Yukarı Çık

İNŞİRAH YAZILARI - 3

25 Ocak 2019 Cuma 12:46:35
93 kez okundu.

Dedik ki: Nefsin şerrinin vehmin zulmeti lehine olan sadır hâkimiyetinden kul ancak "Lüb" ikramıyla kurtulabilir: Kendimizi içinde bulduğumuz halin imkânlarıyla o halden kurtulamayız. Çünkü o halin imkânlarında bizi oradan kurtaracak bir şey yok! Ancak Lüb nuru, Lüb aklı ikramıyla kurtulabiliriz.
“LÜB” nuru, kalıbı yani insanın kalbini sarıp tesirine alınca fuad Hakk’a uygun analiz ve sentezler yaparak kalbi hükümdarlığa kavuşturacak bilgi ve görmeyi gerçekleştirir: Dikkat edin fuad daha önce de çalışıyordu. Fuad yalnız Lüb’de, yani Lüb varken çalışıyor değil! Fuad daha önce de çalışıyordu ama analiz ve sentezden vehmin zulmeti doğrultusunda sonuçlar çıkarıyordu. Fuad’ın Hakk yolda sonuç çıkarabilmesi için ona “LÜB desteği” lazım, fuad ancak Lüb desteğiyle bunu ayırt edebilir. Böylece yeni oluşturulan bilgi ve görmeyi gerçekleştirir. Böylelikle bu organizasyonun hükümdarlığını “kalb” tekrar ele geçirmiş olur: Sonuçta, kalb beyni Hakk yolda yönetmeye başlar, “Rabbine yönelmiş olarak” yönetmeye başlar. Dedik ki beyin kalbin hizmetçisidir. Evet, beyin kalbın hizmetçisidir; beyin bu organizasyonun hizmetçisidir. Bu yüzden, eğer organizasyon nefsin şerrinin yönetimindeyse, beyin o doğrultuda fiiller ortaya koyar. Ama kalb ve fuad Lüb desteğiyle, Lüb nuruyla Hakk yolda analiz ve sentez yapıyorsa, buradan çıkan bilgilere göre davranacak olan beyin de Rabbine yönelmiş olarak çalışmaya başlar.
Lüb Nuru ile Fuad’da açılan, hakikatle ilgili gerçekleri görmek “Basiret” olarak adlandırılır. Konuyu bu noktada bize yine ayet açıklasın:
Hac Sûresi 46: “Arzda hiç gezip seyretmediler mi ki, onlarla akledecekleri kalbleri ve işittiğini anlayacak kulakları olsun. Çünkü gözler âmâ olmaz, sadırların içindeki kalbler âmâ olur.” Kur’an’ın, “âmâ” yani “göremiyor” derken kast ettiği şeyi de bu ayetle öğrenmiş oluyoruz: “Gözler âmâ olmaz, sadırdaki kalb âmâ olur!” Kalb nasıl âmâ olur? Esası göremeyip esastan perdelenirse o kalbe âmâ deriz. Bu yüzden, sadır organizasyonunu nefsin şerri yönetiyorsa kalb âmâdır. Ama fuad, kalbe gelen Lüb ikramıyla, Lüb Nuru desteğiyle “analiz sentez” yapmaya, buna uygun fikirler çıkarmaya başladığında, bunu başardığında, bu fikirlere uygun bir görmenin başlaması sonucu artık kalp görmeye başlamıştır, yani kulun basireti açılmıştır.
Kafa gözüyle hologramı görürüz, kalp gözüyle ise hologramın hakikati görülür: İki görmenin farkı budur; kafa gözüyle ancak var görünenleri (hologramı) görebilirsiniz. Hologramın hakikatini ise kalb gözüyle görebiliriz. Kişi, kafa gözüyle gördüğü kadar düşünebilirken, kalb gözü düşünebildiği kadar görür. İşte iki görmenin farkı!
Şimdi söyleyeceğimiz şey “LÜB”ün önemli bir özelliğidir, hatta tek özelliğidir. Bir hadis var, ancak bu hadisin kolay anlaşılabilmesi için açıklamasını önce yapalım: “LÜB” nuru ile desteklenen FUAD “analiz ve sentez”lerinde özellikle İhlâs Sûresi’nin gerçeğinden sapmaz: Aklın İhlâs Sûresi’ni kavrayabilmesi ve onun gerçeğinden sapmaması Lüb’den aldığı nurla başarabileceği bir şeydir.
