer Allah’tan çok korkuyorsan, o şey neyse, ne için Allah’tan çok korkuyorsan, yaşantındaki o iş ne olursa olsun, Allah mutlaka seni korur. Öyleyse neden korkuyorsan hemen bir bak, test et kendini! Ben hayatımda neden çok korkuyorum diye kendine bir sor. “Böyle yaparsam şu şöyle der,  ayetlerde önerilen gibi düşünür ve yaşarsam bu böyle der, şu rütbemi alır” gibi korkular olmamalı. Sahibi’nden kork! Sahibi’ne yönel. İşin adı ne olursa olsun Sahibi’nden korkarsan, O seni mutlaka korur. İkinci otomatik emir: Neyi çok umar da umut edersen ama yalnızca Allah’tan, onu mutlaka verir. “Şu tanıdık halledecek, bu tanıdığımız yapacak, şu kişiyi bulduk, hallediyoruz” değil. Sahibi’nden! Yalnızca Allah’tan, mutlaka! Demek ki, neden çok korkuyorsan Allah korur, neyi çok umut ediyorsan Allah verir. Yalnızca Allah'tan korkuyor ve umuyor olmak şartıyla bu sistem şaşmaz, kesinlikle.
Enfal-29. ayet “Kalpte Furkan oluşturulur” demişti, şimdi o Furkan'la ilgili bir örnekle devam edelim. Furkan neydi? Hakk ve bâtılı birbirinden hem hızlı hem de zamanında ayırandı. Hızlı ve zamanında ayırma çok önemli. Bakın: Hazreti Musa aleyhisselam’a "denize yürü, çünkü deniz yarılacak" denildi. Deniz yarıldı ve Musa aleyhisselam kavmiyle geçti. “Ben de geçerim” deyip firavun da peşinden yürüdü, ama bir noktaya geldi ki deniz kapandı. Hakk ve bâtılı o anda gördü ama işe yaramadı. Furkan hızlı ve zamanında ayırabilme sağlar. Ne zaman olursa değil, hızlı ve zamanında! Hakk ve bâtılı hızlı ve zamanında ayırt edebilme ve uygulamaya koyabilmek, oluşan furkan ile ilgilidir. Ayırt edebilmeyi ve gereğini uygulamayı sağlar. Neden uygulama? Bu çok önemli, çünkü furkan amelle birliktedir, ameliyledir. Furkan yalnızca ayırt etmek değildir, yanında amelini de taşır, amelini yapabilme güç ve şevkini de getirir, onun böyle bir özelliği vardır. Furkan geldi mi sen Hakk ve bâtılı hızla ve zamanında ayırır, kendini amelin ortasında veya sonrasında bulursun. Furkan seni o konuda amelin içine atar. İşte örnek: Bir münafık ve bir yahudi arasında ihtilaf var. Yahudi münafığı ikna etmeye çalışıyor diyor ki; gel bu konuda sizin Rasulünüze gidelim. Yani Rasulullah (SAV) Efendimiz’e götürmek istiyor. Neden? Yahudi işin iyi ve doğru görülmesini istiyor. Biliyor ki bizim Efendimiz Hakk için doğru, adil karar verir, onu yaparken rüşvet düşünmez, istemez. Yahudi işe dünya gözüyle bakıyor, Efendimizi bir yönetici kabul ederek bunu söylüyor. Böyle bir şey müminin zaten aklına gelmez. Ama, Efendimizin böyle davranacağını bildiği için münafık ona gitmek istemiyor; “sizin hakeminize gidelim” diyor. Çünkü onu memnun edip istediği doğrultuda karar çıkartacak. Yahudi çok ısrar edince Efendimiz (SAV)’e gidip durumu anlatıyorlar. Efendimiz (SAV), yahudinin haklı olduğunu söylüyor, çıkıyorlar. Ama münafık memnun olmuyor. Çünkü karar kendi lehine olmadı. Hakk tamam, adalet tamam, ama sonuç işine gelmedi. “Bir de gel Ömer’e gidelim, bir de ona soralım” diyor. Yahudi, peki diyor. Hz. Ömer Efendimiz’e gidiyorlar, durumu izah ediyorlar. Hz. Ömer Efendimiz (ra) dinledikten sonra, “bekleyin, odaya gidip geleyim de hükmü vereyim” diyor. Yan odaya gidip, kılıcını çekip, gelip münafığın kafasını gövdesinden ayırması bir oluyor. Şimdi fotofinişlerdeki gibi, bu kadar hızlı yapıyor işini. “Rasulullah’ın hükmüne razı olmayana hükmüm budur” deyip kişiyi öldürüyor. Tabi bu durum hemen duyuluyor ve halk doğruyu yanlıştan hızla ayırt etmesi nedeniyle onun için “Faruk” lakabını kullanmaya başlıyor.
