Yukarı Çık

İNŞİRAH YAZILARI - 44

20 Mart 2019 Çarşamba 12:26:07
87 kez okundu.

Şu üç ayeti birlikte ele aldığımızda karşımıza kalbin çok önemli bir yanı çıkar:
Araf Sûresi 172’deki “Rabbimizsin” sözü ve şahitliği; Şems Sûresi 8’dedi fücurunu ve takvasını ilham ve Bakara Sûresi 30’daki halifelik yani esma-i külleha (esmaların tümünü ihtiva) özelliği. Bu üçünü birleştirdiğimizde karşımıza çıkan şey Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisidir. İnsanın (Halife'nin) esma-i külleha özelliği, “Rabbimizsin” sözü ve şahitliği, bir de fücurunu ve takvasını ilham, bu üç bilgi yan yana gelip birlikte bir güç oluşturduğunda o kalıpta Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi ortaya çıkıyor. Bu özellikler bir tercih yani tasarruf gücü meydana getirir. Dünya yaşantısı şartlarında ilk basamak olan tasarruf gücünü meydana getirir ki ona Muhtariyeti Tercih Gücü diyoruz. Genellikle ileri zatlar için kullanılan ve “tasarruf sahibi” denilen hal bunun ötesidir. Ama tasarruf sahipliğinin başlangıcı budur, bu olmadan o olmaz. Bir zata “tasarruf sahibi” diyorsak, o başlayan bu noktanın Hakk yolda kullanılarak ulaşıldığı yeridir. Bu üç özelliğin kalıba sağladığı budur, bunlar yan yana gelince kalıbı tasarruf sahibi yapar. Bu tasarruf sahipliğinin en önemli delili Hadid Sûresi’nin ilk on ayeti içerisinde geçmektedir.
Hadid-7: “İman edin Allah’a ve Rasulüne. Hakkında sizi tasarruf sahibi (halife) kıldığı şeylerden infak edin. Sizden iman eden ve infak eden kimseler var ya, onlar için ecr-u kebiyr vardır.”
Ayette geçen “mustahlefiyn” tabirini lütfen inceleyin. Bu yüzden Hadid Sûresi’nin ilk on ayeti önem taşır; içindeki bilgileri anlamak, söylemek, hatta okumak çok önemlidir.
“Rabbimizsin” sözü ve şahitliği, fücurunu ve takvasını ilham ve halifelik (esma-i külleha) özellikleri insanda Muhtariyeti Tercih Gücü’nü meydana getirdi. Bu vurguyu niye yaptık? Tevbe Suresi 14. ayetteki "yeminini bozanlar"ı anlamak için. Ayet, karşı tarafın üç özelliğinden birisi olarak "yeminin bozulması" diyordu, Sadece dünya hayatında geçerli olan Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini kulun bâtıl yolda kullanması "yeminin bozulması" demektir. Ayeti günümüze taşıyıp, yeminini bozanın kim olduğunu bulmalıyız. Olayı yalnızca o gün için düşünürsek ayeti ötelemiş oluruz. Bu durumda ayeti masal okur gibi okur ve “o zaman öyle olmuş demek ki” der geçeriz. Hâlbuki biz diyoruz ki bu ayet bugün için de geçerli olduğuna göre, benim için ne diyor acaba? Bu soruya, birisine göre değil de ayetlere göre cevap ararsak ipuçlarını yakalarız. Ayetler diyor ki yemini bozmak Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini yanlış kullanmaktır, bu tasarrufu bâtıl yolda kullanmaktır.
