Yukarı Çık

“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI - 69

10 Eylül 2018 Pazartesi 14:00:36
63 kez okundu.

SABIR VE SALÂT İLE YARDIM İSTEMEK, HUŞÛ EDENLERDEN BAŞKASINA AĞIR (ZÜL) GELİR
Bakara Suresi 45 “sabır ve salât ile yardım isteyin, muhakkak ki bu, huşû edenlerden başkasına ağır gelir” buyurur. Buradan anlıyoruz ki, Allah’la ilgili bir sûreti oluşturmak inkârcı olana zül geliyor, o yüzden de ağır geliyor. Bunların ona zor ve ağır gelmesi ile ilgili basit bir örnek vereyim. İnsanlar için faydalı bir ilaç var ama elde edilme yolu yalnızca domuzlar. O madde yalnızca domuzdan elde ediliyorsa, bilimsel davranan ülkelerdeki doktorlar “domuz etine alerjisi olanlar bu ilacı almasın” diye uyarır. Aynı şeyi müslüman bir ülkedeki doktorlara sorarsınız, derler ki, bu sağlık işi, ne fark eder. Alerji gibi bir şey bile düşünmez, yeter ki işi Allah’a ters yapsın. Onun da gayreti buna, çünkü Allah’la hep savaş halinde. "Ne olacak, ne kadar katı düşünüyorsun" diyerek sizin hassasiyetinizi, titizliliğinizi (anlamıyor demeyelim, öyle iyi anlıyor ki) bozmaya çalışır. Aynı konu vejetaryenler için gündeme geldiğinde ilaç bitkisel kaynaklardan üretilir, “bunu veganlar ve vejetaryenler kullanabilir” diye not düşerler. Kapsülü dâhil her şeyi bitkiseldir, içinde hayvanla ilgili hiç bir şey bulamazsınız. Bırakın domuzu, hayvanla ilgili bir şey yoktur. Domuzdan elde edilen ilacı kullanmıyor diye müslümana kızan doktor, vejetaryen hastasına, hayvanla ilgili şeyleri yemiyor, kullanmıyor diye saygı duyar, onun o halini kutsar ve “mâdem öyle, sen bunu kullan” der. Ama siz hassasiyetinizi Allah’la ilişkilendirdiğiniz için sizi kötü ilan eder. Fark ettiniz mi? Allah’a karşı böyle bir hainlik var, prensibini Allah'la ilgili kulvarda kullanmıyor. İş huşû duymaya ve huşu ile yaşamaya gelince, bu yüzden ona Allah’la ilgili bir olayın sûretini oluşturmak ağır gelir, zül gelir. Bırakın o sûreti, o işi yapması ağır gelir, ona o işin teklif edilmesi bile zül gelir. Bakara Sûresi 45. âyet bu yüzden diyor ki: Sabır ve salât ile yardım istemek, huşû edenlerden başkasına ağır (zül) gelir. Aslında âyet onlar üzerinden bize diyor ki: Huşûyu öğrenin. Öyleyse öğrenelim.
HUŞÛYU ÖĞRENELİM
Huşû aslında bir surettir; bu sureti özellikle salâtta, duâda ve oruçta önemsemeliyiz, önce bunlarda. Çünkü özellikle salât bizim oluşturmaya ve sürdürülebilir yapmaya çalışacağımız hayat tarzının direğidir. Tehlikeli bir ormanda, içinde emniyette yaşadığınız bir çadır düşünün. O çadırı tutan direk çökerse, çadırınız ne kadar iyi olursa olsun o direk çökerse çadır gider. İşte o direk o çadır için ne ise mü’min için de salât odur. Mü’min için salât, inandığı Âmentü Billâhi’ye uygun hayat tarzının direğidir. Dolayısıyla oradaki huşû çok önemlidir.
