Yukarı Çık

İNŞİRAH YAZILARI - 14

8 Şubat 2019 Cuma 12:22:06
182 kez okundu.

Hazreti İbrahim ve oğlu Hazreti İsmail aleyhimüsselam arasındaki olayı, kurbanı, kurban işini ve Hazreti İbrahim aleyhisselamın teslimiyetini anlatırken verdiğimiz örneği yine verelim ama konumuz gereği yalnızca imanla ilgili kısmını. Hazreti İbrahim aleyhisselam döneminde enteresan bir alışkanlık var; insan kurban etmek. Maalesef günümüzde de böyle, hayatta insan kurban etmek doğal ve normal, herhangi bir şey için, herhangi bir evrensel olay için insan kurban etmek yaygın. Dört yüz, dört yüz elli yıl öncesi ki günümüze yakın bir zamana ait bir kaynakta, Meksika’da bir tapınak açılışında, yirmi bin insan kurban ediliyor. Yani hala insanı kurban etmek var, devam ediyor. Ama geçmişte bu hem çok daha yaygın hem çok daha önemli olarak var. Hazreti İbrahim aleyhisselamın “çocuğum olursa sana kurban ederim” demesi bu yüzden çok normal. O günün yaşantısı içerisinde o iş doğal ve normal. Ama yapamıyor? Ancak yavrusu “baba emrolunduğunu yap, ben hazırım” dediğinde, öyle bir teslimiyet yaşıyor ki... O teslimiyetle yürüyorlar. Hiçbir üzüntü olmaksızın, hiçbir tasa olmaksızın, bunlar söz konusu bile olmaksızın ikisi de çok mutmain bir şekilde teslimler. Ayetten öğreniyoruz. Ayet diyor ki; yavrusunun alnını taşa koyup da bıçağı boynuna uzattığında ona seslendik: "Ya İbrahim, tamam." Rüyanı doğruladın dedik ve o teslimiyetinin fidyesini verdik. Lütfen dikkat edin, “hediye ettik, armağan ettik” demiyor. Bir yerlerde rastlamayacağınız önemli bir şey bu: Fidyesini verdik diyor. Allah o teslimiyeti satın alıyor, fidyesini veriyor, Hazreti İbrahim’in teslimiyetini ödüyor, ona bedel veriyor. Onun o teslimiyetine fidye veriyor, bedel veriyor. Buradan çıkaracağımız ders ne? Bizde üstü örtülü olan şey ne? Yani sır olan şey ne? Şimdi onu açalım.
Bir kere, gelen ikram yani fidye teslimiyetten sonra! Kul teslim olduktan sonra yani ihbat ettikten sonra beklenen müjde geliyor. Hazreti İbrahim ve İsmail, ikisi de ihbat etti, teslim oldu, boynunu büktü ve Allah onların o hallerini satın aldı, bedelini verdi. Ayet diyor ki: Daha sonra gelecekler için bu davranış hayrla anılsın diye bu olayı bıraktık, hatırlattık. Yani hem Hazreti İbrahim’i bu olayların içerisinde hayrla anın, hem de buradaki apaçık belayı (idrak ettirici tecrübeyi) edinin. Bu olayı size yalnızca bir kıssa duyasınız diye anlatmış değiliz, burada sizin için bir bela, idrak etmeniz gereken bir tecrübe var, onu çıkarın ama olayı da hayrla anın. Bir işi hayrla anmanın en güzel şekli nedir? O olayı konuşmak değil yaşa(t)maktır. Normal dünya hayatında birisini anmak istediklerinde ne yapıyorlar? Onu eserleriyle gündeme getiriyorlar, onu yaşatıyorlar. Daha çok yaşatmak için onun adına eserler yapıyorlar. Demek ki yalnızca söz değil, önemli olan yaşatmak. Dolayısıyla “İbrahim’i hayrla anın” demek, bu tecrübî bilgiyi yaşayın, yaşatın demektir. “Sizdeki Hazreti İbrahim olayına bakın, bu işi yaşayın ve ben satın alayım, fidyesini ödeyeyim” demektedir. Bu olayı bir ayetle daha pekiştirip, kısa bir yorumunu yapalım. Al-u İmran 154. ayet Uhud Savaşı sırasında gerçekleşen bir olayla ilgilidir. Ayetin kolay ve daha iyi anlaşılması için ayetle ilgili bilgi verelim. Uhud Savaşı sırasında bakıyorlar ki düşmanın sayısı inananlardan kat kat fazla. Silahları da öyle... Düşünün ki o savaş bugünkü gibi “düğme”lerle değil. Bu savaş kılıçla, mızrakla, yüz yüze... Düğmeye basarak yapılan savaşta sayı çok önemli olmayabilir. Dolayısıyla, kılıç sayısı, mızrak sayısı, insan sayısı, at sayısı çok önemli; çünkü savaş bunların üzerine bina edilmiş. Bu koşullarda, karşıya bakıyorlar ki müthiş kalabalık ve silah da çok. Bu tablo karşısında inananlar temelde ikiye ayrılıyor. Bir grup; “bu savaş