Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

8 Haziran 2018 Cuma 13:23:34
123 kez okundu.

- 25-
Lüb sahiplerini tanımaya devam ediyoruz: Onlar (lüb sahipleri) misakı (fıtratı) bozmazlar.
Misak, Allah fıtratı üzere söz verdiğimiz haldir. Ahseni takviym ile bize verilmiş olan "Allah’ı hakkıyla bilebilme" özelliği taşıyan fıtratımız dûniHİ algı yüzünden örtülmüştü. Lüb Sahipleri bunu fark eder, o fıtratın dûniHİ algı yüzünden bozulmasına izin vermez, onu saf tutar. Kur’ân, talip olana bu özellikleri anlatır ve “böyle yap” der. Onlar zaten “Belâ şehidnâ (evet Rabbimizsin, buna şahit olduk)” demişlerdi. Lüb sahipleri verdikleri bu sözü daima takip eder, fıtratlarını devam ettirirler. Bu amaçla neler yaptıklarını Ra’d Sûresi’nden öğreniyoruz. Bizim için önemli ve dikkat edilmesi gereken bir nokta şudur: “(Onlar) seyyieyi hasene ile yok ederler.” (Ra’d-22) Zâhiri mânâda âyetin meallerini okuruz. Hepsi doğrudur ama idrakımız için bazen yeterli olmayabiliyor. Günümüzün çok önemli bir sözü var; evet ama yetmez. Nasıl yetmediğini, neden yetmediğini âyetteki "Seyyie ve Hasene" tanımları ile görelim: Seyyie’ye kötü, Hasene’ye iyi dersek bu âyetten gereken sonuç çıkmaz. Ama genellikle böyle meâllendiriliyor: Onlar kötülükleri iyilikle yok ederler. Çok önemli şu testi meal okurken de yapmalıyız: Ayete verilen o manayı Muhammedî olmayan da yapabilir mi? Çok dikkat edin, Muhammedî olmayan da yapabiliyorsa o Kur’an’ın ve Efendimiz (SAV) in öğüdü değildir. Bu çok önemli bir ipucudur, önemseyin: Kur’an’ın ve Efendimiz (SAV)'in öğüdünü yalnızca Muhammedî’ler yapabilir. Onu yapan Muhammedî olur, Muhammedî olacaktır. Muhammedî olmayanın Kur’an’ın dediğini yapıyor olması mümkün değildir. Ama bir meâl yazılıyor ki herhangi birisi orada yazılanı yapıyor. Mesela “onlar kötülükleri iyilikle yok ederler” dediğinizde bu âyetle tanımlananı Polyannacılık sanıyorlar. Bu iş öyle değil. Bir imanlı için o meâl doğrudur ama başlangıç için değil! Ne zaman? Paylaşmaya çalıştığımız algı değişikliği olmuşsa o zaman bu meâl de doğrudur. “Onlar seyyieyi hasene ile yok ederler” mealini Muhammedî mânâ ile şöyle anlamaya çalışalım: Seyyie dûniHİ algı ile yapılmış olan şeydir. Hasene Billâhi algı ile yapılmış olandır. Tek sermayemizin algı olduğu gerçeği ile yaklaşınca, yani algımız onarılacaksa, âyet diyor ki: Onlar seyyie’yi (dûniHİ algının ürettiklerini) hasene ile (Billâhi algı ile) yok ederler.
Bunu öğrenen, önce hayatında seyyie olan (dûniHİ algı ve zann’larından çıkan fikir, düşünce, arzu, istek, heva, heves, fiil) ne varsa hepsini Billâhi algı ile silmeye başlar. İnsanlarla ilişkilerinde de bunu prensip edinirse elbette güzel bir şey yapmış olur. Ama önce algı değişikliği, sonra bu işler! Eğer böyle olmazsa, dûniHİ algıyı silme gayretine girmeden “ben kötülükleri iyilikle yok ediyorum” diyene, böyle yaşayana dûniHİ algı dünyasında “salak” derler. Bu yüzden dünyada oluşmuş bir kural var: Kazık yemek istiyorsan merhamet et! Bu dûniHİ dünyanın kuralı, onların sözü. İnsanlar bu yüzden birilerine iyilik yapmaya korkarlar. Sen öyle bir ortamda kötülükleri iyilikle yok etmeye çalışırsan gününü görürsün. O yaşantıda kural “ben müstakilen varım ve en üstünüm” demek ve gereğini yapmaktır, orada küfür yarışı vardır. DûniHİ algı dünyasında yaşayacaksanız oyunu kuralına göre oynayın, küfür yarışına göre oynayın. Futbol oynuyorsan topu elinle tutmak olmaz, oyunu kurallarına göre oynayacaksınız. DûniHİ algı ve zann’larının “Varım ve Muhtarım” yarışı yapılan dünyasında kötülükleri iyilikle yok edemezsiniz. Böyle bir gayrete girerseniz salak olursunuz, Ferrari’sini satmış adam diye anılırsınız. Nüansa dikkat edin, bağışlayamamış da satmış! Vazgeçip gidememiş yani! Kitabın ismini bile doğru koyamıyorlar, çünkü dûniHİ algıdalar! Sonuç olarak, “seyyieyi hasene ile yok ederler” kuralı dûniHİ algıyı Billâhi algıyla silip yok etmektir. Bu kuralı fark edip yaşayanların Lüb Sahipleri olduğunu öğrendik.
