Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

13 Haziran 2018 Çarşamba 13:20:59
112 kez okundu.

- 29-
Kendimizdeki düniHİ algı belirteçlerini, ara yerde kalmışlık göstergelerini tanımaya devam ediyoruz: Zor ve zavallı anlarınız ile işlerin çok iyi gittiği güçlü anlarınızı karşılaştırın. Sizi zora sokan bir durum oldu, bir şeyiniz gitti veya size birşey oldu, sesiniz kısıldı, zavallı haldesiniz, bu durumdayken iyi ve munis insan mısınız? Bir de bir şey elde edip güçlendiğinizde kendinize bakın, bedeninize bakın. Dikleştiyseniz, işaret parmağınız kalktıysa, ukala olmaya başladıysanız, bunlar esfele sâfiliyn idrakı yakalamanız için göstergedir. O durdukça kurtuluş yoktur. Görün, fark edin, o yapı sizde yaşıyor. Dolayısıyla, sizdeki gücün hangi güç olduğunu araştırın. Eğer Rahmani Güç ise o merhametlidir, korur, Hakk’ı gözetir. Çünkü o Allah ahlakındandır. Esfele sâfiliyn ahlaklı güç ise ezer, yok eder, insanı kullanır.  Şunu fark edebilirsiniz: Esfele sâfiliyn yapı için birisinin bir hali, bir şeyi hep alay konusudur, insanları hep “ti”ye alır. İki arkadaş yan yana gelse, birisini konuşur konuşur gülerler. İşte esfele sâfiliyn! O kişinin etini çiğ çiğ yiyor, âyet gereği ölü kardeşinin etini yiyor. Bunları kendimizde sürekli arayıp yakalamamız gerekiyor. Mesela camdan bakıyorsunuz, yolda da birisi yürüyor. Bir anda ayağı kaydı veya elinden bir şey düştü, hemen gülersiniz. Birisinin zor durumuna, bir kusuruna nasıl gülersiniz ya? Birisi konuşurken dili sürçüyor veya bir kelimeyi şaşırıyor, hemen kahkahayı basıyor veya yüzünde müstehzi bir ifade beliriyor. Oysa kişi o hale üzüldü. Bir kardeşinin üzüldüğü, mahcup olduğu şeye sen nasıl gülersin? Bunu Billâhi anlamında olanın aklı alır mı? Şu reflekse bakın! Haberiniz yok, esfele sâfiliyn çalışıyor, boş durmuyor. Kiminle mücadele ettiğinin farkına var! O yapı sende canlı! Ölü olan sensin! Bu göstergeleri kendimizde daima mücadele ile yakalayacağız. Mesela bu zâlim karakter en fazla onu sevenleri ezer. Kim onu seviyorsa ilk önce onu ezer, çünkü ezecek birisini buldu. Ama aynı esfele sâfiliyn yapı zalime yaranmaya çalışır, ona zulmedenin gözüne girmeye çalışır. Bu yanlarınızı yakalayın.
