Yukarı Çık

İNŞİRAH YAZILARI - 18

14 Şubat 2019 Perşembe 12:34:21
109 kez okundu.

Doğuştan kendimizi içinde bulduğumuz esfele safiliyn idrak ve zanlarıyla üretilen "Sözde Tanrılık İddiası"nı yok etmek öyle önemlidir ki... İşte bu iddiasından kurtulmaya talib olan için bir şeye vurgu yapalım. İslamiyet'le tasavvufla meşgul olanlar "yok olmak" ifadesini çok duyarlar. Oysa "yok olmak" diye bir şey yoktur. Lütfen çok dikkat edin çünkü çok önemli! Kimse yok olmayı başaramaz, çünkü yok olmak diye bir hal yoktur. Ama yok etmek var. Yok olamazsınız ama yok edersiniz. Dolayısıyla yok olmaya değil, o iddiayı, o zannı yok etmeye çalışacağız. Bu yoldaki mücadele yok etme mücadelesidir. Yok etme mücadelesinin sonunda, kişideki o zan yok olduğu için ona "yok olmak" denilmiştir, O mücadelenin sonucuna işaret amacıyla, onu anlatmak için "yok olmak" denir. Bunu fark etmez de "yok olma" mücadelesi yaparsanız yanlış olur. Mücadele yok etmek içindir. "Yok" ettikten, mücadele bittikten sonraki sonuca "yok olmak" diyebiliriz. Çünkü bir zan yok olmuştur, bir iddia yok olmuştur, bir kişilik yok olmuştur.
Yok etme mücadelesi devam ederken sorgulamalar yapılır. Bu sorguları “ne yaparsam olur?” diye yaparsak iyi sonuç vermez, “ne yaparsam olur?” sorgusundan iyi sonuç alamayız. “Ne yaptım da olmadı?” demeliyiz. "Ne yaptım da olmadı?" diyeceğiz ve daima bunun analizini yapacağız. Bir sonuca ulaşmak istediğiniz de olmadıysa “ne yaptım da olmadı?” diye sorgulamalıyız, bunun analizini yapacağız. “Ne yaparsam olur” bizi sonuca ulaştırmaz, sorulması gereken soru bu değildir.  Çünkü esfele safilin yapıyla ne yaparsak yapalım olmaz. Zaten esfele safiliyn yapıyla bir şey yapar da sonuç alırsak tehlikelidir, kibrinizi kuvvetlendirir, esfele safiliyn yapınız ona sahip çıkar, onun hicret etmesine izin vermez. Ama “ne yaptım da olmadı?” diyen, kendindeki esfele safiliyn yapıyı suçlar ki ilk sonucu almış olur. Zaten mesele nefsin şerrini suçlamaktır. Nefsin şerri ile yaptıklarınızla bu iş olmaz. Nefsin şerrinin yapacağı hiç bir şeyle olmaz. Çünkü şer ne yaparsa yapsın şer çıkar. Bu yüzden, “ne yaptım da olmadı?” diyeceğiz. Önemli analiz sorusu budur.
Paylaşımlarımızda farz ve nafile kavramlarını farklı şekilde tanımlamıştık. Şimdi sizinle, farzı yani şart olanı anlamak üzere bir tefekkür yapalım. Kendimiz için farz ve nafile nedir, anlamaya çalışıyoruz diyelim. Kendimize ait tanrısal bir davranış tespit ettik ve tespit ettiğimiz o tanrısal, o mütekebbir hal ve davranıştan kurtulmak için de çalışıyorsunuz. O halinizin yanlış olduğunu, doğrusunun da ne olduğunu tespit ettiniz, tespit ettiğiniz o doğruyu yapmaya başladınız, bazen yarım bazen tam yapıyorsunuz. Aradan zaman geçiyor tekrar yanlışa düşüp “eyvah, ben bunun doğrusunu yapıyordum, tekrar yanlışa başladım” diyoruz, mücadele edip doğruyu yapıyoruz, tekrar yanlışa düşüyor, tekrar... Bu doğru-yanlış mücadelesidir. Dikkat edin, hep doğru-yanlış mücadelesi varsa başarı elde edilemiyor demektir, bu iyi bir hal değildir. Bu yüzden, Efendimiz (SAV) bize bir dua öğretir: "Allahım beni ara yerde bırakma." Sürekli doğru-yanlış arasında gidip gelmek, bu yolda, bu mücadelede ara yerde kalmaktır. Konu neyse o konuda doğru yanlış muhasebesi farzdır; mutlaka doğruya ulaşmanız gerekir, sizin için bu farzdır; yanlıştan kurtulmak o işin farzıdır. Mütekebbir yani tanrısal bir düşünce, bir hal, bir fiil, bir davranış tespit etmişseniz, yaşarken o halden kurtulmak farzdır. Farz "olmazsa