2.    Konuya dûniHİ algıyı tanımakla başladık. DûniHi algı, insanın kendini Allah’ın dışında müstakilen var ve muhtar zannetmesidir, öyle bilmesidir. İnsan bu algısı için bir gayret göstermez, olay kendiliğinden yürür. Kurtuluş için ilk yöntem, ilk adım dûniHİ algıyı Billâhi algı ile silmekti, gördük. İkinci adım, kurtulmamız gereken algıyı tanımak ve önemsemektir. Bu algıyı tanımak, onun gayret gerekmeksizin su gibi aktığını bilmek, o algıyla mücadeleyi sürekli kılmada önemlidir.
3.    Billâhi algı için özel gayret gerekiyor, ayrıca “Billâhi algı” kesintisiz yürütülebilmelidir. Ancak bu durumda fuad Billâhi algının tesiri altında kalabilir ve sonuçta fuad Billâhi algıyla bağlanabilir. Bütün bunlar için Billahi algı gayretine gireceğiz. Kulun Billâhi anlamda gayreti demek, o kula Rabbi destek verecek demektir. Buyuruyor: “Kulum bana yürürse, Ben ona koşarım.” (Hadis-i Kudsi) “O halde zikredin BEN’i (ki), zikredeyim sizi. Şükredin bana. Ve (sakın) küfretmeyin.” (Bakara-152) Bize bir yöntem öğretiliyor: Zikredin Ben’i ki sizi zikredeyim. Ben’i hatırlarsanız sizi hatırlarım, Ben’i anarsanız sizi anarım. Ben’i unutmazsanız sizi unutmam.
“Kulun Allah’ı zikretmesi” ne demek acaba? Veya Allah’ın kulunu zikretmesi nedir, nasıl bir şeydir? Ve bu ikisi kıyaslanabilir mi? Bu bize bir şeyi müjdeliyor ki şudur: Eğer siz Billâhi algıya girerseniz Ben de sizi zikrederim. Allah'ı zikretmek kesinlikle Billâhi algı demektir. Başka bir kelime ile tanımı yoktur. Kul olarak, dünyada Billâhi algıdan başka zikrimiz olmaz. Billâhi algı ile gelen ikramı fark edin. DûniHİ algıdan kurtulur da Billâhi algıya girerseniz sizi zikrederim, sizi anarım, Ben de sizi umursarım. Ve ayet devam ediyor: “Şükredin bana ve sakın küfretmeyin.” Şükretmek her şeyi Allah’tan bilmek olduğuna göre “şükredin” uyarısı "her şeyi (Ben'de ve) Ben’den bilin" demektir: "Beni anmaya başladınız, Billâhi algıyla meşgulsünüz. Size ulaşanları, verilenleri, size geleni dûniHİ algı ile duniHİ güçlere, sebeplere bağlamayın. Ve sakın küfretmeyin; yani sakın dûniHİ algıya yaklaşmayın, sakın dûniHİ algıyla yaklaşmayın. Bakara-152 bize gayret ettiğimizde yardımın açılacağını hissettirdi. Enfal Sûresi 29. ayet ise şu müjdeyi açıklar: “Ey, iman edenler! Allah’tan ittika ederseniz (fıtrî ahdinize sahip çıkar ve Rasûlullah ile size ulaşanlara hıyanet etmezseniz) sizin için Furkan (Hakk ile bâtılı hızla ayırt eden ve Hakk’tan yana davranan akıl) oluşturur, seyyielerinizi siler ve sizi mağfiret eder. Allah, Zül fadlil Aziym’dir.”