Çok derinlere nüfuz etmiş bir gösterge de şikâyettir. Lütfen karar alalım “şikâyet cümlesi kurmayacağım” diyelim. Çocuğumuzla, arkadaşımızla, anne babamızla, tanıdığımız sevdiğimiz biriyle konuşurken kendimizi test edelim. Şikâyet gibi olan cümle ve kelimelerden hızla vazgeçelim, söyleyecek başka bir tarz bulalım. Çünkü şikâyet kesinlikle şâkinin dilidir, küfür ehlinin dilidir. Billâhi anlamındaki kul şikâyet dili kullanmaz. Bilir ki o tür cümleler hep Allah’a isyandır. Öyleyse şikâyet cümlelerini silin. O kadar çok köşe yazarı var ki şikâyet cümlelerini silse bir satır yazı yazamaz. O kadar konu anlatan var ki şikâyeti kaldırsa konuşacak tek cümle kalmaz. Etiketi ne olursa olsun fark etmez, karşılıklı şikâyetleşmek şâkinin dili ve göstergesidir, onun sohbet tarzıdır, işi budur. Saatlerce telefonda şikâyet, bir yerde buluşur konuşurlar şikâyet; bunun adı sohbet! Bütün bu işler için bilgisi/gücü yetmezse sihir, büyü, fal gibi yanlışlardan da medet umarlar. Allahım muhafaza buyur. Bu işlere meyilli oldukları için esfele sâfiliyn yapıdakiler Din’i de böyle algılar, Din’e böyle yaklaşırlar. Biraz dindar birini bulmuşsa "şu işim için en iyi seçenek nedir?" diye sorar, yani şu işimin falına bir bak. Hep bir güç peşinde olduğu için Din’den de böyle yararlanmaya çalışır. O yüzden âyet “onlar Allah’ı kandırmaya çalışıyor ama Allah onları kandırır” dedi. Sorsanız “Allah’ın sisteminden yararlanıyorum” der. Hayır, sistemden yararlanarak gücüne bir şey katmaya çalışıyor. O iş hâlis olmaz! Dikkat edin, sihir, büyü, fal vardır, sonuçları doğru da çıkabilir. Ama yine dikkat edin, o gibi şeylerin veri tabanı ve hedefi dûniHİ algıdır. Doğru çıkıyor olsa bile, o yöntemlerle süper başarı elde ediliyor olsa bile veri tabanı Billâhi değildir, hedefi dûniHİ algıdır, sonu ise dünya ve ahirette hüsrandır. Onların bilmelerine, başarılarına bakıp Allah’tan perdelenmeyin. Neden böyle vurguluyoruz? Seslendiğimiz ara yerdekiler bunlarla uğraştığı için!
Ara yerden kurtulmak istiyorsanız, konuşma arzunuzu ve konuşanı kontrol edin, “BEN” diyen dûniHİ mi, Billâhi mi? DûniHİ olandan vazgeçin, Billâhi algıyla, yani Allah adına, Allah için, Allah’ın verdiğini kullanarak “BEN” deyin. “Varım ve Müstakilim” algısıyla” BEN” diyeni terk edin. Ara yerden kurtulmak için eş seçimi de önemlidir! Eş seçiminde önce kendi çelişkinizi düzeltmelisiniz. Henüz fırsatı olanlar için söylüyoruz. Birisini şikâyet etmeyi bırakın, “evleneceğim ama bu böyle, şu şöyle” demeyi bırakın, kendi çelişkinizi kaldırın. Bu çelişki nedir, nasıl düzeltilir onu da ileri de göreceğiz inşaAllah. Bu söylediklerim ara yerde olup da kurtulmak isteyen tâlib içindir, seslenişimiz onadır. İnanan birisi evlenecek, kendince bir kriter oluşturuyor: Evleneceğim kişi dindar olsun ama topluma da uyum sağlasın. Dışarıda böyle bir kural var, o da bu kuralı tercih ediyor, buna uygun da birini buluyor. Dindar ama ortama uyum sağlamış olanlar çoktur, bu yüzden bunlar birbirlerini çok çabuk bulurlar. Buldu, evlendiler. Genellikle ne olur biliyor musunuz? Kadının topluma uyum sağlayan yanı evlendikten sonra gittikçe artar. O kadar uyum sağlamasını kıskanan erkek o kıskançlıkla gittikçe dindar olur. O kadar uyum sağlayacağını bilmiyordu. Bu kadarına dayanamaz, işin içinde dindarlık da olduğundan bir kıskançlık geliştirir ve kıskandıkça daha dindar olur. Kıskançlığını anlatabilmek için eşine dini anlatır, “kıskanıyorum” diyemez, “hani dindardın, ne oldu?” der. Süreç böyle gelişirse kadın gittikçe topluma uyar, erkek gittikçe dine. Ve başlarkenki eşitlik yakın zamanda bozulur. O zaten yanlışta eşitlikti. Bozuldu, uçurum büyümeye başladı. Bu hikâye hep böyle değildir, elbette tersi örnekler de vardır. Efendimiz (SAV) bu konuda önemle uyarıyor; “Hayrlı mal edinin.” Sahabe efendilerimiz