Yukarı Çık

“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI - 96

11 Ekim 2018 Perşembe 13:21:32
47 kez okundu.

İŞTE BİZDE EN ESAS OLAN KAYITLI
 KENDİNİ HİSSETME DUYGUSU’DUR
Bizdeki “Kendinde Kendine Göre Var” olan hali yakalayabilmemiz, önemseyebilmemiz için bir örnek. Her şeyin temeli histir demiştik; Kendinde Kendine Göre Var olan hal his ile çok ilişkilidir. İnsanı konuştuğumuz için cümleyi öyle kuralım: İnsanı karakteri, özellikleri, geçmiş ve geleceğiyle, her şeyiyle meydana getiren, Allah’ın ona hissetmesinden vermiş olduğu Kendini Hissetme Duygusu’dur. Özellikleri, sınırları, kayıtları neyse insan onu hissediyor, hissettiklerine “BEN” diyor. Bir kişinin kendini hissettiği zaman hissettikleriyle bir başkasınınki farklıdır, çünkü kayıtları farklı. Ona anlaşılsın diye Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu dedik. Allah’ın kendi hissetmesinden “sen de kendini hisset” demesiyle Rabbimizin bize hissederek BEN demeyi öğretti. İşte o halimize biz “kayıtlı, sınırlı hissetme duygusu” diyoruz. Kendimize göre sınırları, kısıtları olan Kendini Hissetme Duygusu. İşte bizde en esas olan Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’dur. En esas odur. Biz bizdeki Kendinde Kendine Göre Var olan halimizi onunla hissederiz. Kendinde Kendine Göre Var olan hali siz Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’yla hissedersiniz. Gözünü kapatıp kendini hissetmeye çalış dediğimiz odur. Bu aynı zamanda "verilen his malzemesini, o sermayeyi kullanın" demektir.
BİZİM BEN DEMEMİZ, ALLAH’IN
“BEN” DEMESİNDEN VERDİĞİ İZİNLEDİR
Önce Birbirlerine Göre Var olan hâli gördük, onu Kendinde Kendine Göre Var olan hale bağladık. Şimdi de dedik ki siz onu Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’yla hissedersiniz. İşte Kayıtlı Kendini Hissetme Duygunuzla hissedip Kendinizde Kendinize Göre Var olana “BEN” dediğiniz bu üçlü olay sizin zatınızı oluşturur. Ortaya bir “zat” çıktı. Bütün mesele aslında bu zattır. Ancak bu noktada yine bilmemiz gerekir ki “müstakilen VAR ve muhtar” olan tek zat vardır: Allah. Yalnızca Allah’ın zâtı müstakilen VARdır ve Muhtardır. Dolayısıyla bizdeki zat, Allah’ın zâtından bize verdiği izinle olan bir zattır. Başlangıçta böyle deriz. Yaptığımız iş zaten bir başlangıç çizgisi tarif etmek. Başlangıç çizgisi işin tamamı değildir. “O, Allah’ın zâtından yetkiyle bize verdiği zattır” diyerek tarif ettiğimiz hal zatın başlangıç çizgisidir. Ancak nefs ilerlemesi çalışmalarında kişi öyle bir yere gelir ki kendisindeki bu zatın doğrudan O’nun zâtı olduğunu görür. Önce anlar, sonra görür, bilir ki kendinde zat olan O’nun zatıdır. Ayrıca bir zat yoktur. İşi anlayabilmek için, başlangıç noktasında deriz ki; Bizim BEN dememiz, Allah’ın “BEN” demesinden verdiği izinledir. İleride öyle bir an, öyle bir nokta vardır ki kişi o “BEN” diyenin Esas Sahibi olduğunu görür. Fakat orası başlangıç noktası değildir, oradan başlanmaz. O noktayı duymak ve bilmekle işi halletmiş olmuyoruz. Halledebilmek için yani Hakk yolda ilerleyebilmek için başlangıç noktası budur: "Ben Allah’ın BEN demesinden verdiği izinle BEN diyorum, kendini hissetmesinden verdiği yetkiyle kendimi hissediyorum ve bunlar bende bir zat oluşturuyor.” Böyle başlanır ve ilerlenir.
ÖNCELİKLE NEDEN VEYA NELERDEN
 KURTULMAYA ÇALIŞMALIYIZ?
