Yukarı Çık
Mustafa Yılmaz DÜNDAR

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edilmiş Buhari kaynaklı, kudsî hadis: Allah Teâlâ Hazretleri şöyle ferman buyurdu: “Kim benim veli kuluma düşmanlık ilan ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı, aklettiği kalbi, konuştuğu dili ve sairi olurum. Benden bir şey isteyince veririm. Benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde mümin kulumun ruhunu kabzetmede tereddüde düştüğüm kadar hiçbir şeyde tereddüde düşmedim. O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.”

İNŞİRAH YAZILARI - 17

13 Şubat 2019 Çarşamba 10:05:47
163 kez okundu.

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edilmiş Buhari kaynaklı, kudsî hadis: Allah Teâlâ Hazretleri şöyle ferman buyurdu: “Kim benim veli kuluma düşmanlık ilan ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı, aklettiği kalbi, konuştuğu dili ve sairi olurum. Benden bir şey isteyince veririm. Benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde mümin kulumun ruhunu kabzetmede tereddüde düştüğüm kadar hiçbir şeyde tereddüde düşmedim. O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.”
Hadis-i kudsî böyle. Çıkarılacak sonuçlara da hızlıca bakalım. Şimdi üstünde duracağımız esas nokta, esas sonuç “nafile” kavramı ile ilgili. Ama önce “veli kuluma düşmanlık edene harp ilan ederim” ifadesindeki veli kimdir, ona bakalım, sonra nafile kavramına geçelim.
Günlük yaşantıda uygulayabilmek için hadisteki “veli” ifadesini iki türlü ele almak lazım; biri veli, diğeri veli gibi. Eğer bir kişi ısrarla üzerinde durduğumuz Billahi anlamda imanını deklare etmişse, paylaşımlarımızda açıkladığımız manada nefs-i levvameye girmişse ve bu nefs-i levvameyi ısrarla takip ediyorsa “veli gibi” muamele görür; veli değildir ama "veli gibi" muamele görür. Zira Veli olmak başka şeydir... Dolayısıyla, bu vasıfları taşıyan kul veli değildir ama veli gibidir, Allah ona veli gibi muamele yapar, yani bu hadisten yararlanır. Hadiste yer alan “Veli kuluma düşman olana harp ilan ederim" cümlesini hakkıyla anlamak isteyen âlimler onu genişçe tefekkür edip tartışmışlar. “Veli kime düşman olur ki? Bir kul veliyse zaten kimseye düşman olmaz, o herkese şöyle davranır” gibi kanaatler dile getirmişler. Tabi, hadiste anlatılmak istenen normal hayata ait kavga ve düşmanlık gibi şeyler değil. Allah buyuruyor ki: “Veli kul normal dünya yaşantısı içerisinde zaten o kadar kimsesiz, o kadar yalnız, o kadar gariban, o kadar arkası olmayandır ki onun arkasında ben varım.” Bu hadiste müjdelenen işte budur.
Hadis şöyle devam ediyor: "Kulum farzlarla bana yaklaşır, nafilelerle onu severim..."
Allah’a yaklaşmak nasıl bir şeydir, kulun Allah’a yaklaşması nedir, bunun tanımlanması gerekir ki hadisi doğru anlayabilelim. Kul’un Allah’a yakınlığı Billahi anlamda imanını mutmain kalb ile açıklamaktır, yakınlık önce bununla başlar. Kulun, var görünüşünü Allah’a eş ve ortak koşmayan yönelişi yani imanı bu yakınlığı başlatır. Bu nereye kadar gider? İhsan Makamına kadar! Kalben görmek ve buna göre yaşantı noktasına ulaşıncaya kadar gider. Kul’un Allah’a yakınlığı dünya yaşantısında bu imanı açıklamakla başlar ve İhsan Makamı’na kadar devam eder... Hadiste “yakınlık” geçtiği için şu cümleleri de yakınlıkla ilgili kısa bir bilgi olarak not edelim inşaAllah: Kulun halktan uzaklığı (yaratılmışlardan, yaratılmışların cazibesinden uzaklığı) kesret içerisinde Tevhid’i yaşayarak kesretin hiçbir cazibesinin kalmayışı ile kemale ulaşır. Allah’ın kuluna yakınlığı ise, ona dünyada lütfedeceği irfan, ahirette rıdvan ve ikisi arasındaki nimet ve ikramlarla anlaşılır. Allah, ilim ve kudretiyle yani ilim ve kudret özelliğiyle bütün insanlara yakındır; Allah lütuf ve nusretiyle havasa yakındır; Allah ünsiyetiyle veli kullarına yakındır.
"Onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli olurum" ifadesini öncelikle şöyle anlamak gerekir. Lütfen dikkat edelim, eğer bu ifadeyi en son manasından anlarsak hadisin hayatınıza uygulanması çok kolay olmaz. En son anlaşılması gereken mana da doğrudur ama biz onu anlamaya nereden başlayacağız? “Onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli olurum" müjdesini öncelikle şu noktada anlamak gerekir: Onun kulağı benden başka bir şey işitmez, gözü benden başka bir şey görmez, dili benden başka bir şey söylemez. Bu iş buradan başlar. Eğer kişi “onun tuttuğu eli, işittiği kulağı, gördüğü gözü ben olurum” seslenişini son manadan anlarsa, henüz fiilleri oraya ulaşmadığı halde “kendinden O açığa çıkıyor” diye anlarsa bu yolda yanlışlara düşer. Beşeri haliyle yaptığı şeyler için “Allah benden şöyle yaptı, bende kim var siz biliyor musunuz?” gibi yanlış yorumlara başlar ve yaklaşımını da bu gibi hadislere bağlar. Onun için bu hadisi anlamak, hayatta uygulamak, amele dönüştürmek için başlanacak nokta budur: Eğer kişi farzları uyguluyor ve nafilelere de devam ediyorsa onu severim. Sevdiğim zaman da onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, söylediği dili olurum” kısmını demek ki böyle anlıyoruz: “Onun kulağı benden başka bir şey işitmez, ne işitiyorsa benimdir, yani o ne duyuyorsa Rabbindendir. Gözü benden başka bir şey görmez; ne görüyorsa benden bilir. Dili benden başka bir söz söylemez; dili daima benim öğütlerim ve zikrimledir; dilinde ben varım.” Hadisten, mana olarak önce bunu anlıyoruz. Bu iş buradan başlar, sonra ilerler. "Onun kulağı olurum" deyişindeki işitmek ifadesi geçmiyor. Ama Arapçayı incelediğinizde görürsünüz ki isim yapılan işin yerine de kullanılır. Yani "kulak" kelimesi “işitme” yerine de kullanılmaktadır. Onun kulağı olurum ifadesi halk arasında beni işitir manasına da kullanılmaktadır.
Esası kavrayamadan ve yaşamadan tasavvuf anlatmaya çalışanların, yani yorumlarla tasavvuf anlatanların bu anlatımlarından yanlış uygulamalar çıkar ki birisi şudur: Allah benden açığa çıkıyor veya çıkacak diye düşünür ve yaşar. Bu yanlıştır. Allah kimseden açığa çıkmaz, buna çok dikkat edin. Çünkü Allah Samed’dir, kimseye ihtiyacı olmaz. Allah senden açığa çıkacaksa, açığa çıkması için sana ihtiyacı var demek olur. O zaman Allah Samed olmaz. Bir de şu anlaşılır; demek sen daha önemlisin ki Allah’ı açığa çıkarıyorsun. Bu sebeple insanlar bu gibi sözleri sever. Çünkü kendilerini kutsal hale getiriyor. "Öyle önemli bir varlığım ki benden Allah açığa çıkıyor" duygusu oluşuyor. Bu hal, kibrin, kibirliliğin dindar halidir. "O kadar önemliyim ki Allah benden çıkıyor" ifadesi bir yönüyle de “Allah senden değil benden çıkıyor” der gibidir. Yani “sizin ev şöyle, bizim ev böyle” der gibi bir vurgu da bulabilirsiniz. Çok dikkat edelim, Allah kimseden açığa çıkmaz. Bu yüzden, bu gibi hadisleri yanlış anlayıp, yanlış yorumlayıp, yanlış beklentilere girmek boş iştir. Neden boş iş? Çünkü oradan bir amel çıkarılamaz. Kişi Allah’ın kendisinden açığa çıktığını (hele de bu düşünceyle) hiç göremez. Bil ki Allah Samed’dir, sana ihtiyacı yoktur ve bir yerden açığa çıkmaz. Sana