sürekli O’na bakıyorlar. Olarınki de ayrı bir şans. Risalet Nuru’nun içerisinde bizzat sahibinden, o ağızdan, o dilden, o nurdan öğrenmek nasıl bir şans! Bu yüzden devamlı O’na bakıyorlar. Hatta arının çiçeğe yapışması gibi o kadar yapışıyorlar ki uyarılıyorlar: Rasülü rahat bırakın da dinlensin. İşi nasıl fark etmişler ki yapışıyorlar. İşte Efendimiz (SAV) onlara dünyada edinileceklerin hayrlı olanından bahsedince iyi öğrenmek için telaş edip soruyorlar: Neye dikkat edelim? Efendimiz (SAV): “Cennete gitmenizi kolaylaştıracak kadınlar edinin” buyuruyor. Çok önemli. Henüz o şansı olan için bundan daha önemli bir şey yoktur. Kriter bu! Şöyle malı, şöyle kariyeri değil, şunum var, bunum var değil! Cennete gitmenizi kolaylaştıracak eş! Biz böyle paylaşınca, ara yerde olup şöyle diyenler olacaktır: “Çoğunluğa baksanıza, herkes böyle yapıyor.” Evet, ama o bir aldatmaca. Ara yerde olup böyle mazeret uyduranlar uyarılır: “Eğer sen Arz’da bulunanların ekseriyetine itaat edersen, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna tâbi olur ve ancak tahmin üzere konuşup, saçmalarlar.” (En’am-116)
Çünkü: “İnsanların ekseriyeti iman etmez.” (Ra’d-1) “Muhakkak ki insanların çoğu gerçekten fâsıktır.” (Maide-49) Tablo bu: İnsanların çoğu iman etmiyor, çoğu da fâsık! Siz de “çoğunluk böyle yapıyor” diyorsunuz. Çoğunluk iman olarak yanlıştaysa onların yaptığını kendinize nasıl ölçü alırsınız? Tâlib öyledir ki tek başına kalır, tek başına, onların içerisinden kendisi için ölçü olacak bir kişi bile bulamaz. Doğruya tâlipseniz o tek başına halinizle doğruyu yaparken öyle tek başına olmalısınız ki sizin o doğruyu yapmanızdan kimse rahatsız olmasın, böyle bir hassasiyetle yaşamalısınız. Öyle güzel, öyle saklı bir sevdayla; Allah sevdasıyla...
Hicret edeceğimiz algıya Billâhi algı dedik ve bir hedef koyduk: Billâhi algı sürdürülebilir olmalı ve o algı ikana dönüştürülmelidir. Billâhi algının sürdürülebilir olması ve ikana dönüşebilmesinde dikkat etmemiz gereken iki husus vardır. Birisi, talibin mümkün olduğunca kesintisiz olarak kendisine telkinde bulunmasıdır; bu amaçla kendimize daima telkinde bulunacağız: Allah’ın dışı yoktur. Bütün yaratılanlar İlmullah’ta O’nun dileğinin suretleridir, İlmullah’ta var gibi görünenlerdir. Güç Allah’ındır, mülk Allah’ındır, hüküm Allah’ındır. Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır. Bu telkinlerle yaşayan tâlib için Allah’ın dışı olmaz! O zaman, Allah’tan başka Müstakilen VAR ve Muhtar bir varlık düşünmek boştur, bâtıldır. Bu telkin, yapılacak zikrullah çalışmasının temelini, esasını, ana mânâsını oluşturur. Bu telkin Kelime-i Tevhid’dir: Lâ ilâhe illallah. Bu telkin, “Lâ ilâhe illallah” zikrullahı sırasında zihnimizde olması gereken bilinçtir. Kelime-i Tevhid’i artık “Allah’tan başka ilâh yoktur” diye manalandırabiliriz. Çünkü Allah’ın dışı yok! İlâh’ı tanımladık: Müstakilen VAR ve Muhtar olan! Allah’ın dışı olmayınca başka müstakilen var ve muhtar olan YOKTUR. Sonuç tek cümle olacaksa budur: Allah’ın dışı yoktur, ancak Allah! İşte bu telkin zikrullahtır. Ve kalbler ancak zikrullah ile mutmain olur:
 “Dikkat edin! Kalbler zikrullah ile mutmain olur.” (Ra’d-28)
Sen bu telkini yaparsan, işte bu telkin ile;
Rabbine yönelenlerden olursun; İnsan-29 âyeti gereği,
Haniyf olursun; Rum-30 âyeti gereği,
Allah’a firar etmiş olursun; Zariyat-50 gereği,
Allah ve Rasûlüne hicret etmiş olursun; Nisa-100 ve Ankebut-26 gereği,
“Senden sana sığınırım” demiş olursun; Tevbe-118 gereği,
Evvâbiyn (özüne dönen) olursun; İsra-25 ve Kaf-32 gereği,
Kalbin münîb (hakikatine dönen) kalb olur; Kaf-33 gereği,
Kalbi ihbat eden (dûniHİ algı ile irtibatı kesip mutmain) olmuş olursun; Hac-54, Hud-23 gereği,
Kalb-i Selim (marazdan kurtulmuş kalb sahibi) olursun; Şuara-89 ve Saffat-84 gereği.
