Yukarı Çık

İNŞİRAH YAZILARI - 13

7 Şubat 2019 Perşembe 12:37:06
91 kez okundu.

Çok enteresan bir şeye dikkatinizi çekerek başlamak istiyorum. Efendimiz (SAV) tebliğini açıkladığında ona itiraz edenler aslında hepsi bir şeylere inanıyorlar, yani putları veya inandıkları taptıkları şeyler var. Bu insanlar, Efendimiz (SAV)in açıkladığıyla ilgili yaptıkları sorgulamayı kendi putlarına, kendi inandıklarına yapmıyorlar. Bu dikkatimizi çekmesi gereken bir husus! Efendimize gelip "hadi bize şunu göster" gibi kendilerince mucize isteyenler, kendilerinin inandıkları şeylerden herhangi bir kudret istemiyor ve beklemiyorlar, hatta putları kendileri yapıyorlar. Hazreti Ömer radıyallahu anh efendimiz bir olayını anlatıyor, diyor ki; “eskiyi düşündüğüm zaman iki şey var ki biri aklıma gelince halime gülüyor, bir diğerini düşününce çok ağlıyorum, çok tövbe ediyorum. Hamurdan küçük kurabiyeler yapar, onlara tapar, acıkınca da yerdik; bu saçmalığımıza gülüyorum. Ama bir de kızım… O yavrumu gömerken, onun “baba, baba” diye yalvarışı, çırpınışı gözümden hiç gitmiyor, ona da çok ağlıyorum” diyor. Bakın, o yanlışın içindekiler kendi taptıklarını hiç sorgulamıyorlar. Ama Efendimiz (SAV)e gelip ondan kudret göstermesini, melaikeyi görmeyi, hazinelerinin olması gibi şeyler istiyorlar. Bu durum, fark edilmesi gereken önemli bir çelişki değil mi? Bu talepleri ve sorgulamaları ayetlerde var, bakın:
Müminun Sûresi 24: “Onun Nuh’un kavminden kâfir olan mele’ ileri gelenleri dedi ki: “Bu sizin gibi bir beşerden başka değil. Size üstünlük murad ediyor. Eğer Allah dileseydi bir beşer irsal etmek yerine elbette melaike inzal ederdi. Biz ilk babalarımız içinde bu açıklananı işitmedik.”
Furkan Sûresi 7: “Dediler ki: Bu nasıl Rasuldür ki, yemek yiyor ve çarşılarda gezip dolaşıyor. O’na bir melek inzal edilmeli, beraberinde bir neziyr (uyarıcı) olmalı değil miydi?”
Furkan Sûresi 8: “Yahut ona bir hazine ilka olunmalı yahut ondan yiyeceği bir cennet bahçesi olmalı değil miydi? Zalimler dediler ki; siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.”
Furkan Sûresi 9: “Bak, senin için nasıl benzetmeler yaptılar da bu sebepten saptılar. Artık bir yol bulamazlar.”
Bu ayetteki “artık bir yol bulamazlar” ifadesinden korkmak lazım, onun bir manası da şöyledir: Artık seninle, bu iş artık sensiz olmaz. Öyle bir saptılar ki artık sensiz olmaz, sensiz hiçbir şansları yok.
Furkan Sûresi 21: “Bize lika’yı (kavuşmayı) ummayanlar dediler ki: Bizim üzerimize melaike inzal edilmeli yahut Rabbimizi gözle görmeli değil miydik? Andolsun ki kendi nefislerinde kibre kapıldılar ve büyük bir azgınlık ile kibirlenerek haddi aşıp itaatten çıktılar.”
Bakara Sûresi 260: Bu ayet konuyu bir noktaya, bir yere topluyor, onun için lütfen dikkat edelim: “Hani İbrahim de bir zaman; “Rabbim göster bana, ölüleri nasıl diriltirsin?” demişti. Rabbi dedi; “iman etmedin mi ki?” İbrahim dedi; “elbette iman ettim, ama kalbim mutmain olsun için.” Rabbi buyurdu; “o halde kuştan kuş cinsinden dört çeşit al, tut. Onları kendine çek (alıştır, zapt et), sonra onlardan birer cüz alarak her bir dağın üzerine koy. Sonra onları çağır, sa’yederek (koşarak) sana gelirler. Bil ki Allah Aziyzül Hakiym’dir.”
