Yukarı Çık

İNŞİRAH YAZILARI - 46

22 Mart 2019 Cuma 13:23:43
69 kez okundu.

Mü’min Sûresi 19: “O, gözlerin hainliğini ve sadrların gizlediğini bilir.”
Bu ifade her an için geçerlidir; Allah gözlerin hainliğini ve sadırların gizlediğini bilir. Dikkat edin, Nur Suresi 37'de o gün gözlerin ve kalblerin takallub edeceği bildirilir. Bu ayet şimdiki yaşantıyla ilgili, dünyada yaşarken “gözlerin hainliğini ve sadırların gizlediğini bilir” buyruluyor. Çünkü dünyada yaşarken “sadır” var ve sadır gizler. Neyi? Kalpten gelmesi gerekeni! O hakikati gizler ve örter. İşte Allah onun neyi örttüğünü bilir! Dolayısıyla, burada sadır, içinde kalb manasını da içeren son fiiliyle geçmiştir: Hakikati örten! İnsanların birbirlerinden gizledikleri bilgiler değil, onları örtmek değil! Bu ayette sadır, kalbin ona verdiği hakikati örten, onu gizleyen olarak öne çıkıyor ki, Allah bunu bilir!
Ayette geçen "gözlerin hainliği" nedir ve nereden başlar, bunu da paylaşalım: Gözlerin hainliği, erkeklerde Nur Sûresi 30. ayete, kadınlarda ise Nur Sûresi 31. ayete ters hareket etmekle başlar. Dünyada gözlerin hainliği önemlidir. Bu tabir yani hain kelimesi bizi bir yere götürecek. Gözlerin hainliğine bir de böyle bakalım: “Varım ve Muhtarım Bakış Tarzı” ve "sadra hâkim olan nefsin şerri" gözlerde hainlik oluşturur. Bu hainlik nasıl oluşur? Göz Allah’tan gayrı varlık görmeye başlar, Allah’tan gayrı bir varlığı tanımlayarak hakikate hainlik yapar, Allah’tan gayrı varlık görerek hainlik yapar. Kendini muhtar ilan ettiği için kendisi gibi muhtarları görmeye başlar ki suçta tek kalmasın. Suçta tek kalmamak için suçu organize hale getirir. Hainlik bizi nereye götürecek bakın.
Enfal Sûresi 27: “Ey iman edenler, Allah’a ve er-Rasûl’e hıyanet etmeyin. Ve siz biliyor olduğunuz halde emanetlerinize hainlik etmeyin.”
Gözlerin hainliğini bilen uyarıyor! Allah’a ve O’nun Rasulün’e, ondan size gelen emanetlere hıyanet etmeyin. Ayetlerde geçen kelimeleri İslami prensipler içinde değerlendirmek lazım ki, doğru amel çıksın. Dolayısıyla, “emanetlere hainlik etmeyin”i yalnızca dünya yaşantısındaki emanet verilenler gibi anlar ve onlara sıkı sahip çıkarsak ayeti yeterince doğru anlamış olmayız. Bu yaklaşım güzel bir prensip olmasına rağmen Muhammedî değildir. Çünkü bunu inanmayan birisi de yapar, belki verilen bir emanete daha iyi sahip çıkar, onu daha da iyi saklar. Ama yapılan amel Muhammedî midir, bunu daima araştırmak lazım. Muhammedî değilse yanılıyoruz demektir! Diğerini başkası da yapar. Oysa Muhammedî bir ameli, inanmayan (Amentü Billahi demeyen) yapamaz. Kim "Billahi" idrakıyla yapmışsa o Muhammedî olur. Bir amel tarif ettiğinizde eğer onu Muhammedî olmayan da yapıyorsa o iş İslamî değildir. Muhammedî bir ameli ancak "Müstakilen var ve muhtar olan Allah'tır, Onun dȗnu/dışı yoktur" idrakıyla Amentü Billahi diyen tarif eder ve yapar. Kim bu idrakla iş yaparsa o zaten Muhammedî olmuştur, bu haliyle o da sana benzemiş olur. Dolayısıyla ayetteki hıyanet, Risalet ve Nübüvvet'le bize gelen ilim ve marifetle ilgilidir. Buyruluyor: O bilgi ve yaşantıya hıyanet etmeyin!
