Yukarı Çık

İNŞİRAH YAZILARI - 9

1 Şubat 2019 Cuma 13:08:49
92 kez okundu.

Bir önceki paylaşımda tanımladığımız ve misaller üzerinden anlamaya çalıştığımız Haşyetullah’ın paramparça ettiği bir dağ vardır, bunu bize Haşr Suresi 21. ayet öğretir. İşte o “dağ”a gelelim şimdi. O dağ, kuldaki “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıdır, o iddia sonucu ortaya çıkan Sözde Tanrılık İddiası’dır. İşte haşyetullah bu dağı parçalar, paramparça eder. Ancak bu dağın parçalanması sonucu kul İhlâslı olur; "İhlâslı Kul" ona denir. Bizdeki o tanrılık dağı parçalanmışsa, fonksiyonsuzlaşmışsa ancak o zaman ihlâslı olunur. İhlâslı olmak, kişilerin birbirine karşı samimi olmaları, art niyetli olmamaları sanılırsa o değildir; ihlâs öyle duygularla ilgili bir mana ve kavram hiç değildir. İhlas ancak budur: Haşyetullah sizdeki Sözde Tanrılık İddiası’nı paramparça etmişse ve siz huşu beden diline girmişseniz bu sizin ihlâsınızdır, işte siz o zaman ihlâslı olursunuz.
Bu yolda öğrenilen bütün bu bilgi ve hallerle fuadın ve dolayısıyla kalbin “görüyorum” demesi kulun ihsan sahibi olmasını sağlar. Hani birisi “eureka eureka, buldum, buldum” diye koşup çıkmıştı ya, işte sizde de öyle olur. Fuad ve kalbin bu yoldaki çalışmaları sonucu kalbin gözündeki katarakt kalkar, kalp net görmeye başlar ve nihayet “görüyorum” der. Fuadın ve kalbin “görüyorum” demesi ile kul muhsin olur, kalbin görmesi kulun ihsan sahibi olmasını sağlar. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki; “Allah’ı görüyormuş gibi yaşayın, ibadet (kulluk) edin. Siz O’nu görmüyorsanız da O’nun sizi gördüğünü bilin." “O’nun sizi gördüğünü bilin” hali de önemlidir ve bir diğer ihsan derecesidir. Bize "hiç değilse böyle yapın" diye önerilmektedir. Bu bir makamdır, İhsan Makamı’dır. Demek ki fuad ve kalp nihayet “görüyorum” der ve bu durumda kul “İhsan Sahibi” olur ki biz ona "Muhsin" deriz.
Allah İlmi’ni ve duygusunu ele almıştık; tanıma ilimden bahsettik ve onun duygusuna haşyetullah dedik. "Âlim" kelimesini hiç düşündünüz mü, âlim kime denir? Çünkü ayetlerde, hadislerde “âlimler” ifadesiyle hep karşılaşacaksınız. Bakın, Fatır Sûresi 28. ayet: “Kullardan ancak âlimler haşyet duyar.” Bu ayeti görünce ne düşünmeliyiz? Sakın “bu böyleyse biz âlim mi olacağız, bu nasıl olacak?” demeyin. Allah İlmi söz konusu olduğunda yani, Kur’an’ın bahsettiği âlimleri düşündüğümüzde, o âlimlerin dışarıda dağıtılan diplomalarla, profesör sertifikalarıyla ilgisi yoktur. Allah için âlim kişi şudur: Bir kişi “Billahi” İmanı”nı fark edip deklare ettiği zaman Kur’an'a göre âlimdir, o artık âlim bir kuldur ve Allah indinde en ordinaryüs profesörden daha önemlidir.
Bir hadiste Efendimiz (SAV) buyuruyor, öğretiyor ki; “hikmetin başı Allah korkusudur.” Efendimiz (SAV) bir başka hadiste; “Allah’ı en çok tanıyanınız, Allah’tan en çok korkanınızdır. Ben O’ndan en çok korkanınızım” buyuruyor.
En’am Sûresi 125: “Allah kime hidayet etmek dilerse onun sadrını İslam’a açar, genişletir. Kimi de saptırmayı dilerse, onun da sadrını darlatıp zorlaştırır ki, o sanki semada yükseliyor gibidir. Böylece Allah iman etmeyenler üzerine pislik (azab) çökertir.”
