Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

11 Haziran 2018 Pazartesi 13:39:34
91 kez okundu.

- 27-
Talibin duniHİ algı ve zannlarından kurtuluşu için 10. madde: Billâhi algı ve gösterilen bütün gayretler öncelikle dûniHİ algıyı yenmek içindir. DûniHİ algı sıfırlandıktan sonra Allah lutfederse artık Billâhi anlam "algı" olmaktan kurtularak "ikan" halinin ilk basamağına ulaşır, talib artık onu hayal etmekten kurtulur, aslı ile karşılaşır. Billâhi algı gerçek varın algısı olduğu için, gerçek var konusunda tâlib nefsini mutmain bulmaya başlar. Böylece, algısı olmayan, ikan sistemine dayalı yeni bir hayat başlamış olur. Bu hayat tarzı yeni ve çok farklı olarak yürür. DuniHİ algı ve zannlarından kurtuluş yöntemlerini 10 madde halinde açıkladık. Uygulamada nelere dikkat dilmesi gerekiyor, şimdi de onu görelim.
İmanlı kulun karşılaşmak istemediği olaylara musibet gözüyle bakması doğaldır. Musibetin iyi anlaşılması ve mücadelede ondan yararlanmak için onunla ilgili dört temel tanımı görelim. 1) Âmentü Billâhi diyerek Billâhi mânâda iman eden, Billâhi algı gayretinde olan kulun karşılaşmak istemediği olaylar, imanlının karşılaşmak istemediği olaylar ona göre musibettir. 2) Oysa insanın başına gelen en önemli musibet “dûniHİ algı”dır. Esas musibet kişinin kendisini içinde bulduğu bu algıdır. 3) Musibetin bir de ne olmadığının tarifini yapalım. DûniHİ algının musibet olduğunu fark eden, musibet olarak bunu gören bilir ki musibet Esfele Sâfiliyn’in hoşuna gitmeyen şeyler değildir. Öyle zannediliyor ama değildir. Bu yaklaşım Kur’an’a uygun da değildir, yanlıştır. DûniHİ algıda esfele sâfiliyn hâli yaşayan kişi o algı ve zanlarıyla yaşarken arzu etmediği şeylere musibet diyor ve onlarla ilgili olarak Kur’ân’da çare arıyor. Oysa onun musibet dediğine Kur’ân musibet demiyor. Kur'an ona “senin her halin musibet” diyor. Diğerleri musibet içinde musibet... 4) Gerçek musibetin dûniHİ algı ve zann’ları olduğunu anlayan tâlib de Kur’ân’a döner. O da çare arar ama bulur inşaAllah. Billâhi algıda olan kul da karşılaşmak istemediği şeylere musibet gibi bakıyor ama Billâhi kapsamında olduğu için Rabbi ona çok özel destek verir. O hâl onunla Rabbi arasında çok ayrı bir muhabbettir. Bu iş için diyor ki; kulum neyi sevmiyorsa ben onu sevmem. Fark eden kul için bu ayrı bir iştir, kula göre özel bir muhabbet işidir. Esfele sâfiliynde yaşayanların musibet tarifleri bizi ilgilendirmiyor, biz esas musibet olan dûniHİ algı kaynaklı musibetle ilgileniyoruz. Başına gelen esas musibetin dûniHİ algı ve zanları olduğunu fark eden tâlib, musibetin esas tarifine ulaşmıştır: Musibet onu Allah’tan uzak düşüren her şeydir. Onu ne perdeliyorsa onun için o musibettir. Zenginlikse zenginlik, güzellikse güzellik... Fizyonomisi öyle güzel insanlar var ki onunla ulaştıkları ün, şöhret ve hayat tarzları yüzünden Allah’tan uzak düşüyorlar. Çok güzel görülen o insanlara özenle bakanları Hz. İsa aleyhisselâm efendimiz uyarıyor: Neyine özeniyorsunuz, bunların çoğu yanacak! Çünkü o güzellikle perdelenmişler. Hz. Yusuf aleyhisselâm da çok güzel ama o