Lakap önemlidir! Maalesef günümüzde bir eğlence, alay olarak günah tarzda kullanılıyor. Oysa lakap geçmişte çok önemli ve doğru kullanılıyordu. Tarihten hatırlayacaksınız, eski Türklerde çocuk doğduğu zaman adı yoktur, adsızdır. Çocuk bir güzel şey, bir kahramanlık yapsın da ona izafen ad verilsin, o işle anılsın diye beklerler. Lakap böyle gelenek haline gelmiştir. İnsanlar güzel bir şey yaptığında o onun ismi, lakabı olurdu. Efendimiz (SAV)'in Risalet’ten önceki isminin “Emîn” olması da böyledir. Emînlik risalet için çok önemlidir, Emîn olmadan risalet yani tebliğ yapamazsınız. Önce Emîn olacak, çevrenizde de Emîn bilineceksiniz ki bu Rasulullah yöntemidir. İşte anlatılan bu olaydan sonra halk Hazreti Ömer için Ömer-ul Faruk lakabını takıyor. Artık bir ismi daha var; Faruk; Ömer Faruk. Bu yüzden günümüzde bir Ömer ismi varsa büyük ihtimalle yanında bir de Faruk vardır. Ve bu olayın hemen peşine Nisa Sûresi 60. ayet gelir ki, bu olayla ilgilidir.
Nisa Sûresi 60: “Sana inzal olunana ve senden önce inzal olunana iman ettiklerini sananları görmüyor musun? İnkâr etmeleri emredildiği halde tağuta göre muhakemeleşmek (tağutu hakem yapmak) dilerler. Şeytan da onları uzak (bir daha dönemeyecekleri) bir sapıklığa saptırmak istiyor.”
Ayet doğrudan bu olay için açıklama yapıyor: Yasaklandığı halde, reddedilmesi istendiği halde, inanmayanların hükümlerine göre hüküm arayanlar var! Bu yüzden, “onlar öyle bir hale gelirler ki, dönemeyecekleri uzak bir dalalete düşerler” diyor.
Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Sizden önceki ümmetlerde de muhaddesler (ilhama mazhar olanlar) vardı. Bunlar rasul veya nebi olmadıkları halde Hakk’ı dile getirirlerdi. Eğer ümmetimde bunlardan biri varsa bu da Ömer’dir.”
Bir başka hadis: “Allah, Hakk’ı Ömer’in kalbi ve lisanına koymuştur.”
Kalbe Hakk konulunca fuad daima Hakk sonuç çıkarıyor. Fuaddan böyle sonuç çıkınca beyin lisanı/dili o doğrultuda yapıyor. Sadır mekanizması böyle çalışıyor.
Hadiste geçen “Hakk” tefsir âlimlerince Hakk’ı ilham etmekle görevli melek veya Hakk dediğimiz şeyin (Hakk olayının) sureti olarak da yorumlanmıştır.
Bir başka hadis: “Ahiret hayatında Hakk’ın musafaha ettiği, görünce hemen sarıldığı (sarılacağı) ilk kimse Ömer’dir, ilk selam verdiği kimse de odur, ilk elinden tutup cennete koyacağı kimse de o olacaktır.”
Anlattığımız bu olay, onun hemen peşine gelen ayet ve bu hadislerdeki müjdelerden, Furkan’ın kalbimizde yerleşmesinin, kalbimize Furkan yerleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunu bize öğretti elhamdülillah. Furkanın açılması için bir önemli şartın Allah’tan korunmak olduğunu, korunmanın yolunun ise yemini (fıtri ahdi) bozmamak olduğunu ayetlerden görmüştük. Yeminimizi bozmazsak Allah’tan korunmuş olacağız ve kalbimize furkan yerleştirilecek. Peki, bu mekanizmayı çalıştıracak bir şeyi hayatımızda yapıyor muyuz? Bunu tefekkür edeceğiz inşaAllah.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.