Yukarı Çık

“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI - 13

2 Temmuz 2018 Pazartesi 13:46:58
93 kez okundu.

ABDEST ÖNEMLİDİR, OLMADAN OLMAZ
Hemen yapabileceğin şey imanımızı deklare etmek, “Allahım Sözde Tanrılık İddiası’nı reddediyorum. Ben böyle bir şey olmaksızın sana iman ediyorum” demek, sonra da bu deklarasyona uygun nasıl yaşayacağını öğrenip bu imana göre yaşamaya gayret etmektir. İşte bu iş için sana yardımcılar vardır. Çok önemli bir yardımcınız abdesttir. Tahir olmak için arınma talebinizi, kirden sıyrılma talebinizi abdest ile de tesbit edin, gösterin. Abdest bu işin göstergesidir. "Tahir olmayan dokunmasın" ayetinin yalnızca zâhiri ile yetinen “Ona abdestsiz dokunulmaz” idrakında kalır. Abdest bir hedef değil bir göstergedir; tahir olmanın göstergesidir. Siz abdestli olmakla “ben tahirim” diyorsunuz. Abdest alırken biz tahirliğimizle ilgili noktaları Allah’ın emrine uygun olarak ıslatıyor veya toprakla teyemmümlüyoruz. Lütfen onu fiziksel temizlik gibi düşünmeyin. Aksi halde toprakla teyemmüme ne diyeceğiz? Abdest ve teyemmüm çok önemli, çok ilahî, çok yüksek birer temsildir; Âmentü Billâhi demiş olmanın temsilidir. Hem “tahirim, tahir olmaya çalışıyorum” demenin temsilidir, hem de “amilus salihati” halinin, yani "salih amele de talibim Allahım" demenin temsilidir. Bu haliyle abdest, Billâhi iman ve sâlih amelin kapısı, işareti, rozeti, simgesi, parolasıdır. O olmadan olmaz!
KUR’AN’I TUTMAK, ÖĞRENMEK,
ANLAMAK İÇİN TAHİR OLMAK GEREKİYOR
Edeb gereğidir ki Ona abdestiniz yoksa elinizle de dokunmayın. Ama ayetin “dokunmayın” uyarısındaki asıl maksattan da perdelenmeyin. Ayet bize; “tahir değilseniz, hanif değilseniz Kur’an’a dokunmayın; Kur’an’ın mânâlarına dokunmayın” diyor. Dokunmak bu yönüyle manasına vakıf olmaktır. Tahir değilseniz ona dokunmayın; yani ayetin mânâsına dokunmayın, manasına karışmayın, ellemeyin, işimize karışmayın, kurcalamayın. Bu konulara girmek istiyorsanız önce tahir olun da öyle gelin. Ayet böyle demektedir. Kur’an’ı tutmak, öğrenmek, anlamak için tahir olmak gerekiyor. Öyleyse nasıl tahir olunur bilmeliyiz ve o gayrete girmeliyiz. Bunun için, önce Allah’a kendini eş koşmayan bir imanda olacağız. Sonra o imanı temsil eden rozeti takıp, yani abdest alıp sâlih amelde bulunacağız. İman’ın rozeti abdesttir, sâlih ameldir. Bu senin hayatın haline geldiğinde Besmele’yi eline al ve o anahtarla hazineyi aç. Besmele şimdi artık senin için açan ve feth edendir. Çünkü Efendimiz (SAV) buyurdular ki:
“Bismillahir Rahmânir Rahim her kitabın anahtarıdır.”
“Besmele ile başlamayan iş başarıya ulaşmaz.”
“Bismillah ile başlamayan işler güdük kalır.”
KİMLİK YANİ HÜVİYET BUNLARDIR; HU VE ALLAH
"Gerçek “Var”ın (Yaratan’ımızın) tanınabilmesinde, anlaşılabilmesinde, insanın O’na seslenebilmesinde, bütün bu yaptıklarından huzur duyabilmesinde, mutlu olabilmesinde “Allah” ismi gerekli ve önemlidir; bütün bunlar “ALLAH” ismiyle olur, bütün bunları kul “ALLAH” ismiyle başarır. Gerek tenzih mertebelerini gerekse teşbih mertebelerini ifade için kullanılan sıfat ve isimler “ALLAH” ismi içindedir. Allah’ın tenzih mertebelerini ifade eden sıfatlar, teşbih mertebelerini ifade eden isim ve sıfatlar hepsi “ALLAH” isminde cem’dir."