Bu ayette, Hazreti İbrahim aleyhisselam ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istiyor ve bunu Rabbinden istiyor. Rabbi onun iman ettiğini biliyor ama “iman etmedin mi?” diyor. Bu tür olaylar hep bizim anlamamız için. Bir mana, bir ders çıkarmamız için. Kendimizle ilgili bir yol çizmemiz için bize birer senaryo aslında. Bu tür örneklerin niye verildiğini başka ayetlerle de göreceğiz, Kur’an bize söyleyecek. Dikkat ederseniz Hazreti İbrahim aleyhis selam “elbette iman ettim” dedikten sonra ikanı yaşıyor. “Hayır, göreyim de inanayım” demiyor, “nasıl dirilttiğini bir göreyim, sonra iman edeceğim” demiyor. Çünkü “elbette iman ettim” dedikten sonra ikan gelir. İbrahim aleyhisselam da o ikanı yaşıyor. Hatırlarsanız önceki paylaşımlarımızda, esfele safiliyn yapının bir oyunundan bahsetmiştik: O yapı diyordu ki önce görün, inceleyin sonra iman edin. Bu önerinin yanlış olduğunu ayetle görün lütfen: İbrahim aleyhisselam önce iman ediyor, sonra ikan istiyor. Bu ayette öğretilen ve yaşanan ikan halinde şunu da fark etmeliyiz: O ikan olayı, yani bir ölüyü diriltmek Hazreti İbrahim aleyhis selamdan açığa çıkıyor, o işi o yapıyor; Rabbi ölüyü Hazreti İbrahim aleyhisselama dirilttiriyor. Ama “imandan sonra ikan” yaşanıyor olduğu için Hazreti İbrahim aleyhis selam bu işi kimin yaptığını (kendisinden yapanı) biliyor. Bu da anlaşılıyor mu? Eğer esfele safiliyn yapının önerdiği şekilde ikandan sonra iman olursa, iş dışarıda gördükleriniz gibi olur. Kendilerini sihirbaz ilan edenlerinki gibi olur; “ben de yaratırım” der. Firavun da Musa aleyhisselama "ben de öldürür diriltirim, benim de gücüm var" demedi mi? Ama imandan sonra ikan çok başkadır ve çok makbul bir şeydir. İmandan sonra ikanı yaşayan Hazreti İbrahim aleyhisselam, kendi sözüyle kuşları diriltiyor ama onu kendinde ve kendinden kimin yaptığını biliyor.
Burada ayet bize bir başka şeyi daha öğretiyor: Bilme ve görme arasındaki farkı. “Bilmek” görmek gibi değildir, “görmek” de bilmek gibi değildir. Kalb bilir, fuad görür. Çok benzemese de şöyle bir örnek verelim ama konuyu biraz anlayınca örneği silelim lütfen. Çünkü hiç bir örnek, kalb fuad ilişkisine tam benzemez; kalb fuad ilişkisi çok farklı bir şey... Ben pencereden bakıyorum diyelim. Baktığım için dışarıyı görüyorum. İçerideki bir arkadaş da bana "Ahmed Bey geliyor mu?" diye soruyor. Ben de bakıp "Ahmed Bey geliyor" dedim. Gördüm, ona da söyledim. Odadaki arkadaş onun gelişini görmedi ama biliyor. Oysa ben gördüm. Görmek ve bilmek böyledir ve birbirinden farklıdır. Çünkü görmede, gördüğünle ilgili (onun gelişi, şekli gibi) birçok şey var. Duyan, bilen bunların hiç birini görmedi, ama biliyor. Görme ve bilme farkı da biraz anlaşıldı mı?
“Görmek” fuadın işidir. Fuad gördüğünü kalbe bildirir ve kalp de bilir ve o bilgiyi kalbeder (kabul eder, kaydeder). Ama o bilgiyi görüp kalbe bildiren fuaddır. Görme işlevi onundur, o marifet fuadın marifetidir. Çünkü orada Marifet Nuru var. Şunu anlamış oluyoruz ki, “bilmek ve görmek” nasıl farklı ise, bunların yaşantıdaki açılımı da birbirinden farklıdır...
Hazreti İbrahim aleyhisselamın Şuara Sûresi 83. ayetten öğrendiğimiz bir duası vardır. Hazreti İbrahim aleyhisselam bunu fark ettiği için; “Rabbi hebliy hukmen ve elhıkniy bis salihıyn; Rabbim bana hüküm hediye et (lutfet, bahşet, ikram et) ve beni salihler zümresine katıver” diye dua ediyor.