Huşû için ön şart Allah korkusudur, Allah korkusunu öğrenmemiz lazım. Yapamıyorsak sahibine sığınıp; “Allahım hakkıyla SENden korkmayı bana öğretiver” dememiz lazım. Bunu size dünyada birisi gösteremez, öğretemez. O korku dünya kurallarıyla bildiğiniz korkulardan değildir. Huşû için korku kelimesini kullanıyoruz diye onu dünya korkularıyla ilişkilendirmeyin. O büyük bir emniyet, büyük bir güven yeridir. Öyle bir korku halidir ki her yeri muhabbettir, huzurdur. O korkuyu tadanlar onu kaybetmekten korkarlar. Dünya ile ilgili bir korkunuz olduğunda doktorlara gider, o korkudan kurtulmaya çalışır, kurtulunca rahatlarsınız. Eğer siz Allah korkusunun ne olduğunu anlar, biraz yaşar da sonra onu yaşayamazsanız huzursuz olursunuz, “Allahım senden ne güzel korkmuştum, huzurluydum, onu hissedemiyorum, bana merhamet ediver” dersiniz. Bu kadar farklıdır. O yüzden, huşûya dünya korkuları gibi bakmak insanı ondan mahrum bırakır. Huşûnun içerisindeki bir yan budur: Allah korkusu. Bir de huşûda Allah’a saygı vardır. Eğer kişi “Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır” derse, “başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR” derse ve bunu yaşarsa, zaten duyduğu her saygı O’nadır, yaratılan her şeye olan saygısı Allah’a saygıdır. Ama onlara “Müstakilen VAR ve Muhtar” etiketi yapıştırıp da saygı duyuyorsa bu küfürdür. “Başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR” dedikten sonra yaratılanlara saygı duymak doğrudan Allah’a saygı sınıfına girer; ancak böyle mümkündür. Ama insanlarda şu noksanlık vardır: Allah’ın yarattıklarına saygı duyarlar, Allah’a değil. Kullarına saygı duymak da o sınıfa girer ama onlar onunla yetinir. Olmaz. Önce Allah’a saygı, sonra yarattıklarına!
ALLAH’A MUHABBETİ ÖĞRENMEMİZ VE ALLAH’LA MUHABBET ETMEMİZ LAZIM
Huşunun bir önemli boyutu da muhabbettir. Allah’a muhabbeti öğrenmemiz ve Allah’la muhabbet etmemiz lazım. Dünyadaki hiçbir şeye muhabbetimiz O’na olandan fazla olmamalıdır. Öyle bir muhabbet varsa o düzeltmemiz gereken bir şey olduğunu gösterir. Allah’a muhabbet her şeyin önünde olmalıdır. Bütün bunlar “Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır” şemsiyesi altında olursa doğru olur ve bunların hepsini etkileyen önemli bir şey huzurdur; huşudaki anahtar kelime huzurdur. Eğer yaptığınızda huzur bulmuyorsanız bu saydıklarımız huşûya katkı sağlamaz. Dünya işlerinde de böyledir; dünya işleri ile ilgili huşû suretlerinde de sûreti sağlayan huzurdur. Dünya ile ilgili bir konuda huşûyu yakalamış, suretlendirmiş ama adına huşû demeyen başarılı biri şunu söyler: “Ben ancak böyle yaşadığımı hissediyorum, bunun dışında kendimi yok sanıyorum. Bu olunca ağrılarım sızılarım geçiyor, bunu bırakıp eve gidince her yerim ağrıyor” gibi ifadeler duyarsınız. Bir huzur yakalamış. Buradan yola çıkan uzak doğu felsefeleri çeşitli meditasyonlar üretmiştir. Doğru bilgiler olabilir ama hep diyoruz ki süreç ve sonucu önemlidir; yani siz o işi yaparak nereye yönelmiş oluyorsunuz? “Ben şu meditasyonda huzur buluyorum” diyen o huzur arabasıyla maalesef ancak cehenneme gider. Cehennemde onlara da yer var. Dolayısıyla, süreç ve sonuç bakımından incelediğinizde karşınıza bu çıkar: Ben nede ve nerede huzur bulmalıyım sorusu öyle çok önemlidir ki. Çünkü: Biz esfele sâfiliyn yapıyla hep cehennemlik olaylarda huzur bulmaya ayarlanmışız, dalga ayarımız cehennemlik konularda huzur bulacak şekilde, dünyaya öyle başlamışız. Kur’ân onun için, insan zayıf yaratıldı, insan nankör yaratıldı, insan aceleci yaratıldı diyor, bu ayar sebebiyle! O zaman, ben doğru huzuru nasıl öğrenirim ve doğru huzur bulurum, bunu incelemek araştırmak görevimizdir. Allah’ın âyetlerde bize önerdiği huşûda Allah’la ilgili huzur vardır.