Billâhi anlamda, o algıda yaşıyor. Allah’tan uzak düşürmeyen hal önemli! Uzaklaştırıyorsa o musibettir. İnanın, bu gerçeği görmüşseniz ahirette o kapsamdaki sağlığı bile istemezsiniz. Seni Allah’tan uzaklaştıran şeyin sağlık olduğunu, onun musibet olduğunu görünce onu bile istemezsin. Dolayısıyla, bir şeye hemen musibet etiketi yapıştırmayın, bilip bilmeden adını böyle koymayın. Herkese göre musibet değişir ama tarifi hiç değişmez: Kulu Allah’tan uzak düşüren şey musibettir. Benim için musibet dûniHİ algı ve zanlarıdır deyip Billâhi’ye tâlip olan kul, o musibete karşı Kur’an’dan çare arar, yani kurtuluş için yolu âyetlerde arar:
Bakara-156: “Onlar ki kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman ‘İnnâ Lillahi ve innâ ileyHİ râciûn (doğrusu biz Allah’a aidiz ve O’na dönücüleriz)’ derler.” Öğüte dikkat edin! Onların “İnnâ lillahi ve innâ ileyHİ râciûn” demeleri tamamen Billâhi algıdır ve sonuç da İkan’dır. Billâhi algı çare olarak gösterildi. DûniHİ algıdan kurtulun, çareniz Billâhi algıdır denildi. Sıkıntısı ne olursa olsun, tâlib sorununu duaya dönüştürüp Kur’ân’a yönelirse, her âyetin sorununa cevap olan bir mealini bulur. Bu yöntemle bir uygulama yapalım, dûniHİ algı musibetinden kurtulmak hedefiyle Vel Asr Sûresi’ne bir dua gözüyle bakalım: “Yemin ederim o Asr’a; muhakkak ki insan bir hüsran içindedir. İman edip salih amel işleyen, birbirlerine Hakk’ı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”
Asr'ın ifade ettiği birçok mânâdan birisi, her insanın kendi zamanı, kendi ömrüdür, dünya hayatı için verilen mühlettir. İnsan kendisine tanınan bu zaman içerisinde bir hüsranın, bir musibetin içindedir. Bu musibet o insanın dûniHi algısı ve ürettiği zanlarıdır. Bu hüsrandan kurtulmak isteyen kişi hüsranına sebep olan algısını silmeli, Billâhi anlamda iman ve bu imanı sürdürülebilir yapacak Billâhi algının idrakında olmalıdır, bu idraka göre de bir hayat tarzı oluşturmalıdır. Kendisine ve inanan kardeşlerine devamlı olarak şu telkini yapmalıdır: Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Vahid’ül Kahhar olan Allah’tır, bu durum O’nun Hakkı’dır. DûniHi algı musibetinden kurtarması için Allah’ın vereceği hükmü sabırla beklemek gerektiğini de telkinlerine eklemelidir. Bu amaçla A’raf Suresi’ne de bakalım. A’raf 205, 206: “Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam Rabbini an. Gafillerden olma. Muhakkak ki Rabbinin indindekiler O’na kulluk etmekte müstekbir davranmazlar. O’nu tesbih ederler ve O’na secde ederler." (secde ayetidir).
Kul dûniHi algı musibetinden kurtulma duasıyla Allah’a yalvarırken, dûniHi algıda kalmamalıyım korkusunu da yaşar ve öğrendiği Billâhi anlamının haşyetiyle ürperir. Sabah akşam, her an Billâhi algı oluşturmak amacıyla Rabbini hep hatırında tutar, Rabbinin huzurunda durur. Böylece, “Rabbinin dışına atılmışlık" algısından kurtulup Rabbiyle olanlar, artık “müstakilen VARIM ve Muhtarım” diyen bir vech ile bakmazlar, “işittik itaat ettik” hayatı yaşarlar, Allah’a “Sen Sübhansın” derler, bu gerçeğe uymayan her şeyden sıyrılarak Sübhanallah’a teslim olurlar.