LÜB nuru ile desteklenen fuad, analiz ve sentezlerinde özellikle İhlâs Sûresi gerçeğinden sapmaz ve kalbe "Allah Vahidül Ehadüs Samed’dir" müşahedesini ve bilgisini gönderir. Demek ki Fuad’ın analizini yapması, işini tamamlaması yetmez. Fuad, kendine Hakk yolda sunulan verileri yani Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun kaydındaki verileri kullanarak, kaydının gereği olarak (kaydının ona sağladığı imkânlarla) çevredeki bilgilerden, yani sünnetullahtan yararlanır. Onlardan yararlanma özelliği de yine kendi kaydındandır; kendindeki kayıt ona onlardan yararlanma imkânı sağlar. Bu yüzden Hac Sûresi 46. ayet; “arzda hiç gezip seyretmediler mi?” der. Demek ki “gezip dolaşmak” ayetlerle öneriliyor ama Hakk’ı anlayabilmek için! Gezme, dolaşma bile bunun için... Evet, “arzda hiç gezip seyretmediler mi ki onlarla akledecekleri kalbleri ve işittiklerini anlayacakları kulakları olsun. Çünkü gözler âmâ olmaz, sadırların içindeki kalbler âmâ olur” diyen Hac Sûresi 46. ayeti bu vesileyle tekrar hatırlamış olduk. Konumuza, fuad ne yapıyor, nasıl çalışıyor sorusu ile devam edelim:
Lüb nuru ile desteklenen fuad, analiz ve sentezden elde ettiği Hakk müşahedeyi ve bilgiyi kalbe gönderir. Bilgi kalbe tespitlendikten sonra kullanılabilir olur. Bilgi kalpte, kalıpta tespitlendikten sonra, beyin o tespitin emrini alır ve ona uygun işler yapar. Fuad’ın analiz ve sentezinin sonucu oluşan bilgi, tek başına fiile dönüşmeye yetmez, yani onun beyinde bir emre dönüşmesine yetmez. Çünkü o fikrin kalple de tasdiklenmesi lazım; fuadın bulduğu sonucu kulun kalbiyle tasdik etmesi lazım. Kalbiyle tasdik verdikten sonradır ki beyin ona yönelik işleve hazır olur, ona yönelik fiiller ortaya koyar. Mesela bazı ameller duyarsınız ve o konuda fuadınız sizin için hızlıca bir analiz sentez yapar. Ancak siz o amele kalben tasdik verirseniz beyin sizi o amele hazırlar ve böylece o iş size kolaylaşır (inşaAllah). Kalben tasdik vermeniz, o bilginin kalbe girmesi ve tespitlenmesi demektir.
Bakara Sûresi 225: “Bilmeyerek yaptığınız yeminlerden dolayı Allah sizi sorumlu tutmaz, fakat kalpleriniz kazandıklarıyla sorumludur; Allah Ğafurun Haliym’dir.”