HASTAYSANIZ NAMAZDA
HUZURU BULAMAZSINIZ. TEDAVİ OLUN!
Nerede huzurlu olduğunuzu inceleyin. Salât ikame ederken bir türlü huzur yakalanmıyor, bitince mi huzur geliyor, başka konularda kendimizi daha mı huzurlu buluyoruz? Bu normaldir. Bir hasta doktora diyor ki hastalık yüzünden midem şöyle bulanıyor, başım şöyle dönüyor, dengem bozuk. Doktor ona "normal, çünkü bu hastalık böyle yapar" der. Esfele Sâfiliyn’in bir hastalık olduğunu anlayalım. O bir hastalığın, kalp hastalığının ismidir. Bu hastalıkta salâttaki o hal normaldir. Başın dönmesi, midenin bulanıyor olması o hasta için nasıl normalse, sizin de “ben dünya işlerindeki huzuru namazda bulamıyorum” demeniz normaldir. Çünkü hastasınız! O zaman tedavisine bakın, gayret edin, önemseyin. Hastalıktan kurtulmak istiyorsanız bu belirtiyi önemseyin. Bütün mesele önce hastalığı kabul etmektir. Kabul ederseniz mücadele edersiniz. Kabul etmeyen mücadele etmez ki.
DÜNYA VE AHİRETİMİZ İÇİN
 LAZIM OLAN HUZURU ÖĞRENMELİ VE
 SIKI DA TAKİP ETMELİYİZ
 Huşûda huzur çok önemlidir, huzuru nasıl bulabileceğimiz çok önemlidir. İzahta zorlanıyorum, kişinin dünya ve ahiret hayatı için en önemli noktalardan birisi huzurdur. Âyetler bizi uyarıyor, bir ipucu veriyor: Kalbler ancak Allah zikriyle mutmain olur, huzur bulur. Ama bu “Allah, Allah, Allah” demekle olacak değildir. Zikir, istediğiniz gibi yaşayın, sonra da tesbih çekin, huzurlu olursunuz demek değildir. Ayeti böyle anlamak büyük bir aldanmadır, öyle huzur gelmez. Onu kaç yıl yaparsanız yapın varacağınız sonuç şudur: Şu kadar yıl bu işleri yaptım, bir şey elde edemedim. Elde edeceğiniz sonuç budur. Ama Allah zikrini bir kere doğru söylerseniz, doğru idrakla bir kez Allah deseniz olur. Çünkü Efendimiz (SAV) buyuruyor: "O'nu bir kere doğru söylerseniz yeter, bir kere." Yanlış söylüyorsanız yanlışın sayısı işe yarar mı? Şu kadar yanlış yaptı, öyleyse doğru sayalım gibi bir şey yok. Tam tersi, dünya sistemlerinde üç yanlış bir doğruyu götürüyor. Yanlış ama kabul edelim denilmez. Fakat doğruyu bir kere yapan kazanır. Bu yüzden, ayet ve hadislerde "doğruyu yapın, onu bir kere yaparsanız kazanırsınız" uyarıları vardır. Öldüğünüzde ne kadar yalnız olacağınızı iyi idrak edip, orada size lazım olacak şeyin "kalblerin ancak Allah zikriyle bulduğu huzur" olduğunu bilmeniz lazım. Bu huzuru dünyada yakalayan o huzurla ölür. Dünyayla ilgili huzurlarla meşgul olan ise o huzurun kaybının azabıyla ölür, bu kesin. Kur’ân’ın bize “huşû” diye içinde huzur önerdiği öyledir ki, onu bir örnekle anlatmaya çalışalım. Bir roketin uzaya çıkabilmesi için yerçekimini yenecek şekilde tasarlanması gerekir değil mi? İşte, öldükten sonra yaşayacak olanın da o yere gidebilmesi için onu yükseltecek şeyi elde etmesi gerekir ki bu huzurdur. Bunun zıddıdır ki onu yere bağlar, arzdan ayrılamaz. O da ızdıraptır, Allah muhafaza etsin. Öyleyse bu konudaki bir önemli nokta huzurdur. Bu huzur