başlamadan bizim görüşümüz sorulmadı, sorulsaydı gelmezdik, burada boşu boşuna ölmezdik, bu savaşın bizi ilgilendiren bir yanı yok” diyor. Bunu diyenler müslümanların içerisinde. Bir kısmı da az önce bahsettiğimiz Hazreti İbrahim olayındaki gibi boyun bükmüş, teslim olmuş; çünkü emir veren Allah. Buradaki çok önemli şey, Allah’ın emrine teslim olmak, bir beşere değil. Burada Rasulullah’a teslim olmak Allah’a teslim olmaktır. Çünkü Allah’ın emrini duyuruyor. Bu sebeple teslim olmuşlar. Ve savaş başlıyor. Başlar başlamaz münafıklar kaçıyor. Ama bakın, teslim olanları, yani Allah'ın emrine boyun bükenleri Allah savaşın tam ortasında uyutuyor. Allah’a teslim olanlar kalabalıktan korkup savaşta psikolojik bir mağlubiyet yaşamasınlar diye Uhud Günü savaşta uyukluyorlar. Hatta bunlardan birisi Ebu Talha radıyallahu anh. Düşünebiliyor musunuz; bir olay yaşıyorlar, sonra Allah o olayı anlatıyor, içlerinden Aliymün Bi-Zatis’sudur sonucu geçen cümlelerle ayet onları anlatıyor. Bu ayetlere muhatap bir grubu düşünün, böyle bir hal... Şimdi onun imanı nasıl olur, onun ameli nasıldır… Ebu Talha radıyallahu anh, savaştan dönüp de ayeti dinledikten sonra diyor ki; “Uhud Günü savaşırken uyudum, kılıcım düştü. Aldım yine uyudum, kılıcım yine düştü, aldım. Yine uyudum, kılıcım düştü aldım.” Ve böyle savaşıyorlar, savaş devam ediyor aslında. O teslim olanların teslimiyetlerini Allah fidyelendiriyor. İşte onu anlatan bir ayet:
Al’u İmran 154: “Sonra o gamın (endişenin) ardından üzerinize bir emene (bir güven), sizden bir taifeyi bürüyen bir uyuklama inzal etti. Bir taife de (münafıklar) gerçekten kendi nefislerinin kaygısına düşmüştü. Allah’a hak olmayan bir şekilde cahiliye zannı gibi bir zanla yaklaşıyorlardı. “Bu emirden bize bir şey var mı, bize ne?” diyorlardı. De ki; emir bütünüyle Allah’ındır. Onlar sana açmadıklarını kendi nefislerinde gizliyorlar. "Şu emirden bize de bir şey olsaydı burada öldürülmezdik" derler. De ki; "evlerinizde kalsaydınız da üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar elbette yine devrilip yatacakları yere gideceklerdir." Bu, Allah sadırlarınızdakini denesin ve kalplerinizin içinde olanı arındırıp temizlesin diyedir. Allah Aliymün Bi-Zatis’sudur’dur.”
Önceki açıklamalarımızın devamı olarak söyleyelim, bu ayette anlatılan bir şey daha var: Bu olay, Allah sadırlarınızdakini denesin, sadrınızdan geçen duyguyu, fikri, fiili denesin diye! Burada ve birçok ayette de “denesin" ve "denemek” geçer, lütfen bu ifadeye dikkat edelim. Deneme ve imtihan ifadelerini “Allah deneyip de görecek” gibi yorumlarsak, İhlâs Sûresi’ne tamamen aykırı bir mana çıkarırız. “Sadılarınızdakini denesin” demek, o denediği zaman siz öğrenin demektir. Onu o sadrın sahibi o zaman öğrenir, bilir. Sonra da, ya burada anlatılan münafıklar gibi sadrında oluşan duyguya sahip çıkar, döner gider veya inananların yaptığı gibi o duyguyla mücadele edip; “ben Rasulullah’a uyacağım” der ve bu bilgiyi kalbine kalbeder, beyne de o emri verir, savaşta uyusa bile gider savaşır. Böylece bu denemenin sonucu yaşanır, kul onun sonucunu yaşar. Zaten o iş kul öğrensin diyedir. Peki, sonuç nedir? Sadırlardakini bilmek esfele safiliynle ilgilidir. Bu olay ise, kalplerinizin içinde olanı yani oraya tesbit edilen bilgiyi, tesbit edilmiş ama sizi yani kalbi yanıltan, esir alan bilgileri Allah arındırıp temizlesin diyedir. "Temizleyin" değil. Sizin bu davranışınızdan sonra kalbinizi Allah temizler. Siz teslim olduğunuzda Allah temizler, ayetten öyle anlıyoruz: “Bu, Allah sadırlarınızdakini denesin ve kalplerinizin içinde olanı arındırıp temizlesin diyedir. Allah Aliymün Bi-Zatis’sudur’dur.” “Aliymün Bi-Zatis’sudur” ne demektir, Aliymün Bi-Zatis’sudur’u nasıl anlamalıyız?” onu ilerleyen paylaşımlarda göreceğiz.
