Yukarı Çık

VELİNİN İLMİ - 3

12 Ocak 2019 Cumartesi 10:29:38
153 kez okundu.

İnsandaki "fıtrat" manaları ve "format" manalarını bilmek, fark etmek, bunun için de çok dikkat etmek gerekiyor. Çünkü birisinden kurtulup diğerini açığa çıkarmamız gerekiyor. Bunun bir süreci ve işleyişi vardır ve bu işleyişte beyin önemli bir role sahiptir.
Beyin insandaki manalara göre tertip alır. Önce insandaki esfele safiliyn manalarla karşılaştığı için esfele safiliyne göre tertip almıştır. Beynin manalara göre tertip alması, o manalara göre kendisinde fonksiyon alanları açmasıyla olur. Beyin kendisi o manayla ilgili bir fonksiyon alanı açar, bazı hücreleri o manayla ilgili görevlendirir. Beyin açtığı bu alan aracılığıyla da ilgili mana ile irtibattadır. Ayrıca manaya uygun fiilleri de bu alanlarla vücuda yönlendirir. İnsan beyninin manalarla olan ilişkilerine ise Kalp sistemindeki Fuad yön verir.
Fuad, Hakk ve Batıl ayırmaksızın hâkim mana yönünde analiz-sentez yapar, sonucu günlük aklın tasdikine sunar, bu hükmü de beyne iletir. İnsanda dȗniHİ algı bulunduğu sürece örtücü zanlar da oluşacak ve sadır bu zanları asıl manalar kılığında beyne iletecek, sonuçta kişiden esfele safiliyn kılığında fiiller çıkacaktır. Bu durumu Hakk bilgi engelleyemez. Bu işleyişin engellenebilmesi için Hakk mana gerekir. Esfele safiliyn hal insanda aynen kalıp da kişinin bu durumuna salât ve oruç eklemesi onu örtücü olmaktan kurtaramaz. Mesele her şeyiyle bir hayat tarzıdır. Bu hayat tarzı doğru manaya uygun bir algıya dayanmalıdır. Esfele Safiliyn hayat tarzı ile yaşıyorken, esfele safiliyn idrakla tanımlanmış ibadetleri o hayata eklemek esfele safiliyn'e hizmet eden bir iştir.
İş hayat tarzı olduğu için, işi kökünden çözmenin sloganı bu noktada şu olmalıdır: Senin hayat tarzın sana, benim hayat tarzım bana! Bu sebeplerden, Talib'in amacı Allah Fıtratı üzere olan manaları açmak olmalıdır. "Allah Fıtratı üzere manaları açmak"tan maksat yeni bir mana oluşturmak değildir. Fıtrat manaları Ahseni Takviym özellikli insan kalıbında mevcuttur. Bu manaların hâkimiyetinin sağlanmasına "manalar açıldı" denir.
En temel mesele, beyinde açılan mana alanlarının "Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah'tır" gerçeği hâkimiyetinde çalışmasını sağlamak ve daha önce beyinde yer kapmış olan esfele safiliyn mana alanlarını "başka müstakilen var ve muhtar yoktur" gerçeğiyle fonksiyonsuzlaştırmaktır. İşte bu durumda, ancak bu durumda Kalbler gerçekten mutmain olur. Çünkü Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu'nun Kalb Elbisesi esfele safiliyn manalarla kirlenmiş, tozlanmış, örtülmüştür.
Talib uyanır, hamle yapar, bir gayretle elbisesini temizler. Ya Allah, Bismillah... Evet, bir gayretle elbisesini temizler!!! Talib'in bu gayreti içerisinde ana basamaklarıyla şunlar vardır: Sadır örtücü manalardan temizlenmiştir. Kalp manaları fonksiyon kazanmıştır. "Hakk" hâkimiyet "Lüb"e kadar ulaşmış ve artık "Lüb Nuru" tesiri Kalb'ı kaplamıştır. Bu durumda, Lüb Nuru güvencesiyle sadra da kalb manaları hâkim oldu demektir. Fuad Lüb Nuru cazibesine girmiş ve analiz sentez görevini Kalb manalarına göre, yani "Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah'tır" Kelime-i Tevhid manası hâkimiyetinde yapar. Fuad yönlendirmesi ile "Hakk" sonuçlar günlük aklın hükümleri olarak beyindeki Kalb mana alanlarıyla irtibata geçer ve fiillere dönüşür. Fuad'ın analiz-sentez görevi sonuçları beyin aracılığıyla dille ifadeye çevrildiğinde artık bu bir BİLGİ'dir ve bu bilgiler Allah Fıtratı'na uygundur. Dolayısıyla; Veli'nin bilgileri, yani dille ifade ettikleri Allah Fıtratı manaları üzeredir.