ihtiyacı yoktur ki senden açığa çıksın. Ama senin O’na ihtiyacın var. Sen Samed değilsin ve zaten sen O’nda açığa çıkansın. Buna çok dikkat edin lütfen, siz O’nun ilminde açığa çıkan bir kulsunuz, açığa çıkan sizsiniz, O değil. O zaten açıkta (Mübin). O açıkta olanda bir zann olarak açığa çıkan sizsiniz. İşte sen o zannı yok etmeye çalışın. İşimiz bu, zaten onu yok etmeye çalışacağız. Dilerse, dilemişse… Evet, zaten açıkta olan, Mübin olan Allah dilerse kendinde olan bu zannı (suretteki bu zannı) dilerse çeker alır ama suret yine kalır. Ama O sende açığa çıkmaz, sen O’nun ilminde açığa çıkarsın. Zaten açıkta olan O'dur. “Zahir de, batın da O” olanda yani O’nda biz zann olarak açığa çıkarız. Bu yüzden, dilerse suretteki zannı çeker, bu zann kalkar ama suret gene kalır…
Yazımıza "nafile" kelimesini tanımlamak üzere başlamıştık, nafileyi nasıl anlayacağız? Nafile normal hayattaki anlamıyla “boş, boşuna, yapsan da olur yapmasan da” gibi anlamlardadır. Fakat kullandığımız pek çok kelimede olduğu gibi, nafile kelimesi de başka manalara da sahiptir. İbadet ve ameller kapsamındaki nafileyi gerçek manada anlayabilmek için şuna dikkat etmeliyiz: Nafile dediğimiz zaman aklımıza “nafile salâtlar ve nafile oruçlar” gelir ama bu işin tamamı değildir. Böyle bakılırsa işin bir kısmını görmüş olursunuz. Oysa her fiilin, her düşüncenin, her ibadetin, yani her halin bir farzı bir de nafilesi vardır. Tanımın içine “her hal” girince, anlarız ki salât ve oruç bu hallerden sadece ikisidir. Sizin her düşüncenizin, her fiilinizin, her halinizin bir farzı bir de nafilesi vardır. Hallerimizin farzı nedir, bu yönüyle "farz" nedir, işte onu tanımlayalım: Her halimizin farzı, yani her halimiz için öncelikle şart olan, farz olan şudur: Vehmin zulmetinden çıkmak, vehmin zulmetinden kurtulmak. Bakara Suresi 257. ayet diyor ki: "Allahu veliyyülleziyne amenü yuhricühüm minez zulumati ilan Nur: Allah inananların velisidir, onları zulmetten alır, nura sokar." Demek ki ilk şart bu, bunun gerçekleşmesi gerekiyor: Vehmin zulmetinden çıkmak, nefsi şerrinden temizlemek gerekiyor. Vehmin zulmetini, nefsin şerrini takdim ederken söylediğiniz “A” Takdim Formu “BEN”i fonksiyonsuzlaştırmak gerekiyor. Sözde tanrılık iddiasını hem deklarasyon olarak, hem de fiillerde yok etmek gerekiyor. İşte bu, sizin her türlü halinizin farzıdır. Bu olmazsa olmaz! Farz yani olmazsa olmaz budur. İlk farz budur. Bir kişi nefs-i mutmainneye gelinceye kadar, B noktası dediğimiz İhlâs Hayat Döngüsü'ne giriş noktasında kararlı, istikrarlı, geri dönüşsüz yaşayıncaya kadar ısrarla, sabırla mücadeleye devam edecektir; onun nefs-i levvame sürecindeki ilk farzı, seyri sülûku içerisindeki ilk farzı budur: Nefsi şerrinden temizlemek, vehmin zulmetinden çıkmak, asi takdimini etkisizleştirmek, yani A” Takdim Formu kapsamındaki iddia ettiği “BEN”i fonksiyonsuzlaştırmak, sözde tanrılık iddiasını önce deklarasyon olarak sonra da fiillerde yok etmek: Bu farzdır, farz budur; bu olmazsa olmaz. Farz ve nafilenin bu yeni manası inşaAllah anlaşılmıştır; farz ve nafileyi bu boyutuyla tefekküre devam edeceğiz.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.