“SübhanAllah’a teslim olurlar” hâli önemlidir. DûniHi algıda olan kişi algısı yüzünden ihlâsı tarif edemez, ihsanı tarif edemez, Sübhanallah’ı da Elhamdülillah’ı da tarif edemez. Çünkü dûniHi algıdan tarif olmaz. Hem o algıda olup hem Allah’ı hakkıyla tarif edemezsiniz. DûniHi algıda olanın “Sübhanallah” diyeceği hiçbir şey yoktur. “Neye sübhanAllah diyorsun?” diye sorsanız bilmez, tarif de edemez. Sübhanallah’ı ancak Billâhi algıdaki kul söyler, ona ancak o idraktaki kul ihtiyaç duyar. Çünkü yanlış düşünmekten korkar! "Ne yana baksa Vechullah" bakışıyla yaşarken Allah’ı kayıt altına almaktan korkar, sübhanallah diye seslenir. İnşaallah, maşallah, sübhanallah, elhamdülillah” kelimeleri onun sevdikleridir, bunlar Billâhi algıda yaşayanın dilidir. Bunlardan rahatsız olan anlarız ki dûniHi algıdadır, o rahatsız olur, “inşallahla maşallahla işimiz yok” diyerek tarafını belli eder. Doğru, onun inşaallah’la maşaallah’la işi yok! Peki, sizin onunla ne işiniz var? O doğru söylüyor ve diyor ki benim bunlarla işim yok. Peki, sizin işiniz Allah’la ise, onunla işiniz ne? O itiraf ediyor, ben şeytanım, inşallahı maşallahı sevmem diyor. Sevmez, çünkü bilerek ve severek o mânâları dile getirmek Billâhi algının işidir. Billahi algıya talip kişi, her işi Allah’ın izniyle oluyor bildiği için maşaallah der. Yanlış yapmamak için sübhanallah der. Her şeyi takdir edenin Allah olduğunu, takdir etme yetkisinin Allah’ta olduğunu bildiği için elhamdülillah der. Bu yüzden, sübhanallaha teslim olmak ve sübhanallah sığınışı Billahi algıyla yaşayanın işidir. Çünkü “dışı yok, dûniHi değil” hali yaşanınca Allah’ı kayıt altına alma tehlikesiyle karşılaşır, bundan korkar, sübhanallah der...
DûniHi algıdan kurtularak Billâhi algı ve ikânını oluşturmak için belge ararsanız, tüm âyetleriyle karşınıza Kur’ân çıkar. Bakın:
“Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki; hadi siz de onun misli on sure getirin. Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettikleriniz) kim varsa çağırın, eğer sadıklarsanız.” (Hud-13)
 “De ki; ‘Onu Ruh’ul Kudüs, senin Rabbinden Bil-Hakk indirmiştir; iman edenlere sebat vermek ve müslimler için de hüdâ ve müjde diye.” (Nahl-102)
“Bu Kur’ân, dûnillahi (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiğiniz) güçler tarafından uydurulmadı. Ancak kendinden öncekileri tasdik eden ve (Ümmül) Kitab’ı açıklayandır. Onda şüphe yoktur, O Rabbül âlemindendir. Yoksa, ‘onu (Muhammed) uydurdu’ mu diyorlar? De ki, hadi siz de onun misli bir sure getirin. Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiğiniz) kim varsa çağırın. Eğer sözünüzde sadıklar iseniz.” (Yunus; 37, 38)
“Kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz, onun mislinden bir sure getirin. Eğer sadıklarsanız dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiğiniz) şahitlerinizi de çağırın.” (Bakara-23)
Billâhi algı oluşturmak için anlattıklarımızı yaşarken dikkat edilmesi gerekenleri de paylaşalım, tefekkür ettiğimizde bize başka önemli hususları açar. O önemli hususlardan birisi şudur: Tâlib, dûniHİ algısı sonucu kendisini Allah’ın dışında (müstakilen var ve muhtar) zannederek tanrılığını ilan edişini reddettiği gibi başkalarının dûniHi algılarını ve tanrılıklarını da reddetmelidir. Burayı çok iyi yakalayalım. Tâlib kendisinde aradı, buldu ve “bunlar dûniHi’dir, tanrısaldır, bunlar Allah’a karşı varlık ve güç gösterisidir” deyip onları reddetti. Bu reddi gibi, insanlarda görünce de reddetmelidir. Bu yapılmadıkça hedefe ulaşılamaz. Buğz sendeki veya başkasındaki dûniHi