Enfal Sûresi 28: “İyi bilin ki mallarınız ve evladınız ancak bir fitnedir. Allah’a gelince aziym ecir O’nun indindedir.”
Enfal-28 bizi  "emanete hıyanet" konusunda uyarıp bir noktaya getirecek, Enfal-29 ise esas hedefi belirtecek. Enfal-28 uyarıyor: Sizi bu hıyanet yolunda fitneye düşürecek şey mallar ve evladınızdır, onlar sizin için bir fitnedir. Allah’a gelince, aziym ecir O’nun indindedir. Fitneye düşürecek şeyin mallar ve evlat olduğu hususunda uyarıldık. Tabi şu önemli, fitnenin mal ve evlatla ilgili kısmını iyi ve doğru kavramak zorundayız, ancak o zaman amelimiz doğru olur.
Şunun hesabının olduğunu unutmamak lazım: Eğer ayetlerden yanlış hüküm çıkarıp, onu da uygulayıp insanlara haksızlık yaparsanız hesabı sorulur. Size “sen nasıl benim adıma ve benim adımı kullanarak bunu yaptın?” denir. Ayrıca bunun büyük bir cezası da vardır. Bu yüzden, ayetleri anlama yolunda çok titiz olmak lazım. Kendince farklı tanrısal manalar görüp onlara sarılmak öyle tanrısal duygulara sebep olur ki hesabı ve cezası bu yüzden çok büyüktür.
Enfal Sûresi 28. ayette de geçen “fitne” kavramını daha önce ele aldık. Fitne, Hakk bilgi ve bâtıl bilgiler hususunda tereddüde düşürendir, bu iki bilgi arasında “o mu bu mu?” diye bocalattırandır, “İkisi de aynı kulvarda, aynı bilgi ama hangisi doğru?” dedirten şeydir. Fitne, Hakk’la bâtılı ayırt etmeyi zorlaştıran, karıştırtan bilgi ve davranışlardır. Ayette fitnenin ilişkisi neden mal ve evlatla kurulmuş? Eğer bu doğru anlaşılmazsa, “Mallar ve evladınız ancak bir fitnedir” ayetini okuyan/duyan kişi, evlatlarına ve yakınlarına ters bakmaya başlar. Öyle değil! Kişinin ters bakması gereken kendisindeki “A” yapıdır. Çünkü fitneye düşecek olan onun “A” yapısıdır, evladı değil! Evlat fitneye düşürmez. Sen “A” Takdim Formu’na “BEN” deyip onun özellikleriyle hareket edince, senin “A” Takdim Formun evlat ve mallarla öyle bir tanrısal ilişki kurar ve onlara olan bağlılığı öyle yanlış bir noktaya taşır ki, işte o seni Hakk’tan uzaklaştırır. Çünkü onlarla ilişkin, onlara olan sevgin ölçülemeyecek, hesaba alınamayacak noktalardadır. Bu nedenle uyarıyor: Oralardaki tuzağa düşme, oralarda da Allah rızasını ara, unutma! Yoksa ayet size, “Onlar kötüdür, onları terk edin, onlardan uzak durun, onlara nefretle bakın” demiyor, öyle bir uyarı değil. Böyle anlaşılırsa, çok yanlış olur, çok yanlış amel çıkar ve insan onun hesabını veremez! Sünneti bu doğrultuda izleyin, bakın ne göreceksiniz. Zaten bir konuda tereddüt olduğunda hemen Sünnet’e gitmek, "Sünnet’te böyle bir şey var mı?" diye bakmak lazım. Görürsünüz ki, Efendimiz (SAV)’in torunları, çocukları, eşleri, yakınları, mal ve mülkle ilgili yanlış anlaşılacak hiçbir davranışı yoktur, sünnette yoktur. Tam tersine, karşılığı Allah’tan beklenen büyük bir muhabbet vardır. Onlarla münasebetlerin hepsi Allah rızası için, Allah için, Allah’la olan hallerdir. Yakalanması gereken de odur. Ayet bize; “bunun dışındakine düşme!” demek istemektedir. Çünkü bunun dışındakine çabuk düşülüyor! Ve sonuç Enfal Sûresi 29. ayetle geliyor: “Ey iman edenler, eğer Allah’tan ittika ederseniz sizin için furkan oluşturur, kötülüklerinizi kefaretler ve sizi mağfiret eder. Allah, Zül Fadlil Azıym’dir.”
