Yukarı Çık
Mustafa Yılmaz DÜNDAR

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

İman nuru kalbi tesirine almışsa, sadır İslam nurunun tesiri altına girmişse; kalp amel edebileceği bilgileri iman nuruyla kalbe tespit ettikten sonra beyne bu doğrultuda emir verir ve beyin kalbe sabitlenen o bilgiyi amele çevirir.

İNŞİRAH YAZILARI - 10

2 Şubat 2019 Cumartesi 10:41:46
110 kez okundu.

İman nuru kalbi tesirine almışsa, sadır İslam nurunun tesiri altına girmişse; kalp amel edebileceği bilgileri iman nuruyla kalbe tespit ettikten sonra beyne bu doğrultuda emir verir ve beyin kalbe sabitlenen o bilgiyi amele çevirir. Tespit edilen o bilgi amele, yaşantıya çevrildiğinde sadır İslam Nuru etkisine girer ve İslam Nuru sadrı Hakk yola ulaşması için yükseltir. Sonra devreye fuadın daha aktif çalışması girer. Gelinen bu hal fuada “sıran geldi, haydi daha aktif çalış” der. Aslında organizasyonun üyeleri sürekli faaliyettedir ama sakladıkları esas bilgiler, aktif olmalarını gerektirecek durumu bekliyordur. O bilgiler aktif olmalarını gerektirecek sinyali bekler. İşte, kalp ve sadrın anlattığımız çalışmalarıyla fuad motive edildiğinde, fuadı tesirinde tutan Marifet Nuru fuada etkisini artırır. Analiz sentez yapan ve kalbin görmesini sağlayan, kalbin göreni olan fuada tesir eden şey Marifet Nuru’dur. Bu noktaya gelince marifet nuru fuada etkisini artırır. Fuad, analiz ve sentezlerinde marifet nurunun sağladığı açılımlarla kafa gözüne der ki; “aslında gören beyin, sen değilsin. Sen görmek için beyinden yararlanıyorsun, şimdi de kalpten yararlan” der, ona yol açar. Daha önce kalp kördü, bu yüzden, göz görmek için kalpten yararlanamazdı. Ama fuad marifet nurunun tesiriyle çalışmaya başlayıp da beyne ve göze “görmek için artık kalpten de yararlanabilirsin” sinyallerini sağladığında, o zaman kalp âmâ olmaktan kurtulur ve “basiret” dediğimiz görme, kalpte fuad sayesinde başlamış olur. Daha sonra, kişi bildikleriyle amelde ısrar ve sabra devam ederse ki etmelidir ve eder de; işte o zaman Allah ona bilmediklerini öğretir. Zaten bu olaylar, kişi bu tabiatta olduğu için cereyan ediyordur. Yolun herhangi bir yerinde işi bırakıp da “tüh, biz fuadla boşuna çalışmışız” diyecek biri böyle değildir. Bu tabiatta olan kişide bu akışla gider. Biz bir prosedürü anlatıyoruz, "kişi bildiğiyle amelde ısrar ve sabra devam ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir" diyoruz.
Israr ve sabır önemlidir. Israr, bildiğinle amel etmek, amel etmeye devam etmektir. Sabır nedir? Bir kere katlanmak demek değil. Sabır, Allah’ın hükmünü beklemektir. Biz normal yaşantı içerisinde sabır kelimesini kullanırken, bir şeylere dayanmak, katlanmak, birilerinin yükünü çekmek gibi kullanırız, Muhammedî sabır öyle değildir. Kur’an'a göre sabır, Allah’ın hükmünü beklemek demektir, Allah’ın hükmünü beklerken geçen süreye sabır denir.