olmaz" demektir, şart demektir, sizin farzınız sizin olmazsa olmazınızdır. Diyelim kurtuldunuz, doğru davranışı geri dönüşsüz yakaladınız, o halin doğrusunu geri dönüşsüz yapıyorsunuz, siz şimdi o halin farzını tamamlamış oldunuz; o davranışınızla, duygunuzla, halinizle ilgili farzı tamamladınız. Peki, iş tamam mı gayret bitecek mi? Eğer talibseniz bu sefer sizin için yeni bir mücadele başlar. Bu mücadele, "yapsanız da olur yapmasanız da" kapsamındaki bir işi yapabilme mücadelesidir. Çünkü siz, bir düşüncenizi, hal veya fiilinizi mütekebbir yapıdan, tanrısal yapıdan, ilahlık iddiasından geri dönüşsüz kurtardınız, o iş bitti. O iddiadan kurtardığınızda artık o dosya tamam demektir. O konudaki doğruyu geri dönüşsüz sürdürdüğünüz için yeni bir şey yapmanız gerekmez. Yeni bir şey yaparsanız ona "nafile" denir. Talibseniz yani siz isterseniz başlayacak yeni şey nafiledir. Farzı tamamlayıp da nafileye geçen için başlayacak olan, “daha iyisi ne?” arayışıdır. “Doğru yanlış” muhasebesi bittikten sonra başlayacak şey, daha iyisi ne, bu yaptığımın daha iyisi nedir sorusu ve arayışıdır.
Günlük yaşantıda öncelikle somut görmemiz gereken şey, mütekebbir yapının yani tanrılık iddiasının, esfele safiliyn yapının, küfrün, şirke ait yapının bizde platformunu oluşturan iki önemli şeydir; birisi cinsellik, diğeri öfke. Öncelikle, hemen ele alacağınız şey öfkedir ve onu izlerken çok şey öğrenirsiniz. Önce öfkenin doğru-yanlış mücadelesi başlamalıdır, mutlaka! Öfkelendim mi öfkelenmedim mi? Öfkelendiğinizde o öfkeyi yutmanın Allah indinde en değerli yudum olduğunu Efendimiz (SAV) öğretiyor: “Size yutabileceğiniz en değerli yudumu söyleyeyim mi?” dediğinde "söyle ya Rasulallah, öğret bize" diyorlar. Buyuruyor: “Öfkelendiğin zaman öfkeni yutmaktır.” Tabi, bunu yapmak için öfkeleniyor olmak lazım. Bu hadis farzı yerine getirebilmemiz için teşviktir. Biz şimdi nafileyi konuşuyoruz, daha iyisini, daha ilerisini yani! Kişi bu işi halletmişse, öfkelenmiyorsa ne yutacak? İşte o zaman da "daha iyisi ne?" diye aramaya başlarsınız ve yaşadığınız hayrlı gelişmeleri kendinizde öyle rahat izlersiniz ki... Mesela, "ben bu ilimle, bu Rahmani olaylarla tanışmadan önce nasıl da öfkelenirdim" dersiniz. Ama şimdiki haliniz bir antidepresan işi değildir. Ben şu ilacı almadan önce çok öfkeleniyordum, şimdi öfkelenmiyorum değil. Bir ilaçla veya bir psikolog tedavisi ile baskılama değil, anlatmaya çalıştığımız şey. Nedir? Bizzat öfkelenmekten kurtulmaktır. Neye öfkelenirseniz öfkelenin, o öfkenin bizzat Allah’a olduğunu fark etmektir. Sözünü ettiğimiz öfke, esfele safiliyn yapının, duniHİ algıda olanın öfkesidir. Billahi iman ile yani Allah ahlakıyla, ihlâsla yaşayanın öfkesini duniHİ yapıda olanların anlaması mümkün değildir, biz henüz o öfkeyi konuşmuyoruz. Esfele safiliyn yapı ile yaşarken öfkelenmenin Allah’ın emirleriyle didişmek olduğunu, öfkelendiğiniz kimsenin ve olayın da Allah'ın emri olduğunu fark etmeye çalışıyoruz. Aslında öfkelenmekle Allah’la kavga ettiğiniz, bilirseniz, yani fuad size bunu gösterirse o zaman öfkelenemez ve bu farzı yerine getirmiş olursunuz. O zaman, şimdi “daha iyisi ne?” sorusu ve arayışı başlar ve siz artık daha iyisini, daha ilerisini ararsınız. İşte daha iyisini aramaya başladığınız an siz nafileyle meşgulsünüz demektir. Demek ki nafile farzdan sonra başlıyor, farz tamamlanmadan, farz tam olmadan nafile olmuyor. Hayatın içinden basit bir örnekle kavramaya çalışalım ama sonra örneği zihnimizde yok edelim.