Şimdi bu paragrafı açıklamaya çalışalım: Bir ârif kişi bir idrak noktasına gelse ve geldiği hal gereği sesli olarak “HU” diye seslense, bir başkası da onu duyup “kime seslendin?” dese, “Allah’a seslendim” der. Oysa “HU” dedi. Çünkü HU Allah’ındır. Hepsini kapsayan bir mânâ olduğu için “HU” demesine rağmen sorulunca “Allah” der. Veya “Ya Rahman” dese ve kime seslendiğini sorsanız o yine; “Allah’a seslendim” der. "HU" ve "RAHMAN" Allah’a yani Ulûhiyet'e ait iki uçtur; “HU” tenzih’le, “Rahman” teşbih’le ilgilidir. Kelime-i Tevhid’e Allah ismiyle ilgili olarak dikkat edildiğinde, bazen “La ilahe İllallah” bazen “La ilahe İlla HU” denildiğini fark ederiz ama hiçbir zaman “La ilahe illa Rahman” denildiğini duymayız. Çünkü Rahman, Allah ismine ait tüm özellikleri içermez, Allah’a ait kimliği tümüyle kapsamaz. Kimlik yani hüviyet bunlardır; HU ve ALLAH. Bu yüzden insanın, Allah isminden başka bir yoldan Yaratan’ına ulaşması imkânsızdır. Bu konuda Allah’ın kendisini kuvvetle tanıttığı, kimliklendirdiği bir ayet vardır:
Ta-Ha 14: “Muhakkak ki; Ben, (evet) Ben Allah’ım!”
ALLAH İSMİ İNSANIN AKLEDEBİLECEĞİ, AKILLA YÖNELEBİLECEĞİ, SESLENEBİLECEĞİ BİR İSİMDİR
Allah, tenzih ve teşbih mertebelerine ait mânâların çakıştırıldığı, hem tenzihi hem teşbihi tam barındıran ve koruyandır. Bu mânâ insanın akıl erdirebileceği bir kimlik oluşturur, bu kimlik mertebesine Ulûhiyet denir. İşte bu mertebe sahibinin ismi Allah’tır. Bu kimlik, Allah’ın bize merhametini yakalayacağımız bir şeydir. Kendini anlayabilmemiz için sesleneceğimiz öyle bir kimlik oluşturuyor ki hem tüm tenzih mertebelerini hem tüm teşbih mertebelerini içeriyor, hem de insan aklı o seslenişi alabiliyor, insan ona akıl erdirebiliyor. Bize “Ehad” sıfatı mecbur edilse, önümüze o sıfat konulsa aklımız almaz, onu anlayamayız, kavrayamayız. Allah ismi insanın akledebileceği, akılla yönelebileceği, seslenebileceği bir isimdir. Bu önemine binaen tanımı tekrar edelim: Tenzih ve teşbih mertebesine ait mânâlar çakıştırılıp, harmanlanıp tek mânâ yapılsa, o mânâları barındıran yeni bir mânâ oluşur ki bu, insanın akıl erdirebileceği bir kimlik oluşturur. Bu kimlik mertebesi ULÛHİYET olup bu mertebe sahibinin ismi de ALLAH’tır. O’nun Ulûhiyet mertebesindeki ismi Allah’tır. Talib işte bu mertebeye akıl erdirme yolunda yapacağı tefekkür, ibadet ve diğer yakînleştirici gayret ve fiiller sonucunda, teşbih mânâlarıyla Allah'a seslenmeyi kendisi için kesret günahı görür. Yani Allah isminden yararlanarak tefekkürle, ibadetlerle öğrendiği yakînleştirici işleri yerine getirmekle bir hale ulaşır, bir noktaya gelir ki bu haldeyken Allah’a kesret isimleri olan Hayy, Kayyum, Kadir gibi çokluğa ait isimlerle seslenmekten çekinir, utanır, o isimlerle seslenmek ona çokluk gibi, kesret gibi gelir, şirk duygusu verir, bu yüzden utanır. Bu mahcubiyetle, şirk duygumdan arınmış olarak Allah’a sesleneyim diye sesleneceği bir ifade arar. Bu arayışta karşısına tenzih mertebesi çıkar. Tenzihle seslenirse mahcubiyet duygusundan kurtulacaktır. Ancak tenzihi de tadamaz. Şöyle ki: Biz “Allahım sen Ehad’sın, Samed’sin” deriz ama bu hali yaşayarak söyleyemeyiz. Bunu bir ayetten öğrendiğimiz için söyleriz. Oysa talib şunu istiyor: Bir hale geleyim ki geldiğim halin seslenişi O olsun, o halin seslenişinde bana şirk gibi gelen kesret isimleri olmasın. İşte o, bu halle Ulûhiyet içerisinde HU ismine ulaşır, HU'yu bulur. Ulûhiyeti kimliklendirmek için