Özetlersek, bu telkinle sen;
Muttaki olursun; Bakara-2 gereği,
Nefs-i Levvame’ye girmiş olursun; Kıyamet-2 gereği,
Umulur ki, Rabbim sana Nefs-i Mutmain kapısını açar da O senden razı, sen de O’ndan râzı cennete dâhil olursun; Fecr 27, 28, 29 ve 30. âyetler gereği.
Zikre uyan tâlib için hâl böyleyken, bu telkine karşı âmâ davranıp görmezden gelenin akıbeti âyette bakın nasıl tanımlanmıştır: “Onlara Lâ ilâhe illallah telkin edildiğinde muhakkak ki onlar müstekbir (Allah dışında müstakilen var ve muhtarım idrakiyle) davrandılar.” (Saffat-35)
Durum Saffat-35 ayetindeki gibi olursa;  “Kim (dûniHİ algı ve zann’larıyla) Rahman zikrinden (Kur’ân’ın öğrettiği Billâhi algı ve ikanı yaşantısından) âmâ (uzak) olursa, ona yanından ayrılmayan bir şeytanı musallat ederiz. Şüphesiz ki şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf; 36, 37)
Yanlarından ayrılmayan şeytanı iki şekilde, ikisini birden düşünmek lazım: Kendinizdeki esfele sâfiliyn yapı ve bir de cin taifesinden olan şeytan. Asıl kişinin kendi esfele sâfiliyn yapısı şeytandır. Billâhi algı ve ikanı yaşantısından uzak olanın bu yapısı öyle kuvvetlendirilir ve o yapı onda öyle bir kişilik olur ki, insan o kişiliği öyle yaşar ki ve yaşadığını da öyle doğru zanneder ki fark edemez. Kişi ne yaparsa oluşur bu tablo? Rahman’ın zikrinden âmâ olursa! Bu durumda size, Kur’ân’ın “Bu sizin düşmanınızdır, cin taifesindendir, ona secde edin dedik etmedi” dediği cin taifesinden şeytanlık görevini yüklenmiş bir görevli verilir ki sizi daima saptırsın. Ancak bilin ki, görevlendirilmiş o şeytan sizdeki şeytanlıktan daha akıllı, daha sinsi, daha kurnaz, daha kâfir değildir. Sizin esfele sâfiliyn yapınız ona pabucunu ters giydirir. Çok enteresandır, insanlar esfele sâfiliyn yapılarını korumak için, adeta “Allahım, benim şeytan yapımı cinni şeytandan koru” dercesine o şeytandan Allah’a sığınırlar. Billâhi algıda olan “Eûzü Billâhi” ile her ikisinden birden korunmaya çalışır. Esfele sâfiliyn yaşıyor ve şeytandan da korunmaya çalışıyorsanız buna hiç gerek yok, çünkü bu hâlinizde şeytan sizden kaçıyor; seninle ayrıca uğraşmasına gerek yok, Esfele sâfiliyn yapın zaten çok kuvvetli bir şeytandır. Bu yüzden, “Allahım beni kendimden koru, şeytandan da koru” diye sığınmak lazım. Özellikle “Beni kendimden koru” sığınışını unutmamak gerekiyor.

 

Edep; Ya Hu -29-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.