İbrahim aleyhisselamın teslimiyetini tefekkür edebilelim diye hayatın içinden, insanlardan bir örnek, savaştan bir örnek gördük. Eğer İbrahim aleyhisselamın teslimiyetini tefekkür ederseniz, hayatınızda incelerseniz, gün içinde benzer o kadar çok olayla karşılaştığınızı görürsünüz ki. Ve onları iyi gözler, buradaki ayetler ışığında teslimiyeti yaşarsanız, Allah’ı tanıma yolunda, Allah’ı idrak yolunda çok hızlı ilerleme kaydedersiniz. Ve bu bir kere başlarsa artık birbirini tetikleyen bir şekilde gider: Gözlemek, fark etmek, yaşamak.
Şimdi Saffat Sûresi 110.  ayeti hatırlamanın tam zamanı: “Muhsinleri böyle cezalandırırız.” İşte muhsinlerin karşılığı budur, onlara böyle yaparız. Siz de bu teslimiyeti yaşadığınızda, bu ikramları hayatınızda tek tek bulacaksınız. Hatta her bir olayda kendinizi zorlayın, bu olay teslimiyetle ilgili olabilir, teslimiyetimle ilgili olabilir diye zorlayın. Birisi size “burada teslimiyet ne gezer” dese bile ona bakmayın, kendinizi zorlayın, yanılmazsınız. “Bu teslimiyettir” deyin, o işin, olayın teslimiyetle ilişkisini bulmak için zorlayın, bulun ve uygulayın. Bunu yapmak için büyük olaylar beklemeyin. Siz bu teslimiyeti yaşadığınızda ne olur? Sırayla, huşu gelişir. Huşu İhlâsı getirir, İhlâs İhsanı getirir. Şimdi o huşuyu bir tahayyül edelim.
Hazreti İbrahim ve İsmail Arafat’ın devamındaki taştalar. Hazreti İbrahim kararı tam verdi, dönüşü yok, bıçağını uzattı. Hazreti İsmail kararı tam verdi; dönüşü yok, boynunu uzattı. “Bu iş” onlar için bitti. Ve onun peşine fidye geldi ve o nidayı duydular. Şimdi onların beden dillerini bir tahayyül edin, Allah’a karşı nasıl bir hale girdiler? Yaradan’larına karşı nasıl oldular? Elleri ayakları ne hale geldi? Bedenleri, kalpleri nasıl oldu? Vücutları nasıl titredi? İşte huşu... Bu teslimiyet olursa, normal hayatınızda bunu siz de hep yaşarsınız. Huşu İhlâsı getirir ve fuadın görmesi netleşir. O da ihsanı getirir. İşte o zaman Saffat Sûresi 110. ayetin muhatabı oluruz: “B,z ihsan sahiplerini (muhsinleri) böyle cezalandırırız.” İnsan bu ayete muhatap olduğu zaman İhlâs Hayat Döngüsüne girer. Ve o döngü çalışır... Döner, döner, döner... Ne zamana kadar? Sen razı olana kadar... Sonra? Allah senden razı oluverir, inşaAllah. Sen razı olursun, ona nefs-i raziye derler. Allah senden razı olur, ona nefs-i marzıye denir. İşte o oluverir inşaAllah. Bu hal Fecr Sûresi 27, 28, 29, 30. ayetlerde bize şöyle anlatılır: "Ey o nefs-i mutmainne! Radiye olarak, Mardiye olarak Rabbine rücu et (dön); kullarımın (evliya zümresi) içine dâhil ol, cennetime dâhil ol."
Öyle de olur inşaAllah (âmin).

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.