yalnızca “HU” der, “O” der. Talib kişi her şeyi içeren Allah ismine iman ederek çıktığı bu yolda Âmentü Billâhi yönelişiyle ilerlerken HU ismine hal ile ulaştıysa da “HU” dediği bu hal Allah ismini ortadan kaldırmaz. Allah ismi, “HU” seslenişi de dâhil tüm seslenişleri içerir. Çünkü Allah isminin, yani Ulûhiyet’in hem tenzihe hem teşbihe bakan yanları vardır: Tenzihe bakan pencere HU, teşbihe açılan kapı Rahman’dır. İkisi de insanın idrakı içindir, insanın seslendirebileceği halin sesleridir. “HU” derken idrak tenzih noktasına kadar gelmiştir. Oradan teşbihe bakar, onları şemsiyesi altında gördüğü mertebeye de “RAHMAN” diye seslenir. Çünkü teşbihtekiler tümüyle Rahman şemsiyesi altındadır. Ama teşbih de tenzih de Ulûhiyet kimliği içerisindedir ve Ulûhiyet kimliğinin damgası/mührü de “Allah” ismidir.
KIVAM ÖNEMLİDİR
Bu işin seyr-i sülukunda çalışma yapan arkadaşımız için kolaylık olsun diye bu anlattığımızı özetleyelim: Konuya “La ilahe illallah” zikri ile başlanır. Ama bu başlayış tavsiyelerle olan bir başlama değildir, kendisi hal ile başlar. Kişi o hali bekler de başlarsa daha iyi olur. Bunu genellikle tavsiyelerle yapıyorlar ve sonuçta kişi “uğraştım ama olmadı” diyor. Çünkü kıvam önemlidir. Fırının derecesi pişirdiğinizin kıvamına göre, yani pişene göre ayarlanır. Pişirmeyi düşündüğünüz malzemenin haline bakacaksınız, fırının kıvamını ona göre ayarlayacaksınız… Ama genellikle öyle olmuyor, fırını da pişecek olanı da görmeyen uzaktaki birisi “fırını şu ısıya ayarlayın” diyor. O zaman orada pişen başka bir şey oluyor, uygun bir ürün çıkmıyor. Her ürün için fırını ayrıca ayarlamak gerekiyor... Evet, kıvamında “La ilahe illallah” zikri yapan öyle bir hale gelir ki geldiği bir noktada kendiliğinden “La ilahe illa HU” der. Onun yeni halinin seslenişi artık budur; kendini alamaz ve “HU” der. Bir utanç alır onu ve mahcubiyetle “La ilahe illa HU” der. Bunu derken “La ilahe illallah” demeyi bırakır mı? Hayır! Ulaştığınız hiçbir nokta, size ait geride gibi olan hiçbir noktayı silmez, ancak “cem” eder. “Ben orayı geçtim, orayı sildim” diye bir şey yoktur, olmaz. Yeni mânâlar, yeni noktalar öncekileri cem eder, içine alır, hiçbir zaman silmez. Talib bu hali yaşadıysa sonra ne olur? Sonra “La ilahe” de demez, bu ifade ona “kesret” gibi gelir, artık yalnızca “HU” der. Dikkat edin, “La ilahe” dediğinizde reddettiğiniz bir şey var, yani “La ilahe”de bir kesret mânâsı var. Ama “La ilahe” bile demeyen haldeyseniz reddettiğiniz bir şey bulamazsınız. Talib artık reddedecek bir şey bulamaz, bulamadığı için de “La ilahe” demez. Bu hali yaşayan “La ilahe” gerçeğini silmiş mi olur? Hayır! O hakikat onda duruyor. Ama onun kendine ait öyle bir hukuku var ki o şimdi “La” diyecek, "La ilahe" diyecek bir şey bulamıyor. Lütfen dikkat edelim, bütün bu yaşadıkları ona aittir, bu hislerini ve yaşadıklarını birisine tavsiye edemez, aksi halde karşıdakinin düzenini bozar, yaşadığı hal onun kendi hukukudur, hislerini ve yaşadıklarını başkasına öneremez. Kendisi! Yalnızca kendisi HU diyebilir, bunu başkasından bekleyemez. Yalnızca “HU” diyen talib fark eder ki bu onu zaten diyormuş. "Ben bunu zaten diyormuşum, nefes alırken ve verirken HU hiç sekmiyormuş meğer" der. Fark eden için, bu olay merhameti göreceği bir husustur: Hiç fark etmesek bile hep “HU” zikrindeyiz. Alırken HU, verirken HU… Bilir de farkında olarak yaparsak nimetlerinden yararlanırız. Ama hep zaten o zikirdeyiz.