"Bilgi" kavramı içerisine, söz konusu veli olunca, neler girer bir bilsen... Ya Allah, Bismillah... "Dille ifade" kavramı içerisine, söz konusu veli olunca, neler girer bir bilsen... Ya Allah, Bismillah...
Arif ve Âlim tabirlerini çok duymuşsunuzdur. Onların net tariflerini şimdi okuyunca çok memnun olacağınızı düşünüyorum. Veli zat yaşadığı manaları veya açılmış manaları dille ifade ederken yeterince tanımlayamaz. Daima manalar tanımlanmış bilgiden daha fazladır, yüksekte kalır. Bu sebepten veli zat bu arif haliyle, sözle ifade ettiklerinin üzerinde bir hal içerisindedir. Dünya hayatında sözle ifadeyi ya "Kesret Dili"yle veya "Tevhid Dili"yle yapar; kendisindeki manaları da çakıştırarak "Ya HÛ" der, manaları ayrıştırarak "Ya Hakk" der.
Bir bilgiyi aktaran kişi konuyu duymal yakin veya ilmel yakin olarak biliyorsa, bu bilgi manaya dönüşmemişse, bu bilgiyi sunan kişi alim haliyle sunduğu bilgiden aşağı bir hal içerisindedir. İşte, mana bakımından Ârif ve Âlim arasında böyle bir fark vardır.
Günümüzde, dünya hayatının ulaştığı teknolojik çizgide makineler bir âlim gibi hatta bir seferde binlerce âlim gibi davranabilmektedir. Oysa hiçbir teknoloji ile ve hiçbir makine ile "Ârif" hal ortaya konulamaz. "Ârif" hal ancak Halifetullah yetki verilmiş insanın yaşayabileceği bir gerçektir.
Bu noktada, talip olana "doğru mana için doğru yöntem nedir?"i açmaya çalışacağız. Sadrın sakladığı örtücü manaların silinmesi, kalp manalarının sadra da hâkim olması, kalp manalarının beyinde fonksiyon alanları açması, Lübb Nuru'nun dünya hayatı ve ahiret hayatına ışık tutması... Bütün bunlar için talibe pek çok yöntem önerilir. Ancak, bu yöntemlerin birçoğunun anlaşılabilmesi, uygulanabilmesi ve sonuç alınabilmesi hiç önerildiği gibi gerçekleşmez. Talip de çabalar durur...
Çok önemli olduğundan, bir hususu başka bir deyişle tekrar hatırlatalım: Aslında "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiası kazandırılmış ve "mana vasıfları"na sahip gerçek bir "mana" yoktur. Mana gibi oluşan olgu, yalnızca bir zann'dır; sakınılması gereken zann'lardan üretilmiş olan zann'lardır ve bu da dȗniHİ algı sebebiyle olur. DȗniHİ algı ve zanlarının kalpte yeri olmaz, onlar sadırda yani uydurulmuş zanlar havuzunda yer alırlar. Bu neden önemli? Çünkü fuad bu uydurulmuş zanlara gerçek mana imiş muamelesi yapar; günlük akıl ve beyin de bu aldatmacaya kanar. Talib ile ilgili olumsuz kısım buradadır; eğitimi gereği talip de bu zann'lara gerçek mana muamelesi yapar. Taliple ilgili olumsuz kısım bu yüzden bu noktadadır.