esma zikrullahında da çok önemlidir. Önce bu huzuru tanımak, bulmak, sonra o huzuru kontrol etmek, yani onu sürekli hale getirinceye kadar “huzuru ne kadar yaşıyorum?” diye bakmak ve o süre zarfında zikrullahla meşgul olmak daha faydalıdır. Huzur gittikten sonra tesbihle meşgul olmak iş değil. Mesele o huzuru yakalamaktır, kaybettiyseniz onu yeniden yakalama çalışması yapmaktır. Huzur geldikten sonra süresini uzatmaya ve onu sürdürülebilir yapmaya çalışmak da önemlidir. Kafası çalışan bir müslüman, huzurun bu kadar önemli olduğunu görünce şunu yapar: Ona göre dost ve arkadaş edinir, ona göre konular bulur, her işini ona göre ayarlar, o huzur halini kaybetmemek için ne gerekiyorsa yapar, ne gerekiyorsa... İnsanların huzur dediği ama hiçbir işlerine yaramayacak, sonu hüsrana dönecek halleri bozan birisi yanlarına geldiğinde “huzurumu kaçırıyorsun” derler. Kaçırsa ne olur, kaçırmasa ne olur, o huzur dünyaya ait. Neticede o zaten ona ateş olarak dönecek! Buna rağmen, onu kaybetmemek için o kişiden uzak duruyorsunuz. Demek ki, dünya ve ahiretimiz için lazım olan huzuru öğrenmeli ve sıkı da takip etmeliyiz, yani o huzurla ilgili yaşamalıyız, her türlü işimiz onunla ilgili olmalı.
ZİHNİNİZDEN DÜNYA İŞLERİNİ
SİLMENİZ VEYA “SAMİMİYİM” DEMENİZ
 HUZUR İÇİN YETERLİ DEĞİLDİR
Şimdi o huzurun sûret oluşuna yani huşûya gelelim. Diyelim ki kişi “Hayy” zikri yapıyorsunuz. Eğer huşûyu öğrenir ve yaptığınız zikrin en azından sûretini kendinizde oluşturabilirseniz ki bu zikrullahın alt sınırıdır, Hayy zikrini bir grupta, bir yerde yaparken, o zikirle yolda yürürken artık huşû gereği, yani oluşturduğunuz sûret gereği siz değil de yaptığınız iş gözükür. Öyle yaşayan birisi bir yerden “Ya Hayy” denildiğini duysa bilmeden oraya döner, kendisi çağrılıyor gibi. Adı Ahmed olan birisi “Ahmed” dediklerinde nasıl hiç farkında olmadan döner bakar, o da “Ya Hayy” duydu mu kendisi çağrılıyor zanneder. Böyle bir sûrettir. Sonra Rabbim lutfeder, ona o esmânın fonksiyonunu da yüklerse onu da yaşar ki o başka bir şeydir. Bunlar tecellilerdir. Önceki fiillerin tecellisi idi, bu hal ise isimlerin tecellisi, sıfatların tecellisi olarak bilinir. Biz bu paylaşımlarımızda onları o isimleriyle değil, hayatımızdan örneklerle yani Biiznillah yapabileceğimiz şeyler olarak görüyoruz. Niye? “Yapabiliriz” deyip o gayrete girelim diye. "Yapabiliriz" duygusu dünyada çok önemlidir. Dünyada örneklerini görüyoruz, insanlar ��yapabiliriz” duygusu ve hissiyle gündeme yeni şeyler getiriyorlar, yapıyorlar. Biz de “inşâAllah, Biiznillah” diyerek hayrlısıyla yapabiliriz. Salâtta da böyledir. Salâtta kişi o huzuru yaşamak için kendisini zorlar ve yakalarsa artık salâtta oluşturduğu bir sûret vardır, onun adı huşûdur. Değilse, sizin zihninizden dünya işlerini silmeniz veya “samimiyim” demeniz huzur için yeterli değildir. O sûretin oluşması lazım.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.