Bir markete gittiniz ki hala toz şekeri çuvaldan tartıp veriyorlar. Siz "5 kg toz şeker alabilir miyim" dediniz. Bizim çocukluğumuzda şimdiki gibi marketler, paketler yoktu, gider bakkaldan tarttırır alırdık. Bu ibreli teraziler yeni çıkmıştı. İbreli terazinin teknolojisi yeni ya, ibre dikkatimizi çekiyor, o ibreye bakıyoruz, çünkü o bizim için yeni. O tartıların kimi kolludur, “5 kg” dedik mi, kolunu büker 5’e getirir ki, 5 kg şeker koyunca ibre 5’e gelsin. Bazılarının tartma kapasitesi yüksektir, onlarda 5 ortalarda bir yerdedir. 5 kg şeker istedik, şimdi tartıyor; onun tam 5 kg tartması farzın örneğidir, ibre 5’i gösterdi mi farz tamam. Çünkü 5 kg istedik, ücretini öyle ödeyeceğiz. Ama tartan kişi onu bir iki gram fazla tartsa seviniriz. Halbuki 5 kg şekerin içinde o bir iki gramın ne önemi var? Ama ibrenin azıcık geçmesi bizi sevindirir. Veya 5 kilograma tam gelmedi, bir iki gram eksik tarttı bu sefer üzülürsünüz. Oysa altı üstü bir tatlı kaşığı şeker eder, eksik olsa ne olur ki. Ama yüzünüz değişir; “ne adam be, nelere tamah ediyor, alt tarafı bir kaşık şeker” diye düşünürüz. O görüntü, o düşünce bizi günlerce meşgul eder. Niye? 5 kilogramı tam almadık diye. Bu duygu nereden gelir biliyor musunuz? Nereden bu duygu, bu bize nereden geliyor? Bu, biraz önceki hadisi kudsinin duygusu işte. Orada Rabbimiz buyurdu ki; “farzları tam olursa ondan hoşlanırım ve iki üç gram da fazla olursa sevinirim”. İşte bak siz de öylesiniz. 5 kilogramlık koca torbada bir kaşık fazla şekere seviniyorsunuz, “ne iyi adam be, gözü tok, gördün mü bak şekeri fazla verdi” diyorsunuz. Ama aksine de üzülüyor, razı olmuyorsunuz...
Şuna dikkat edelim, şekeri tartanın o fazlayı verebilmesi için önce beş kilogramı tamamlaması lazım, farz olan o. Farz bitmeden nafilenin olmayacağı anlaşıldı mı? Şimdi, bahsettiğimiz bu davranışı salât kabul edin, farzları yerine getirmişseniz o tamamdır. Sonra “daha iyisi nedir, acaba daha ne yapabilirim?” derseniz şimdi karşına Efendimiz (SAV)in sünnetleri çıkar. Vakit sünnetlerini yapıyorsunuz ama “daha iyisi nedir?” diyorsanız bu sefer karşınıza işrak çıkar, kuşluk çıkar, önemli gecelerdeki sünnetler çıkar… Bunları yapmasanız da olur. Ama siz farzı tamamladınız, “daha iyisi ne?” çalışması yapıyorsunuz, iş değişti. Çünkü “kulum bana yaklaşır ve ben onu severim” hitabına nail olmak, onun muhatabı olmak istiyorsunuz. Bunu salâtlarınızda ve oruçta yapabilirsiniz, başka işlerinizde de. Ama artık biliyoruz ki, her halin farzı sonra nafilesi vardır, ama bunu uygularken çok önemli prensip şudur: Mutlaka, kişi “kendine göre bir orta yol” tespit etmelidir. Herkesin orta yolu farklıdır, yapısına göredir. Eğer ilerlerken aşırı bir “daha iyi ne yaparım?” duygusuna kapılırsa kişi farzlardan da perdelenebilir. Bu yüzden, makbul olan "az da olsa devamlı yapılan" ibadetlerdir. Devamlı yapılan, yani sürdürülebilir olan doğrular makbuldür. Bu yüzden, her olayda ve her davranışta nafileleri uygularken, davranışların her birine ait orta yol farklı olduğundan, kendi sürdürülebilirliğinizi tespit etmeniz önemlidir. O davranış için kendi orta yolunuzu tespit edip, nafileleri o orta yol içerisinde yapmakta fayda vardır. Ve çok önemlidir ki nafile ile birlikte bir şey başlar: TAKVA. Nafilelerle takva başlar, kişiyi takva ehli yapan nafilelerdir. Farzdan sonra nafile, nafileyle birlikte takva başlar. Hucurat 13. ayet buna işarettir: İnsanlar eşittir ancak takvaca ayrılırlar. Dolayısıyla bu ayetten anlıyoruz ki: Olmazsa olmaz olanı, şart olanı yapıncaya kadar insanlar, inanalar aynıdır. Ancak sonra daha iyisini yaparken takva olarak birbirlerinden ayrılırlar...

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.