Yaptığınız bir şeyi birisine anlatmak için uğraşırken, karşınızdaki kişi “sen mi yaptın?” diye öyle sorguluyor ki nihayet bir noktada ona “bizzat ben yaptım” dersiniz. İşte sizdeki zat, “bizzat ben yaptım” dediğinizde bahsettiğiniz zattır. Bunun bir izinle zat olduğunu, izinle verilmiş bir yetki olduğunu, esas Müstakilen VAR ve Muhtar zatın Allah’ın Zâtı olduğunu belirtmek için başlangıçta bu zata KUL ZAT deriz. Kul zat, kula verilmiş izinle kullanılan zat yetkisi demektir. İlerleme bu kul zatla yürür. Çünkü nefs yani Kendinde Kendine Göre Var olan hal Kul Zat şemsiyesi altındadır, Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu Kul Zat’la bütünleşmiştir. Ne ayrıdır, ne şemsiyenin altındadır ama hepsinin içini Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu kaplar.
Bir önemli noktaya geldik: Nefs ilerlemesi çalışmalarında talibin kurtulmaya çalışacağı şey! Konuları mümkün mertebe detaya girmeden önemli noktalarına değinerek geçiyoruz, detayları kitapçıklarımızda bulmanız mümkün. Nefs ilerlemesi sürecinde talibin kurtulmaya çalıştığı şey nedir? Bu şey “benlik duygusu” değildir. “Benlik duygusundan kurtulmak” tarif edilemez bir şeydir. Siz birisine “benlik duygusundan kurtulman lazım” dediğinizde, o size “benlik duygusundan nasıl kurtulabilirim” dese söyleyecek bir şey bulamazsınız, “Şöyle şöyle yaparsan benlik duygusundan kurtulursun” diyeceğiniz bir öğüt bulamazsınız. Demek ki mesele benlik duygusundan kurtulmak değil. Yani Kul Zât’a “BEN” demekten kurtulmak değil; Kendinde Kendine Göre Var haline “BEN” demekten kurtulmak değil; Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’na “BEN” demekten kurtulmak değil; nefsine “BEN” demekten kurtulmak değil. Böyle bir nefs çalışması ve böyle bir amel yok! Öyleyse tâlip öncelikle neden veya nelerden kurtulmaya çalışacaktır?
DÛNİHİ ALGI SEBEBİYLE OLUŞAN
“MÜSTAKİLEN VARIM VE MUHTARIM”
 İDDİASINDAN KURTULMAK GEREKİYOR
Bir kere, “Müstakilen VAR ve Muhtar” bir pozisyon iddia edip, bu iddiasına “BEN” diyorsa, önce bu iddiadan ve oraya “BEN” demekten kurtulacaktır. Doğru yere “BEN” demekten kurtulmak gibi bir şey olmaz. Kul Zât’a “BEN” demek zorundayız. Tâlip hangi nefs mertebesinde olursa olsun kendisini “BEN” diye ifade eder, bunun hiçbir sakıncası yoktur. Mesele, bu “BEN” etiketini nereye yapıştırdığıdır. Onu yanlış yere yapıştırmamak gerekiyor, bundan kurtulmak gerekiyor. Eğer kişi “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında bulunur ve bu iddiasına “BEN” derse Allah’a karşı suç işlemiş, cehennemlik bir amel yapmış, cennete kendisini yasaklatmış olur. Önce bu iddiadan, sonra da bu iddiaya “BEN” demekten vazgeçmek gerekiyor. Bu iddiadan vazgeçiş önce sözledir. Ama asıl bu iddiaya uygun fiiller terk edilmelidir. O fiillerden “Sen Tanrı mısın?” kitapçığında çok bahsettik, orada bu iddianın fiillerini çok geniş anlattık.  