Billâhi algı için özel gayret gerektiğini âyetlerden görüyoruz. “Ey iman edenler, Allah’tan ittika ederseniz” buyruğu bu gayreti somutlaştırıyor: İttika etmek! Bu çağrı Kur’an-ı Kerim’de o kadar çok geçer ki önemi yüzünden onu anlamamız, fark etmemiz gerekiyor. Onu yaşadığımız hayattan bir örnekle anlamaya çalışalım: Birisine bir konuda söz verdiniz ama bir türlü yerine getiremiyorsunuz. Vaadiniz var, vaadinizle ilgili bir zaman var ve verdiğiniz söz önemli. Yerine getiremediğiniz bu söz yüzünden onunla karşılaşmamaya çalışıyorsunuz ama karşılaştınız, ne yaparsınız? Sakınırsınız, çekinirsiniz, utanırsınız, bir an önce de o sözü yerine getirmeye çalışırsınız. Bu halinizle siz ondan ittika ediyorsunuz. Kur’an’ın “ittika edin” dediği işte bu duruma benzer, “söz verdiniz, sakının, edepli durun” mânâsını taşır. İttika etmek en fazla budur, verdiğimiz sözle ilgili olarak Allah’tan sakınmaktır, hem de öyle bir sakınmaktır ki... Kul bu ittika ile yaşama gayretine girdiyse ona müjde verir: Ey iman edenler! Allah’tan ittika ederseniz (fıtratınıza işlenmiş ahdinize sadık davranırsanız), o ahitle, o sözle ilgili olarak Rasûlullah'la size ulaşanlara sahip çıkar ve desteklerseniz, o gelene hıyanet etmezseniz Allah sizin için Furkan oluşturur. Furkan Allah’ın çok önemli, çok güzel bir hediyesidir. Öyledir ki eğer size Furkan lutfedilmişse ne duyarsanız duyun, ne ile karşılaşırsanız karşılaşın o Hakk mıdır yoksa bâtıl mı, hemen anlarsınız. İlk kez duyup gördüğünüz şey bir bilgi, bir fikir, bir arzu, bir iş olabilir ve bir yerde yazılı değildir. Sizde Furkan oluşmuşsa o Hakk mıdır yoksa bâtıl mı hemen anlarsınız ve davranışınız kendiliğinden Hakk’tan yana olur, Hakk’a uygun fiil ortaya koyarsınız. Ayetin müjdelediği budur. İttika ederseniz size böyle bir akıl verilir! Allah size bir akıl verir ki onunla hayatınızdaki dûniHi ve Billâhi’leri anlarsınız ve vücudunuz otomatik olarak Billâhi fiile kayar. Bunu yapan Furkan Sistemi'dir. Siz o gayrette olursanız Allah size bunu ikram eder. Gayret ederseniz, kıpırdarsanız yardım edecektir, kalkar davranırsanız bunu ikram edecektir. Müjde henüz bitmedi. Furkan’ı verir ve dûniHi oluşturduklarınızı siler, bağışlar, mağfiret eder. Zül Fadlil Aziym olan Allah sonra da dûniHi algınızı siler, siliyor.
4.    Bir gayretle oluşturulan Billâhi algısının beyindeki izi dûniHi algıdan daha derinde olmazsa, fiiller dûniHi algıya göre şekillenir, Billâhi algı beyinde bilgi olarak kalır ve siz “biliyorum ama uygulayamıyorum” sonuçlarıyla karşılaşırsınız. Bu madde, işi çok önemsememiz için bize mekanizmayı anlatıyor: Gayret edin, sabırlı olun, işi önemseyin ve üstüne gidin, mutlaka daha derin bir iz yapın. Derin iz yapmazsanız, konuyu iyi bildiğiniz halde, sorulduğu zaman bir bilgi yarışmasına katılmış gibi cevap verdiğiniz halde öyle fiiller çıkaramazsınız, sana “söylediğinle yaptığın uymuyor” derler. Aslında bunu önce kendine siz kendiniz söylersiniz. Çünkü sizdeki dûniHi iz yeni oluşturmaya çalıştığınız Hakk izden daha derinde.