"Ulûhiyet’in tenzih mertebesinin en değerlisi Ehadiyet’tir ki buraya “EHAD” deriz. Ulûhiyet’in dilemesiyle nüzullerin evveli olarak Ehadiyet’ten Vahidiyet belirir ki oraya da “VAHİD” deriz."
Bu iki cümleyi izi bulunsun diye paylaştık. Ehad ve Vahid’i merak edesiniz diye. Eğer merak ederseniz, Ehad ve Vahid detaylı olarak “Sen Tanrı mısın?” kitapçığımızda anlatılıyor.  
RAHMANİYET, ULÛHİYET VE RUBUBİYET NEDİR?
Allah’ın dilemeleri zıtlarıyla belirince TEŞBİH başlar, artık kıyas vardır. Ulûhiyet bu noktada bize insanın akıl erdirebileceği imkânları sunar, çünkü insan aklı kıyasla anlar. Teşbih mertebesi bizim için bu yüzden önemlidir. Biz tenzihi anlayamayız. Kıyaslayamadığımız için! Bu yüzden, nihayet gelir “HU” istasyonunda dururuz. Oraya da zaten kıyaslaya, kıyaslaya ama kıyasları terk ede, terk ede geldik. Kıyaslayıp kıyası terk ederek, kıyaslayıp terk ederek HU'ya geldik. İnsanın anlayabilmesi yani akledebilmesi kıyasladır, akıl edebilme yöntemi kıyastır. Bu yüzden teşbih mertebesi bizim için bir imkândır. Allah’ın diledikleri zıtlarıyla belirince, başlayan bu teşbihle yani kıyasla birlikte insanın akıl erdirebileceği sistem oluşur ve akıl erdirdiği için insan buraya iman eder; buraya “Âmentü Billâhi” der. İsim ve sıfatların hakikatleriyle zâhir olması ise Rahmaniyet mertebesini oluşturur, oraya RAHMAN deriz. Teşbih mertebesi içerisinde artık manalar vücut bulacaktır. Vücud bulmaya başlayacak mânâların (isim ve sıfatların) kendilerine ait hakikatlerle belirmeleri, birer mânâ iken hakikatlerini de göstermeye başlamaları yeni bir mertebedir: Rahmaniyet! Bu mertebe “Rahman” dediğimizdir. Rahman ismi öyle bir mertebedir ki neredeyse Ulûhiyet ismi gibidir ama Ulûhiyet değildir; Ulûhiyet’in kesrete doğru, zâhire doğru açılan kapısıdır. Bu yüzden Rahman isminin kapsamı, üzerinde teşbih elbisesi olan Ulûhiyet özelliklerindedir. Rahman, teşbih elbisesi giymiştir ama içi, içinin özellikleri Ulûhiyet yapısındadır. İçini inceleseniz ona Allah dersiniz, Ulûhiyet dersiniz, o aslında "teşbih" elbisesi giymiş Ulûhiyet kimliğidir. Ulûhiyet’in "tenzih" mertebelerine açılan kapısı ise tenzih elbisesi giymiş olan “HU” ismidir. Allah’ın ilminde (İlmullah’ta) dilediği mânâlardan ef’al âleminde vücut bulmasını dilediği mertebe Rububiyet’tir, yani mânâların suretlenmesini gerektiren esmaların mertebesi Rububiyet’tir ki buraya “RAB” deriz. Özetlersek: Tenzih mertebesinden teşbih mertebesine, oradan kesret âlemine, ef’al âlemine, suretlerin olduğu yere, vücud bulmuş mânâların olduğu yere geldik. Onların vücud bulmasını gerektiren mertebe ve yönetim, o vücutların dizaynını yapan “Rab” dediğimiz Rububiyet Mertebesi’dir... Bu yüzden diyoruz ki; Allahümme ENTE Rabbiy; Allahım SENSİN Rabbim...

“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI - 13-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.