Zümer Sûresi 22: “Allah kimin sadrını İslam’a şerh etti (açtı, genişletti) ise o Rabbinden bir nur üzere değil midir? Allah’ın zikrinden kalbleri kasvetlenenlere veyl olsun. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”
Bu ayetleri ve hadisleri veriyoruz, çünkü tüm açıklamalarımızı ayetlere dayandırıyoruz. Dikkat ederseniz paylaşımlarımızda bunları hep vurguladık: Allah’ın hidayet etmesi ile kulun sadrı İslam’a açılır, hidayet kulun sadrının genişletilmesiyle oluşur ki bu da Rabbinden bir nurla mümkündür. Ayetler bunun böyle olduğu bildiriyor. Peki, bu ayetleri okuduk, bir kul olarak bu ayetler karşısında ne demeliyiz, kendimizi nasıl ifade etmeliyiz? Bunu da bize Rabbimiz öğretiyor:
Sebe Sûresi 50: “De ki, eğer saparsam ancak kendi nefsimin aleyhine saparım. Eğer doğru yolu bulursam Rabbimin bana vahyettiği şey iledir. Muhakkak ki O Semiyun Gariyb’dir.”
En’am Sûresi 125. ayetten sonra “Allah kime hidayet etmek dilerse onun sadrını İslam’a açar, genişletir” ayeti (Zümer 22) gelince, sahabeler Efendimiz (SAV)’e soruyorlar: Ey Allah’ın Rasulü, göğüs (sadır) açılır mı? "Evet, açılır" buyuruyor; “Alameti nedir?” diyorlar. Efendimiz (SAV) öğretiyor ve buyuruyor ki: “Aldanma yurdundan uzaklaşmak, ebediyet yurduna yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlıktır.” Efendimizin bahsettiği aldanma yurdu özellikle “dünya”dır.
Yeri gelmişken sadrın daralması ve genişlemesine bakalım, sadrın daralması ve genişlemesi nedir? Sadr ile ilgili olarak okuduğumuz ayette diyor ki; “kimin sadrını şerh etmek dilerse onun sadrını İslam’a açar, sadrını İslam’a genişletir. Kimi de saptırmayı dilerse, onun da sadrını daraltıp zorlaştırır.” Demek ki sadrın genişlemesi yalnız imanlılarla ilgili değil, küffarın da sadrı genişler. Eğer sadrı “nefsin şerri” yönetiyorsa sadır o doğrultuda genişler. Sadrı bu yönde genişleyen kişinin sadrı Hakk’a karşı daralır. Ama batıla karşı genişler. Muhafaza buyur Allahım (âmin). Mesela o kişi bir yerde geziyorken bazı masalarda yanlışla meşgul olanlar görse içi açılır, göğsü genişler; “bizimkileri bulduk” der. Doğru “bizimkiler” dediklerini buldu. Bakın ondaki sadır hemen genişledi? Ama batıl için, batıla. Mü’minin göğsü, sadrı ise batıla karşı daralır, Hakk’a karşı genişler. Bir de üçüncü bir sadır hali vardır ki bu hal, sadrın her yaşantıya, her hale karşı geniş olması demektir. Ama Rahmanî yönde! Bu ne demektir? İşte bu İnşirah Sûresi’nde Efendimiz (SAV)'e söylenendir. Rabbi ona “sadrını genişletmedik mi?” diye sesleniyor ya, işte orada buyrulan bu üçüncü haldir.
İnşirah paylaşımlarımızda buraya kadar temel bazı kavramları birlikte ele aldık. Onların sizde oturduğunu, yerleştiğini kabul ederek, Sadır Sistemi’nin Hakk yolda çalışmasını sağlayan nurlarla devam edeceğiz. "Sadır, Kalb, Fuad, Lüb Organizasyonu" ilk kez bu yazılarda duyduğunuz bir kavram. Yıllar önce, hadis alimi Hakim El Tirmizi rahmetullahi aleyhin, "Beyanü'l fark beyne's-sadri ve'l kalb ve'l fuad ve'l lüb" adlı eserinde bunlar ele alınmışsa da, Kur'an'a ait bu kavramlar paylaşımlarımızda bizim için somut hale getirilmiştir, elhamdülillah. Bunlar bir organizasyon oluştururlar.