Ayetten ilk öğrendiğimiz bu: Eğer Allah’tan ittika ederseniz, Allah sizin kalbinizde Furkan açar. Yani kendinizi korursanız (Allah’tan korunursanız), Allah sizin kalbinizde Furkan açar, kalbinize Furkan’ı koyar. Bu manaları içerecek şekilde ayeti biraz genişletirsek, ayet bize şöyle seslenir: Ey “amentü Billahi” diyenler, eğer fıtrî ahdinize ve Rasulullah’tan aldıklarınıza hıyanet etmezseniz Allah’tan kendinizi korumuş olursunuz. Bu durumda Allah sizin için furkan oluşturur, kötülüklerinizi kefaretler ve sizi mağfiret eder. Allah, Zül Fadlil Azıym’dir.
Yeminini (fıtri ahdini) bozanın kim olduğunu, özelliklerini, nasıl saldırgan olduğunu görmüştük. Ama şimdi onunla ilgili başka sonuçlar var, bakın:
Eğer yemininizi bozmazsanız (ancak o zaman) kendinizi Allah’tan korursunuz. Yemininizi bozarsanız O Şediydül Ikab (azabı yüksek, büyük, şiddetli, çabuk olan)dır. Yemininizi bozmaz, fıtri ahdinize hıyanet etmezseniz o zaman kendinizi Allah’tan korumuş olursunuz. Böylece Allah sizin kalıbınızda, Hakk ve bâtılı hızlı ve zamanında ayırt edebilme ilmi olan Furkan’ı oluşturur. Ve “A” Takdim Formu “BEN” ile gerçekleştirdiğiniz davranışları bağışlar ve dünya yaşantınızda bunu örter. Onu örter (setr eder) de kulları görmez. Ve ahirette günahlarınızı bağışlar (yok sayar). Çünkü O zül fadlil azıym (ihsan ve keremi aziym) olandır.
Allah’ın mümin kula öyle bir merhameti vardır ki... O merhametini görmek için Mu’min Sûresi 3. ayete bakalım: Ğafiriz zenbi ve Kabilit tevbi, Şediydül ıkabi, Zit tavl. La ilahe illâ HU, ileyhil masıyr.”
Allah Ğafir’iz Zenb’dir, günahları mağfiret edici ve örtücüdür. Kabilit Tevb’dir, tövbeyi, Rabbine dönmeyi, kendisine yönelmeyi kabul edicidir. Şediyd’ül ikab’dır, azabı şiddetli olandır. Züt tavl; lütfu ihsanı bol olandır. La ilahe illa HU, ileyhil masıyr.
Bu “La ilahe”yi daha iyi, daha ileri nasıl anlarız? “La ilahe”yi daha iyi anlamak için şu manada da düşünmeniz lazım. Hele de zikrini, tefekkürünü yaparken, tefekkürle “La ilahe” derken, onun tefekkürünü yaparken sizi hızla yükseltecek mana şudur: La ilahe: Tanrılık iddiaları boştur, yoktur! Dikkat edin, “tanrı yoktur” demedik! O mana artık çok doğru değil. Hepsini kapsayacak mana budur: Tanrılık iddiaları boştur/yoktur. İlla HU, dönüş O’nadır. Bu tefekkürle "La ilahe" zikrini deneyin, göreceksiniz...
Yarın, Mümin Suresi 3. ayetteki “ğafiriz zenbi, kabilit tevbi, zit tavl” ve bu üç özelliğin arasında neredeyse kaybolmuşcasına geçen “şediydül ıkab”ı göreceğiz, mümin kula merhameti anlamaya çalışacağız inşaAllah.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.