Başlarken dedik ki, İman Nuru kalbi tesiri altına alır, sadr ise İslam Nuru’yla başarı elde etmeye çalışır. Bu demektir ki kalbe bilgi gelir, tespitlenir ve amel üretilir yani bilgiler amele dönüşür. Çünkü mekanizma çalışıyor: Kişi bildiğiyle amel ediyor, bildiğiyle amel ettiği için Allah bilmediklerini ona öğretiyor. Bakın, fuad sayesinde görmeye başladı ve müşahede noktasına geldi. Dolayısıyla onun bildiği artık sadece duyduğu değil, gördüğü olmaya başlar ve bu noktadaki görüp bildikleriyle amel etmeye başlar. Prensip yine aynıdır: Bildiğimizle amel, bildiğinizle amel... Böyle yapmakla, yani bildiğiyle amelde ısrar ve sabra devam etmekle kişi Lüb’ü motive etmiş olur. “Lüb” zaten faaliyette ama şimdi sıra esas işine gelmiştir, etkisini yüksek düzeyde göstermeye sıra gelmiştir. Hedefi “12”den vuracak olan Lüb’tür, işte şimdi onun sırası gelmiştir. Bu nedenle Lüb daha aktif çalışmaya başlar. Lüb’e tesir eden, Lüb’ü tesirinde tutan Tevhid Nuru’dur. Kul bu hale gelince, Tevhid Nuru Lüb’ü motive eder ve Lüb'ün fuada, kalbe, sadra tesiriyle öyle olur ki Tevhid Nuru sadrın tamamını kaplar. Bu hal Tevhid Nuru’nun özelliğidir.
Efendimiz (SAV) buyuruyor: “El kanattır, iki ayak postacıdır, iki göz yardımcıdır, kulaklar toplayıcıdır, ciğer rahmettir, dalak gülüştür, akciğer nefestir, kalb ise hükümdardır. Hükümdar iyi olursa askerler iyi olur, hükümdar bozuk olursa askerler de bozuk olur.”
Kalbin, hükümdar olan kalbin bozuk olması ne demektir? Kalbin bozuk olması, Yaratan’ından gafil olmasıdır, O’na karşı âmâ ve cahil olmasıdır. Kalp, Yaratan’ından gafilse, Allah’a karşı âmâ ve bilgi olarak da cahilse bozuktur; hükümdar bozuk demektir. Bu durumda şu hadisi anlamak kolaylaşacaktır: “Dili bilgili, kalbi cahil münafıktan Allah’a sığınırız.”
Aslolan iman nuru olduğu için, kalbteki iman nurunun kuvvetli olması ve devamlılığı diğer nurların tetikleyicisidir. İslam nuru, iman nuru, marifet nuru ve tevhid nuru gibi farklı nurlardan bahsediyor olsak da aslında tek bir nur vardır; bu da kalpteki iman nurudur. İman Nuru fuadda çalışırken oluşan işlev ve bu nurun tesiriyle orada çıkan bilgiler nedeniyle nurun ismi ve özelliği değişiyor, Marifet Nuru oluyor. Aynı nur Lüb’de çalıştığı zaman Lüb ortamında, Lüb hakikatinde o nur değişir, Tevhid Nuru olur. Ama hepsi aslında tek nurdur ve esas nur, kalbe ilk gelen nur İman Nuru’dur.
Konuları ele alırken aralara hadisleri koyuyoruz, neden? Çünkü konuları ilgili hadislerle böyle ilişkilendirdiğimizde, onlar daha önce duyduğumuz hadisler olmasına rağmen, hadisler hayatımız için çok anlamlı hale gelmeye başlayacaktır. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki; “müminin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah’ın nuru ile nazar eder.” O nurdan, iman nurundan bahsettik. O nur Allah’ın nurudur. Hadiste dikkat çeken bir ifade daha var: Müminin ferasetinden sakının. Dikkat edin lütfen, müslümanın ferasetinden değil, akıllının veya bilgilinin değil, müminin ferasetinden sakının. Kul tamamen mümin özelliğiyle tarif ediliyor. Müminin yani kalbinde iman nuru çalışanın ferasetinden sakının, onun kalbindeki iman nurundan sakının, onu hafife almayın. Çünkü o nur, onun beşeriyetinde bulunan bir şey değil. Allah onun sadrını İslam’a genişletmek istediği için, o nur oraya onun beşeriyeti dışında, Rabbinden doğrudan bir nur olarak geldi; Sebe Sûresi 50. ayeti hatırlayın: "Eğer doğru yolu bulursam bu Rabbimin bana vahyettiği şey iledir.” Bu yüzden o ona doğrudan bir nurdur. İşte “o nur”dan sakının. O nuru taşıyan kişiye mümin denir. Mümin iman nuru taşıyan kişidir. Öyleyse o nuru taşıyandan sakının, çünkü o, Allah’ın nuru ile nazar eder.