Burada geçen “hüküm” nedir, onun manasını anlamamızda fayda var, çünkü ileride “hüküm” önemle geçecek. “Rabbi hebliy hukmen” diye hüküm istemek niçin? Taha Sûresi 114. ayetten öğrendiğimiz bir dua vardı: "Rabbi zidniy ilmen: Rabbim ilmimi artır." Bu dayı biliyorduk, şimdi bir başka dua daha öğrendik: "Rabbi hebliy hukmen: Rabbim bana hüküm ikram et..." Bu neden önemli bakın. Tanrılık iddiasında olanın üç çarpıcı özelliği vardır. Onun üç temel özelliği nedeniyle o hüküm sahibidir, güç sahibidir, mülk sahibidir. Bu duada istenen hüküm, tanrının “hüküm sahibiyim” demesi değil. "Rabbi hebliy hukmen" demek, “hikmeti kavrayan akıl” istemektir, "Rabbim, Allahım, bana hükmünün hikmetini kavrayan akıl hediye et" demektir. “Ben de müstakilen hüküm vereyim" veya "ben hükümdar olayım” demek değildir.
"Sen Tanrı mısın?" kitapçığında kurban ve Hz. İbrahim aleyhisselam'dan genişçe bahsetmiştik. Kurban, kelime manası olarak Allah’a yaklaştırıcı, nefsi şerrinden temizleyici davranıştır, sunuştur. Her ibadette olduğu gibi kurban ibadetinde de kabul edilenin niyet olduğunu, müstakilen varım ve muhtarım düşüncesinden uzak hanif idrak taşıyan bir niyetin Allah indinde makbul olduğunu, kurban ibadetinde de asıl işin kesmek olduğunu, o iş için halk edilmiş olan hayvanı kesmek, kan akıtmak olduğunu geniş olarak ele aldık. Şimdi baba İbrahim ve oğlu İsmail’e dönelim, Hazreti İbrahim aleyhisselam ve oğlu Hazreti İsmail aleyhisselam’a... Saffat Sûresi 103. ayet ve devamı o olayla ilgilidir ve anlamamız gereken konuyu bize ders etmektedir:
103: “İkisi de teslim olup O’nu alnı şakağı üzerine yıkınca”
104: “Biz O’na “Ya İbrahim” diye nida ettik.”
105: “Gerçekten rüyanı tasdik ettin. Doğrusu biz muhsinleri böyle cezalandırırız.”
106: “Muhakkak ki bu apaçık bir beladır (idrak ettirici bir tecrübedir).”
107: “O’na Sema’dan zibh-i aziym (büyük kurbanlık) fidye (bedel) verdik.”
108: “Ahıriyn içinde onun üzerine (ona alamet olan bir bakışla anış, yâd ediş) bıraktık."
Ahıriyn sonrakiler demektir, Vahdet Ehli demektir. Örneğin, zamanımızda bizler...
109: “Selâm olsun İbrahim’e.”
Allah bir Kul’una, ayette ismini anarak; “Selâm olsun İbrahim’e” diyor. Biz işte, Hazreti İbrahim’e Allah’ın bu muhabbetini sağlayan şeyi anlatmaya çalıştık. Ve Kur’an bize imanı, ikanı şimdi de teslimiyeti anlattı. Bu öyle bir teslimiyet ki çok önemli...
Bir insanı Hakk yolda çok hızlı ilerletebilecek bir noktayı, popüler tabirle bir sırrı konuşacağız. Ama sır nedir? Normal hayatta sır, insanların bilmediğini bilmektir. Birisi bir sırrı biliyorsa gider sorarsınız ama dinimizde sır o değildir. “Şu sırdır” denen şeyin manası şudur: Onun bilgisi sizde var ama siz onun üstünü sırlamışsınız, örtmüşsünüz. Onun üstündeki sırrı, örtüyü açarsanız öğrenirsiniz. Bu dünya yaşantısında, bazı kullar, bazı yazılar, bazı olaylar, öğrendiğiniz bilgiler sizdeki o bilginin üstünü açmaya yardımcı olur, onun sırrını kaldırmaya vesile olur. Ancak bilin ki aradığınız sır yani bilgi sizdedir. Bu yazılarda paylaşacağımız sır da öyle; sizdedir o ama üstü örtülüdür. Esfele Safiliyn yapı o onun üstünü öyle bir örtmüştür ki... İşte onu açacağız, o zaman sır kalmayacak inşaAllah. Sırrı yani üstündeki örtüyü çeker kaldırırsak Hakk bilgi, gerçek bilgi ortaya çıkacaktır...

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.