olana yapılır. Tüm dûniHi’leri böyle reddetmedikçe hedefe hiçbir zaman ulaşamazsınz. Başkalarının dûniHi algı ve zanlarıyla ortaya koydukları fikirleri, eylemleri takdir etmek, onlara hayran olmak, özenmek, onları örnek göstermek tam mânâsıyla dûniHİ algıyı (o iddiayı) tasdiktir, gizli tasdiktir. Kişi kendi düniHİ (müstakillik) iddiasını reddediyor ama başkasının o algıya (Varım ve Muhtarım iddiasına) dayalı fikirlerini, hareket ve davranışlarını takdir ediyor, tercih ediyor, paylaşıyor, başkalarına anlatıyor. Demek ki gizlice hayran! Olmaz, o bu yolu başaramaz! Billâhi algıdaysanız çevreniz de Billâhi algıda olacak, her şeyiniz Billâhi olacak, yalnız kendiniz değil. Billâhi algıyla yaşamak, nerede dûniHİ algı varsa, nerede Allah’ın Vahid’ül Kahhar oluşuna, Ehad ve Samed oluşuna karşı fikir, yorum, fiil varsa ona buğz etmeyi gerektirir. Halinizle, sözünüzle “size katılmıyorum, bunlar küfür, bunlar İhlâs Sûresi’ne uymaz“ diyeceksiniz. Hayran olmak, onları takdir etmek, birilerine önermek dûniHİ algıyla yaşıyor olmanın göstergesidir. Efendimiz Muhammed Mustafa (SAV)’e ve O'nun açıkladığı şekliyle Allah’a inanmayan birisi dûniHİ algıdadır. O inanıştaki birinin felsefesini, yöntemini önemsiyorsanız, kitapları elinizden düşmüyorsa olmaz, "ne güzel " diye paylaşıyorsanız olmaz. Kendi dûniHİ algınız (müstakilen varım ve muhtarım haliniz) gibi onları da reddedeceksiniz. DûniHİ algıyı kuvvetlendirecek, motive edecek veya kışkırtacak davranışlardan da sakınacaksınız. “Çok önemli” dediğim husus budur. Kendinizde reddetmeniz yetmez, bu yöntem ihlâslı da değildir.
Şu da önemli: Reddetmek onlarla yanlış bir savaşa girmek de değildir. Tâlib hemen “ben bu reddi nasıl yaparım?” telaşına girer. “Nasıl yapacağım?” diyen talip bu niyetle âyet ve hadislere uymayan şeyleri reddetmelidir. Bunu yapınca, bu gayrette olunca artık sizde FURKAN açılır, bunu gözünüzle görürsünüz. Konu ne olursa olsun Hakk’la bâtılı hemen ayırırsınız. Hakk’tan yana akıl kendiliğinden çalışacaktır inşaAllah. Tâlib Hakk ile bâtılı çok çabuk fark eden Furkan Sistemi’ni kendisinde geliştirmeli ve karşılaştığı dûniHİ algı ve zanlarına karşı hemen buğz etmelidir. İdrakını yükseltmek ve korunmak amacıyla Kâfirun Sûresi zikrine müracaat etmelidir. Salâtlarımıza veya zikrullah ödevlerimize koyarsak, Kâfirun Sûresi dûnillah algı ve zann’larına karşı iyi bir hücumdur. Dûnillah olanı reddetmek kadar, bunu yaparkenki hassasiyet de önemlidir, âyetten öğreniyoruz:
En’am-108: “Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedip) isimlendirdiklerine, dua ettiklerine sövmeyin; onlar da bilmeyerek Allah’a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini cazip gösterdik. Sonra dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.”
Öğüdümüzü aldık: Buğz ve reddediş esnasında büyük bir hassasiyet gerekiyor. DûniHİ algı ve zanlarıyla mücadele ederken onur kırarak, rencide ederek gizlice kavga etmeler yanlıştır. Tam aksine bu reddediş ve buğzda çok hassas davranacağız. DûniHi algı sahiplerinin fikirlerine "katılmıyorum, kabul etmiyorum" demek başka şeydir, onlarla kavga etmek, hakaret etmek başka şeydir. Ayet “hassas olun, yaşantısına hakaret etmeyin, küfretmeyin” diye uyarıyor. Yaşantısını dürterseniz o da Allah’a küfreder, onu günaha sokmuş olursunuz. Dürterek dûniHİ algısında ısrarına sebep olduğunuz için yanlış yapmış olursunuz. Böylece dûniHİ algıya siz de bulaşmış olursunuz. Uyarılıyoruz: DûniHİ olana bu kadar bile bulaşmayın.

Edep; Ya Hu -27-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.