Eğitimi içerisinde, eğitimi gereği bu zannlara o da "gerçek bir manaymış gibi" muamele yapar ve tek tek acısını çekmek gerektiğine inanır. Bu durumda, ne mana biter, ne de acı... Çünkü "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiası devam eder. Bütün bu sebeplerden dolayı, talibi başarıya götürecek bir tek usül vardır, bir tek usül! "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiasına ve bu iddiaya uygun hayat tarzına sırtını dönerek "Haniyf" olmak; "Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır" hayat tarzı içerisinde imanını Rükȗ ve Secde ile ifade etmek gerek. Bu hal, dȗniHİ algıyı tam tanıyıp sakınmak, Billahi anlamda imanı tam tanıyıp sarılmak ile başlar. Bu sebeple, talibin eğitimi bu temel gerçek üzerine bina edilmelidir; Fıtrat Manalarının açılması hedeflenmelidir.
Bu yazıları ısrarla ve sabırla okuyan sizlerin aşina olduğu bir kavram var: Müstakilen Varım ve Muhtarım İddiası. Bu iddia teşbih ve tenzih manalarını etkiler. Nasıl etkiler? Tenzih ve Teşbih konusunu belki de tanım ve detaylarıyla ayrı olarak ele almamız gerekiyor. Ancak şimdi hedefimiz o manalar değil. Biz şimdi burada Tenzih ve Teşbih manalarını (mertebelerini) öncelikle duyunca doğru anlayabilmek, sonra da gerektiğinde tenzih etmeyi ve teşbihi değerlendirmeyi yerinde ve doğru yapabilmek için konunun önemine talib açısından dikkat çekmeyi amaçlıyoruz.
Talib'e dȗniHİ algı ve zanları izah edilmeden, "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiasının farkına varması sağlanmadan eğitimi içinde Tenzih ve Teşbih anlatılıyorsa başarılı olunamaz. Maalesef talib "müstakilen varım ve muhtarım" iddiası ile ve dȗniHİ algısıyla kalıbında (kalbinde) bulunan tenzih ve teşbih manalarını formatlayarak zanna çevirir; yani sadrında biriktirir ve beyin bu yanlış zanlara göre mana alanları açar. DȗniHİ algı ile tenzih ve teşbih yapar ki bu da istenen doğrulukta olmaz. DȗniHİ algı ile tenzih ve teşbih olmaz! Bu durumda talib sadrına ve beynine dev bir çöplük daha inşa etmiş oldu. Temizlesin fırsatı olursa! Temizleyebilir mi, fırsatı olur mu, bilinmez!!! Gayretimiz, doğru zannederek yanlış anlamlı, küfür içerikli tenzihler yapmamaktır. Özellikle işimiz, işte bu yanlış tenzihlerimizden tenzihtir. Allah’ın kendi nefsine tenzihini zaten kulun anlayabilmesi de başarabilmesi de mümkün değildir!
"Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiası varken ve dȗniHİ algı beyin alanlarına hâkimken talib tenzih ve teşbih tanımlarının anlamak amacıyla yapılmış bir mana ayrıştırılması olduğunu, konunun anlaşılmasından sonra da tenzih ve teşbih manalarının çakıştırılması gerektiğini de elbette göremez, gerçekleştiremez. Anlayamadığı tanımlar arasında gezinir, yorulur, terler ama terledi diye sevap kazanamaz. Çünkü ahirete ancak manalarla gidilir. Ölümü tadan insan lafız bilgilerini ahirete götüremez. Ancak manaları götürebilir; Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu'ndaki manalarla ahirete intikal eder. Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu ile ahirete intikal ettirilen manalar ise iki ana gruptan birisinin şemsiyesi altındadır:
Kişi ya dȗniHİ algı ve zanların "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiasını ve bu iddianın küfür vasıflı his suretlerini ahirete intikal ettirir. Bu durumda, hesap sürecinin son anına kadar, Rabbi bir sebeple bu manaları silmezse sonuç cehennem olur. Ölüm anında da ona kaynar sudan bir ziyafet vardır. Ya da kişi Billahi algı veya Billahi Hal üzere ölümü tadar. Bu durumda, Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu'ndaki Allah Fıtratı üzere olan His Suretler cennete uygun olur. "Billahi Algı" manalarının hâkim olduğu Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu ölüm anında Selam ile karşılanır. Eğer kişi "Billahi Hal" üzereyse doğrudan cennete kavuşabilir.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.