"Sadır, Kalb, Fuad, Lüb Organizasyonu"nun Hakk yola çevrilebilmesindeki yani Rabbine yönelebilmesindeki temel faktör, kulun Billahi anlamındaki imanıdır. Kul Billahi anlamındaki imana ulaşmamışsa Sadır, Kalb, Fuad Lüb Organizasyonu’nun yönetimi Rabbine yönelmez, yönelemez. “Rabbine yöneliyormuş gibi” çeşitli davranışlar ortaya koyar, ama aslında Rabbine yönelen yola, Hakk yola girmemiştir. Sadr, Kalb, Fuad, Lüb Organizasyonu’nun Hakk yola girebilmesi, Rabbine yönelebilmesi için Billahi anlamındaki iman birinci şarttır. Öyleyse nedir bu? Bu “Amentü Billahi”dir. Bu yüzden, İmanın Şartları diye bildiğimiz anlaşma şartlarının ilki budur; Amentü Billahi. “Amentü Billahi”siz olmaz, önce Amentü Billahi. “Amentü Allahe” değil Amentü Billahi. Bu organizasyonun Hakk yola yani Rabbine yönelmesi Amentü Billahi idrakı ve deklarasyonu ile başlar. Peki, bizde bunu sağlayacak olan nedir? Bu organizasyonun Rabbine yönelmesini sağlayacak şey, ona “Amentü Billahi” dedirtecek şey, Rabbinden doğrudan bir nur olan İman Nuru’dur. Yani bu organizasyonun içerisine İman Nuru dâhil olmalıdır. Bu organizasyonun içerisine İman Nuru dâhil olmadığı sürece bu organizasyonu kesinlikle nefsin şerri yönetir. Daima! Ve bu yönetimden kurtulmak mümkün olmaz. Hatırlayacaksınız, ayetlerden anlatmıştık, bu organizasyonun içerisinde İman Nuru’nun tesiri kalbedir. Kalb dediğimiz vücudun kalbidir, ama asıl o kalbin irtibatta olduğu kalıp önemlidir, kulun kalıbı önemlidir. Kalıp ve kalb aynı şeydir. Demek ki iman nurunun tesiri kalbe!
Kalbe yani kalıba iman nuru tesir edince ne olur? Kalp, Hakk yolda tesbit edilmiş sözlere, Hakk yolda kabullenilmiş, sabitleşmiş bilgilere sahip olur. Kalp tesbit edilmiş, kalp edilmiş Hakk yolda sözlere, Hakk yolda bilgilere sahip olur. “Hakk yolda tesbit edilmiş bilgilere sahip olur” demek, kalbin Hakk yolda amel için “emir bilgi”lere sahip olması demektir. Yani ancak o zaman kalp Hakk yolda amel için emir bilgilere sahip olur. Amel için emir bilgi, “âmenû ve amilüs salihati” halini sağlar. Ayetlerde daima “kurtulmuş kişilerin özellikleri” olarak belirtilen “âmenû ve amilüs salihati” hali ancak iman nurunun kalbe tesir etmesi, o kalbin Hakk Bilgi’yi tespitlemesi ve o bilgilerin amele dönüşecek hale gelmesiyle yani amel için emir verecek bilgi haline gelmesiyle mümkündür. Bu bilgiyle baktığımızda şu hadisi hayatımız için daha anlamlı bulacağız, inşaAllah. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki; “bildiği ile amel eden kimseye Allah bilmediğini öğretir.” Bu hadisten çıkan bir anlam da şudur: Bildiklerinizle amel ederseniz kazanacaksınız. Hadisin bir anlamı da budur. Kazanılacak olan Allah’ın bize sunacağı yeni bilgilerdir. Bu yüzden, yeni bilgileri kazanmanın yolu bildiğimizle amel etmektir, bildiğimizi amele çevirmektir. Zaten bizi ilerletecek olan şey ameldir.
Öğrendik ki: Kalbi tesirinde tutan İman Nurudur. Bu nurun nasıl bir açılım yaptığını birkaç cümleyle belirttik. Peki, sadrı tesirinde tutan nedir? Sadrı tesirinde tutan ise İslam Nuru’dur. Sadr İslam nurunun tesiri altındadır, bu mücadelede sadrın başarısını İslam Nuru yükseltir; sadrın Hakk yolda başarılı olmasını, Hakk yolda ilerlemesini İslam Nuru sağlar. Kalp amel edebileceği bilgileri iman nuruyla kalbe kalbeder. Bu kalbediş tespit ediştir. Bu tespit edişten sonra kalp beyne bu doğrultuda emir verir ve beyin bunu amele çevirir. Tespit edilen o bilgi amele yani yaşantıya çevrildiğinde sadır İslam Nuru etkisine girer. İslam Nuru böylece sadrı Hakk yola ulaşması için yükseltir...

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.