Peki, yeminini bozan kim, onun adını da koyalım? Yeminini bozan “A” Takdim Formu’dur, yani esfele safiliyn yapıdır. Ona “A” Takdim Formu “BEN” de demiştik, "BEN"li ifade onun “kimlikli” halidir, yeminini bozan bu yapıya "BEN" diyen değildir. Yeminini bozan “A” Takdim Formu’dur, “A” Takdim Formu yemini bozan yapının adıdır. Bu yapı, nefsin şerri yönündeki vehmin zulmeti olan kayıttır. Kuldaki Kendini Hissetme Duygusu bu kayda “BEN” deyince o zaman bu kayıt nedeniyle "Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu" meydana çıkar. Paylaşımlarımızda "Kendini Hissetme" üzerinde epeyce durduk. Geldiğimiz noktada şimdi önemli bir ayırım yapıyoruz: Bir “A” Takdim Formu yapısı, bir de bu “A” Takdim Formu yapısına “BEN” diyen var. Bunu çok iyi kavramalıyız, ilk basamak olarak bu çok önemli. Bir “A” Takdim Formu var; Esfele Safiliyn yapı dediğimiz, bir de buna “BEN” diyen var. İkisi aynı değil. Bunun ikisini aynı sanmak insanı tehlikeye düşürür. Kişi bu ayrımı yapmazsa yatırımını "A" yapıya yani çöpe yapar ki gafletin büyüğüdür. Allah diyor ki o çöp olacak.
İnsan hiçbir şeyi, ölümü ve çürümeyi gördüğü kadar net görmez. Buna rağmen hiç görmüyor gibi yaşar. Her şeyden ders alır da ölümden ders almaz veya en az ondan ders/ibret alır. En net bunu görür ki ölüm vardır ve her şey çöp olmaktadır... Bir cenaze olur, ölü evine gider, pide yer, ayran içer sonra iş biter, döner yine çöpe, çöp olacak şeylere yatırım yapmaya devam eder. Ölümle, ölüyle ilgili her şey pide yiyip ayran içinceye kadardır. O iş bitince çöpe yatırıma devam... Cenaze evine veya taziye yerlerine bir kayıt sistemi yerleştirip izleyin, pide ve ayran faslına kadar rahmetliden konuşulur, sonra konu değişir, “tarla, araba, yarın ne yapıyorsun, yıllardır görüşmedik, gel bir gezelim” başlar; dünya yani çöpe yatırım başlar. Vehim mekanizmasını suistimal bu işte, bu olmasa dünya olmaz zaten, vehim mekanizması dünya hayatında böyle kullanılıyor. Demek ki bir “A yapı" dediğimiz isyan eden asi yapı var, bir de ona “BEN” diyen var. İşte bu asi yapı yeminini bozmuş kalıptır, formattır. O (Allah'a) yeminini bozmuş bir kalıptır. Bir de ona sahip çıkıp "BEN" diyen var. Ona “BEN” diyenin Kendini Hissetme Duygusu önce o formatı, o yapıyı görür, ona vurulur, o yüzden ilk aşkıdır o. Ona öyle bir vurulur, o öyle bir cezbe oluşturur ki onunla bütünleşir ve ona “BEN” der, bir türlü ondan sıyrılamaz. Nasıl olacak peki? Ondan sıyrılabilmesi için daha büyük bir aşk gerekir. Bu aşk, beşeri olarak Rasulullah Aşkı’dır, hakikatte Allah Aşkı’dır. Ancak bu aşk onu ondan çeker kurtarır. Bu asi yapıya aşktan başka türlü kurtulamaz, ilk aşkıdır çünkü. Kişi bu yüzden küfrüne yani küfre âşıktır. Bu aşkına yani küfre söz de söyletmez. Bu yüzden, kurtulabilmesi için yeni bir aşk lazımdır, o da Allah Aşkı’dır.