"Allah kalplerinizi kazandıklarıyla sorumlu tutar" ayetini nasıl anlamalıyız? Bu nokta, şu hadisle hem ayeti hem de konuyu anlamak daha kolay olacaktır inşaAllah. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor: “Allah, nefislerinin konuştuklarından ümmetimi sorumlu tutmayacaktır.” Bu ayeti ve hadisi birlikte düşündüğümüz zaman oluşan mana şöyledir: Sadır mekanizmasında üretilmiş ama kalbe girmemiş bilgiler, kuruntular hadiste "nefsin konuşması" olarak adlandırılmıştır. Onlar kalbe giremeyeceği için, kalpte tasdiklenip de beyinde ona uygun ameller üretilmeyeceği için Efendimiz (SAV) böyle buyuruyor: Allah, nefislerinin konuştuklarından ümmetimi sorumlu tutmaz. Yani sadra herhangi bir bilgi girdiğinde o bilgi fuada ulaşsa ve hatta fuad onunla ilgili bir analiz sentez yapmış olsa bile, Allah oradaki o bilgiden kulu sorumlu tutmaz. Çünkü kalp o bilgiye sahip çıkmadı! Fuad onunla ilgilendi, analiz ve sentez yaptı ama o sonuç kalbe girmedi. Bu durumda kul o bilgiden sorumlu olmuyor. Ayet ve hadisten anlıyoruz ki, sorumluluk için kalbin (kalıbın) o bilgiyi kabullenmesi gerekiyor. O bilgi kalıpta yer alacak ki o kalıba uygun bir suret çıksın. Diyelim ki kalpazanlar para basacaklar, oturup konuşmuşlar ama basmamışlarsa bir sorumlulukları olmaz, dedikodu yapmış olurlar. Ama konuştuklarını kalıba tespitlemiş, ona uygun bir suret çıkarmışlarsa sorumlu olurlar. Kalıp yani kalp işte böyle bir şey! Bu sebeple, bir şeyin bizde suret bulması için onun kalbının hazırlanması gerekiyor. Hazırlanacak olan o kalıba/kalbe bilgi fuaddan gelir. Gelen bu bilgiyi kalb tespitlerse, beyin de ona uygun suretleri fiil olarak çıkarırsa sizin sorumluluğunuz başlar.
Eğer fuad Hakk’a, Rabbine yönelik analiz ve sentezler yapar, kalp de onları tespitler ve sadır organizasyonunun hükümdarlığını ele geçirirse o kalp marazdan, hastalıktan kurtulur. O hastalık “NANKÖRÜN ESİRİ OLMA HASTALIĞI”dır, işte ondan kurtulur. Nefsin şerri nankördür, nankör odur. Kime nankör? Yaradanına! O zaten nankör olduğu için “asi” ve nankör olduğu için “haddi aşan”dır. İşte o nankörün nankörlük davranışlarıyla kalbi esir alması ve böylece onu Yaradanına karşı hasta pozisyona sokması kalbin marazlı, kasvetli ve hastalıklı olması demektir. Eğer fuad Rabbine yönelik analiz ve sentezler yapar, onlar kalpte tespitlerse yani kalp sadır organizasyonunun hükümdarlığını ele geçirirse, bu haliyle o kalp Rabbine yönelmiştir ve Nankörün Esiri Olma Hastalığından kurtulmuştur.
Bir hadiste Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Yararsız bilgiden sana sığınırım Allahım.” Rasulullah (SAV), yararsız bilgiden korkuyor ve korkmamızı istiyor! Niye olduğunu güncel bir misalle anlatalım. “Yararsız bilgi”nin günümüzde anlaşılması çok kolaydır. Yararsız bilgi virüslü bilgi gibidir; virus tesiri yapabilir ve sizin fuad mekanizmanızı sarsabilir. Peki, yararsız olan bilgi nedir, bunu nasıl bilir, anlarız? Bilginin hangisi yararlı hangisi yararsız, onu biz bilemeyiz. Kim bilir? Sahibi bilir. Bu yüzden sahibine sığınıp, ondan isteyeceğiz: “Allahım yararsız bilgiden sana sığınırım, beni koruyuver.” Efendimiz (SAV) bunu öğretiyor.
Bir başka hadisinde Efendimiz (SAV) şöyle buyuruyor: "Bilgi iki türlüdür. Dile bağlı bilgi, kalbe bağlı bilgi." Kalbe bağlı bilgi, esir olmamış kalbin, kukla olmayan kalbin bilgisidir. Eğer kalp nankörün esiri olmuş da onun kuklası gibiyse, kalp değil de nefsin şerri sadra hâkimse, vehmin zulmeti yönündeki bu hâkimiyet nedeniyle fuad bu doğrultuda analiz sentez yapıp bilgi üretiyorsa, aslında kalp üretilen o bilgiyi, o sonuçları almadığı halde almış gibi gözükür. Esir olduğu için! Almıyor, ama almış gibi görünüyor. Böylece o bilgi o kulun dilinde kalan bir bilgi oluyor. Kalple ilgili şu gerçeği unutmamalıyız: Kalbin hakikate ait bilgi tespit ettiği yere nefsin şerri tesir edemez.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.