Öncelikle, dûniHİ algı sebebiyle oluşan “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasından kurtulmak gerekiyor. Bu iddiadan kurtulmak için önce o algıdan kurtulmak gerekiyor. Bu algıdan kurtulmak nedir? DûniHİ algıdan kurtulmak Vehmin Zulmeti’nden kurtulmaktır, Nefsin Şerri’nden kurtulmaktır; bütün bunlardan idrak ve fiil olarak kurtulmaya çalışmaktır. Yalnızca idrak yetmez, idrakta ve fiillerde kurtulmalıyız ve bu işin başlangıcıdır. Fark etmeyenlerin "benliğinizden kurtulmalısınız" önerileri bu yolda işe yaramaz, o prensip Uzakdoğu felsefelerine ait bir öğüttür. Onu önerenler, aslında insandaki egonun yüksekliğinden bahsederler, “benliğinden kurtul” diyerek kişinin ego derecesini aşağı çekmesini önerirler, “ego çıtanız çok yüksek, aşağı çekin” derler. Hedefleri, ego derecesini düşürmektir, egodan kurtarmak değil. O düşüncelerdekiler benliğinden kurtulmak için hep karşındakine öneride bulunur, ama kendisine “benliğimden kurtulmalıyım” demez, kendi çıtasını görmez, başkalarına bakıp ego çıtası yüksek olandan rahatsız olur ve "benliğinden kurtul, ego çıtanı aşağı çek" der. Yani “egonun yüksekliği beni rahatsız ediyor, bana gölge ediyorsun” der. Ego çıtası aşağı çekilirse ne olur? O aşağı çekilince ne üretilir biliyor musunuz? Zavallı, mütevazı bir tanrı! O tanrı bu acımasız dünyada zulüm görür durur. Dolayısıyla, bu İslâmî bir öğüt değildir, insana huzur verecek bir iş de değildir. O bir zavallıdır, kendisi gibi olanların arasında rahat olur; çünkü hepsi zavallı tanrıdır, o da onların arasında memnun yaşar.
DÛNİHİ HER ŞEYİ REDDETMEMİZ GEREKİR.
Anlatmaya ve kurtulmaya çalıştığımız şey, bu ego çıtasının bulunduğu iddiadır. Ego çıtasının bulunduğu iddia “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıdır. Bu iddia bu dünyada çok önemlidir, dünyanın önemli birçok insanı bunu hayat enerjisi olarak görür, anlatır, bunu çok önemserler, işi bunu kuvvetlendirmek olan bilim dalları vardır. Anlattığımız bu iddiadır; reddedilmesi, kurtulunması gereken de bu iddiadır. Çok normalmiş gibi anlatılan “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasından kurtulmak öncelikli işimizdir. Önce bundan kurtulmak gerektiğini fark eden anlar ki “benliğinden kurtul” öğüdü İslami değildir; hadislerde ve âyetlerde yeri yoktur, bulamazsınız. Ama felsefecilerin kitaplarında bulabilirsiniz, hatta onlar size dünya yaşantısı içerisinde güzel sözler gibi gözükür. Ama Bakara Sûresi 204. âyet o konuda uyarır; onların dünya ile ilgili sözleri hoşunuza gidebilir, dikkat edin. Önemseyeceğimiz hep şudur: O sözleri söyleyenler, o çalışmaları yapanlar dûniHİ mi, onların alanı dûniHİ alan mı? Eğer öyleyse, ne yaparsa yapsınlar onların fikirlerini reddetmek gerekir. DûniHİ her şeyi reddetmemiz gerekir. Çünkü veri tabanı dûniHİ olan her işin, her başarının sonu hüsrandır. Kesin! DûniHİ olanın sonu hüsrandır. Bir başarı gibi görünse bile dûniHİ her şeyin sonu hüsrandır. O tür bilgileri tasavvufî zannedenler, öyle kitapları ve sözleri beğenip okuyanlar, hoşuma gidiyor diyenler, o kitapları ve fikirleri Muhammedî Bakış Süzgeci’nden geçirmelidir. Bu süzgeçten geçirmeden o fikirleri, o kişileri, o kitapları benimseyenler ancak kafalarını karıştırırlar. Bir sakıncası da şudur: Oradan öğrendikleri bilgileri dînî-tasavvufî başlık altında anlattıkları için o bilgileri Dîn’e sokarlar. Böylece o bilgiler, kitaplar ve sözler kuşaktan kuşağa geçerken Dîn’e mal olmuş olarak geçer. Oysa Dîn’in esasında onlar yoktu. Öyle olunca “İnen Din” değil “Uydurulan Din” çıkmış olur. Bu yolla, dînimize başka gelenek ve göreneklerden, ulusların yaşantılarından, özellikle de Uzakdoğu yaşantılarından “Tasavvuf” adı altında çok yanlış öğütler, öğretiler girmiştir. Bunlara bir de İsrailiyat eklendiğinde, yani müslümanları saptırmak için kitaplara yahudilerin bozup özellikle yerleştirdikleri cümleleri eklediğinizde ciddi bir İslami, tasavvufi bilgi kirliliği ile karşılaşırız. Bu yüzden bizi sağlam tutacak şey daima âyet ve hadis çemberinde durmak ve Dîn’e bir şey sokmaktan korkmaktır.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.