Esas itibarıyla aynı olan ama sebep oldukları idrak seviyeleri itibarıyla farklı isimlerle anılan İslam nuru, iman nuru, marifet nuru ve tevhid nuru tesirlerini nasıl gösterir? Bu anlattığımız noktaları iyi yakalarsanız, hayatınızda iyi analiz ederseniz, kendinizi Hakk yolda çok güzel yönetebilirsiniz. Bu nurların tesirleri bir şey üzerinedir. İslam Nuru’nun sadra tesiri, İman Nuru’nun kalbe tesiri, Marifet Nuru’nun fuada tesiri, Tevhid Nuru’nun lübe tesiri tek bir şey üzerine bina edilmiştir: Korku ve ümit; Kur’an ve hadislerdeki ismiyle söylersek havf ve reca. Bu yolda korku ve ümit birliktedir, hayatınızda ikisi birlikte olmalıdır. Bakış açılarınızda, fikir, düşünce ve hayallerinizde, hayatınızda, nihayet her şeyinizde korku ve ümit eşit olmalıdır. Sadr, kalb, fuad ve lübün her birinin kendisine ait korku ve ümitleri vardır. Onların hedeflerine ve kulu getirecekleri idraklere uygun farklı korku ve ümitler oluşur. Çünkü hedef sadrda başkadır, kalpte başkadır, fuadda başkadır, lübde başkadır. Dolayısıyla ulaşıldığı zaman, o hedeflere ulaşılınca onların kulda oluşan idrakleri de farklıdır. Bu idraklar için nasıl bir korku ve ümit lazımsa ona o yaşatılır. Ama bu nurların çalışma mekanizması, temel tesir tarzı "korku ve ümit" üzerinedir, bu korku ve ümitler hedefine göre değişir, yani korkulan ve ümit edilen şeyler değişir.
Nur Sûresi 35. ayetle konuyu biraz değiştirip tekrar bu nurlar ve onlara ait korku ve ümitlere devam edeceğiz. Nur Sûresi 35, çok duyduğunuz bir ayettir, şimdi tam onun yeri geldi. Bu ayeti vereceğiz ama ayete yalnızca değinip geçeceğiz. Daha sonra siz konumuzla çok ilgili olduğu için ayetin tefsirini İmamı Gazâli Hazretleri’nin Mişkât’ül Envâr (Nurlar Feneri) adlı kitabından okuyabilirsiniz, öneririm. İnce, bir solukta okuyacağınız bir kitap. Bir solukta okuyup bitireceğiniz, ama o solukları bir ömür devam ettireceğiniz bir eser. Anlamak için yeniden ve hep bir solukta okuyacağınız bir kitap. Ayetin mealini vereyim, siz lütfen ayetle ilgili açılımları, manaları İmamı Gazâli Hazretleri’nin Nurlar Feneri kitabından okuyunuz. Bu ayet tamamen misaller üzerine kurulmuş bir anlatımdır, İmamı Gazâli Hazretleri bu misalleri kitabında hakikatlerin ışığı altında açıyor, ayetle ilgili detaylı bilgiye, konusu yalnızca bu ayet olan Mişkat’ül Envar’dan bakabilirsiniz. “O’nun Nuru’nun bir örneğini vermek gerekirse” diyerek bu ayet bize diyor ki:
Nur Sûresi 35: “Allah, Semaların ve Arz’ın nurudur. Onun nurunun meseli (temsili, örneği) içinde lamba (çırağ) bulunan bir kandillik gibidir. O lamba (çırağ) bir “cam/sırça” içindedir.” Bazı mealler bu “cam/sırça” ifadesini “kalp” olarak paranteze almışlar, kalbi anlattığını düşünmüşler. “O sırça/cam sanki inciden bir kevkeb (gezegen, yıldız) gibidir ki şarkî ve garbî olmayan bir ağaçtan, zeytinden yakılıp tutuşturulur. Onun yağı neredeyse kendisine bir nar dokunmasa da ziya verir. Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi kendi nuruna hidayet eder. Allah insanlar için misaller veriyor. Allah her şeyi Aliym’dir.”
Ayetteki “zeytin” ifadesine de dikkat edin. Tîn Sûresi’nden biliyoruz ki zeytin yemin edilen bir bitkidir, onun ayetlerinde zeytine yemin var. Bu ayeti niye ele aldık? Bahsettiğimiz iman nurunun bize ayetle de bildirildiğini ve önemini vurgulamak için. Devam edeceğiz inşaAllah.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.