Yemini bozanı yakaladık değil mi? “A” Takdim Formu yapısı. Yemini bozan bu yapıya (“A” Takdim Formu’na) “BEN” demek Kur’an’da kalp hastalığı olarak geçer. Kişinin, daha önce saydığımız şahitlik ve yemin bilgilerine sahip kalble/kalıpla esfele safiliyn yapıya (“A” Takdim Formu’na) “BEN” demesine Kur'an'da "hasta kalp" gözüyle bakılır, ona ayet ve hadislerde "kalbi/kalıbı hastalanmış" denir. Eğer kul bu hastalıktan kurtulursa, kurtulmuş kalbin adı değişir, o artık "kalb-i selîm"dir; sağlıklı kalbdir. Demek ki, bu “A” yapıya “BEN” dediği sürece o kalp hastadır ve Kur’an ona hastalanmış (marazlı) kalp der, ayetler onu böyle tanımlar. Peki, bu hastalığın belirtisi var mıdır veya sonucu nedir? Bu hastalığın belirtisi ve sonucu bir iddiadır. Hani klasikleşmiş bir hastalık vardır ya, kişinin kendini Napolyon sanar, onun gibi bir iddia ile yaşar. Kişi eski bir palto bulur, elini de Napolyon gibi koyar ve “ben Napolyon’um” der, bir iddiada bulunur. Aslında ne o Napolyon, ne de palto Napolyon’un paltosu. Ama girdiği bu kılıkta onun bir iddiası var; “ben Napolyon’um” diyor. İşte kalp de hastalanınca bir iddiada bulunuyor: Ben de Müstakilen Varım ve Muhtarım! İddia bu: Ben de müstakilen varım ve muhtarım. Karşı tarafın yani ayetleri yalanlayanların bir özelliği bu: Yemini bozmak. İlk ipucu buydu. Tevbe Suresi 14. ayetteki ikinci ipucu: Efendimiz (SAV)in ihraç edilmesi; daha net söylersek, Efendimiz (SAV)in risaletinin ihraç edilmesi. Efendimiz (SAV)in risaleti “A” Takdim Formu’nun yaşantısına uymadığı için hayatından risaleti ihraç etmiştir. O yapıda Efendimizin Risaleti yoktur, onu ihraç edip çıkarmıştır. Yemini bozan ve Efendimizi ihraç eden de kimmiş? “A” Takdim Formu. “A” Takdim Formu"nun ihraç ettiği şey Efendimizin Risaleti. “A” Takdim Formu yapısı bu risaleti ihraç ediyor. Bunu biraz açalım.
Ayetler diyor ki, sizi cennete götürecek olan ameldir. Doğru ama doğru inanırken yapılan amel, yani Salih Amel. Dikkat ediniz, "A" Takdim Formu dediğimiz asi yapı ameli yani nübüvveti  ihraç etmiyor, risaleti yani doğru imanı ihraç ediyor, bu yüzden ayet "onlar er-Rasul’ü ihraç ediyor" dedi. O yapı En-Nebi’yi ihraç etmiyor. İhraç edilen er-Rasul, onu ihraç ettiler. “A” Takdim Formu risaleti neden ihraç ediyor. Doğru inanmaman için! Doğru düşünmemen için! Doğru düşünmeni istemiyor, ona katlanamıyor. Bu yüzden diyor ki; doğru düşünme de ne yaparsan yap. Hac’ca Umre’ye git, hayır yap, namaz kıl, yeter ki doğru düşünme. Zaten, o yapı er-Rasul’ü hayatından ihraç ederse, senin amelini şeytan kullanır, salâtı da hayrı da, tüm yaptıklarını onun için yapıyor olursun. Amel onun kullanacağı bir malzemedir. Bu yüzden nübüvveti, amelleri, en-Nebi’den öğrendiğimiz uygulamaları ihraç etmiyor. Ayet diyor ki "onlar er-Rasul’ü ihraç ediyorlar". Evet, “A” Takdim Formu yapısı için bir ipucu da budur, bu ipucunu da yakaladıysak paylaşımımızı bir müjdeyle bitirelim.
Enfal Sûresi 33: “Halbuki sen onların içindeyken Allah onlara azab vermezdi. Ayrıca istiğfar edenler de varken Allah onlara azab verici değildir.”
Buradaki gizli müjdeyi fark ettiniz mi? Eğer bir kalpte er-Rasul yani risalet mevcutsa, hele bir de kişi tövbeyle meşgulse Allah ona azab edici değildir. Ama “A” Takdim Formu yapısı bunu bilmez. Niye? Çünkü o yapı şeytaniyettir. Ayette gördük, ona bu bilgi işlenmemiştir. O yüzden, esfele safiliyn yapı yaptığına tereddütsüz inanır, çok kuvvetli inanır. Çünkü bu bilgi onda yok: "Oysa Sen (Rasulüm, risaletinle) onların içindeyken Allah onlara azab edici değildir."
Bütün bunları böyle anladıktan sonra, şimdi lütfen hayatımıza, ipuçlarına dikkat edelim...

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.