5.    İnsan gerçekten Billâhi algıyla meşgulse o algı içerisinde bilir ki Allah’ın dışı diye bir şey söz konusu değildir. “Allah’ın dışı” kavramı zihinden çıkınca, “Müstakilen VAR ve Muhtar” varlık iddiaları da kendiliğinden düşer. Zihinden “Allah’ın dışı” algısını silebilirseniz (ki sileceğiz inşaAllah, onu görüyoruz) o zaman “dışı” zannettiğiniz yerde oluşturup rol verdiğiniz herşey kendiliğinden düşer, onları artık tek tek silmeniz gerekmez, onlar kendiliğinden silinir. O zaman insan yine bilir ki kendisi de, bütün yaratılmış kullar da İlmullah’ta Allah’ın dileğinin sûretidir ve İlmullah’ta Var Gibi görünenlerdir. Ve yine bilir ki Var Görünen bu haline “BEN” demesi, Allah’ın BEN demesinden ona verdiği yetkidir; “Sen de Ben diyebilirsin” yetkisidir. İzzet’in Allah’a ait olduğunu paylaşırken gördüğümüz bir âyeti burada yeniden hatırlayalım: “Kibriya (Benlik) Semavat’ta ve Arz’da O’na aittir. O Aziyzül Hakiym’dir.” (Casiye-37)
İnsanın “BEN” demesi bu çerçevededir, Billâhi algıda “BEN” böyle söylenir. Billâhi algıda olan da dûniHi algıda olan da düşüncesinde, hayalinde, zannında ve yaşantısında “BEN” der. Ancak Billâhi algıdaki kul bilir ki “BEN” demesi Allah’ın kendi “BEN” deyişinden verdiği bir izindir, sen de bu haline “BEN” diyebilirsin yetkisidir. “BEN” kelimesini telaffuz edip etmemeyi tartışmak ve onunla uğraşmak boş iştir. Önemli olan “BEN” diyebilmek için neye sahip olmak gerektiğini bilmenizdir. Kişinin “BEN” diyebilmesi bir sonuçtur. Sende ne var da senden bu sonuç çıkıyor, yani “BEN” diyebiliyorsun? Bu sonucu çıkarabilmen için sende ne var acaba? Bulunması gerekenlerin tümünü içeren en önemli mesele budur: Sende ne var ki sana “BEN” dedirtiyor. Kul kendisindeki ne ile “BEN” diyor? Nasıl “BEN” dediğinizi bir inceleyin. Başlangıç için çok yumuşak bir alt sınır söyleyelim: Sana sen de “BEN” diyebilirsin yetkisi verilmiştir. Bu yüzden çekinme, “BEN” de.
6.    "İnsan bilir ki" diyerek bir önceki maddede sıraladığımız yöntemler için şöyle devam edelim: "İnsan bilir ki" diyerek paylaştığımız bilgiler, Billâhi algıda mutlaka bir hayale dönüştürülmeli, devamlı zihinde tutulmalıdır; yani mutlaka bir Billâhi hayal! Tâlibin başka bir hayali olmayacak! Bütün bu anlatılanları hayale dönüştürecek ve sürekli o hayal zihninde olarak yaşayacak! Bu iş algı işidir, malzememiz yalnızca algıdır ve hayal bunun önemli bir yanıdır. Tâlip mutlaka bir Billâhi hayalle yaşayacak: Ben İlmullah’ta Allah’ın dileğinin sûreti olarak var görünenim. BEN deyişim, O’nun BEN deyişinden bana verdiği bir yetkidir. Allah’ın dışında müstakilen var ve muhtar bir varlık değilim. Bu fikri kendinizce bir hayale dönüştürecek ve zihninizde bu hayali devamlı tutacaksınız. Bu hayali öyle tutacak ve kuvvetlendireceksiniz ki ona göre davranmaya başlayacaksınız. Bu hayal çok önemli bir zikrullahtır. Zihninizde başka şey ve elinizde tesbih... Olmaz! Tesbih tutma sevabı alırsınız. Tesbihle söylediğinizi hayalinizde mutlaka yapabilmelisiniz. O hayal bu söylediğimizdir. Bunun dışındaki bir şey dûniHİ algı kapsamında olur. Billâhi hayal şarttır. Billâhi anlamında hayal kurmak, Allah’ta, Allah’la, Allah’tan olan bir yaşantının, yani kul olmanın hayalini kurmaktır. Özellikle salâtta mutlaka böyle durabilmek gerekiyor, mutlaka. Bunun için de Biiznillah gayret, gayret, gayret...

Edep; Ya Hu -25-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.