Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

7 Haziran 2018 Perşembe 13:38:33
118 kez okundu.

- 24-
Dünya hayatındaki insanın tek bir sermayesi, bir tek malzemesi var; zann, zannetmek! Zannetmekten başka kullanabileceği hiçbir şey yoktur. Dünyada biz zannetme malzemesini kullanıyoruz, onunla bir şeye "var", bir şeye "yok" diyoruz. Ne yapıyorsak bu malzemeyle; zanla, algıyla! Malzememiz dünyada yalnızca algı. Kurtuluş için beyinde derin Hakk iz, Billâhi iz oluşturmak istediğimizde de kullanabileceğimiz tek malzeme zannetmektir, algıdır.
Zan bir mekanizmadır ve iki ana ürünü vardır. Allah ve sistemi idrakıyla bakınca zann iki ana gruba ayrılır; bâtıl zann ve Hakk zann. “YOK” olanı çok kuvvetle, gerçekten varmış zannı bâtıldır, bâtıl zandır. Bir ürün budur: Allah’a göre “YOK” olanı, Allah’ın “YOK” dediğini kuvvetle var zannetmek! Diğer ürün Hakk zann olup; “asıl VAR olanın varlığının iman ve his ile algılanmasıdır.
Dünya sistemi gerçekliği içerisinde bâtıl zannı gözümüzle görebildiğimiz için onu “iman ve his” ifadeleri ile tanımlamıyoruz. Bâtıl zan bu yüzden çok kuvvetli, sistem o zandan yana ve aslında sistem o zannın somutu! Dünya bizim derin iz oluşturmak istediğimiz Hakk zannın somutu değildir. Sonuç şu: Zandan başka sermayemiz yok ve biz Hakk zannı somut kullanamıyoruz, yaşadığımız şartlar öyle değil. Kişi ikan boyutuna gelmişse öyle olabilir ama başlangıçta işimiz somut değil. Bu yüzden biz önce asıl VAR olanı, asıl VAR olanın varlığını iman ve his ile zannedeceğiz. Çünkü başka malzeme yok, bâtıl zan veya Hakk zandan başka malzeme yok. Bu yüzden, biz asıl VAR olanın varlığını iman ve his ile zannedeceğiz ki daha derin Hakk bir algı izi oluşturalım. Çünkü Hakk gelecek bâtıl silinecek! Ama sistem gereği, içinde bulunduğumuz hayatta bâtıl kuvvetlidir. Onun malzemeleri somut, o zanlar sûret bulmuş, o algının zanları sûretlerde etiketlenmiş. Oysa Hakk için öyle bir avantajımız yok. O nedenle, yaşarken Hakk zan malzemesini, yani iman ve his yöntemini çok kuvvetle uygulamak ve kullanmak zorundayız.
İnsan hayata dûniHİ algı ile başlıyor. Böyle olunca, insan dûniHİ algının zanları için bir gayret göstermesi gerekmez. DûniHİ algı üretmek için, bunun zanları için bir gayret gerekmiyor, o kendiliğinden çalışır, gerçekten varmış gibi algılanır, bu yüzden de somut zannedilir. Yaratılanların Birbirlerine Göre Var oluş özelliği de dûniHİ algı ve zanlarını kuvvetlendirir. Dolayısıyla kalbteki analiz sentez işlevi olan fuad bu sistemle bağlanmış olur, bu sistem fuadı bağlamıştır. Bu durumda kalb gibi davranan sadır, fuadın bu bağlanmışlığının yanlış sonuçlarını, uygulanmak üzere beyne gönderir. Böylece beyin kendiliğinden dûniHİ algının fiillerini yerine getirir. Demek ki tek malzeme algımızdır. Böyle olduğu için beyinde daha derin bir algı izi oluşturmalıyız. Bu yeni ve derin iz için fuadı zapturapt altına almalıyız, zapturapt altına almak için de algı yani zan malzemesinden yararlanmalıyız. Fuada öyle bir algı pompalamalıyız ki nihayet fuad pes etsin. Ve öyle bir algı pompalamalıyız ki kalbteki Lüb faaliyete geçsin. Ve yine öyle bir algı pompalamalıyız ki bu faaliyetten Allah râzı olmalı ve yardım eylemelidir. Öyleyse bunun için nasıl bir yol izlemeliyiz? İzlenecek yolu ve yöntemlerini on madde halinde özetlemeye çalışacağız:
1.    Malzememiz algı olduğu için önce bize yeni bir algı gerekiyor. Çaremiz yeni bir algı! Ama nasıl bir algı? Billâhi algı! Bu Billahi algı olmalıdır, kendimizi içinde bulduğumuz dûniHİ algıya karşı Billâhi algı ile mücadele etmek şarttır. Bize duniHİ algıya karşı Billâhi algı ile mücadeleyi öğreten âyetlere bakalım:
“Âminû Billâhi ve RasûliHİ (Billâhi anlamda Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin) ve sizi hakkında tasarruf sahibi kıldığı şeylerden infak edin. Sizden iman eden ve infak eden kimseler için ecru kebiyr vardır.” (Hadîd-7)
 “Âminû Billâhi ve RasûliHİ” önerisi çok önemlidir. İdrakımız onarılsın diye ona yüklediğimiz mânâyı parantez içinde verdik. Bu âyet genellikle “Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin” şeklinde yazılıyor. Hâlbuki “Âminû Billâhi ve RasûliHİ” davetini “iman edin” diye anlamak yanlış değilse de noksandır. Böyle yazıldığında yanlış iman eden bir kişi “ben de Allah’a ve rasûlüne iman ediyorum” diyebilir. Bu âyet bize, “Allah’a Billâhi anlamında iman edin, Billâhi algıyla iman edin” diyor. Meâl yapılırken bu vurgulanırsa, iman ettim diyen veya iman etmek isteyen kişi “Billâhi anlamda iman nedir, benim imanım Billâhi midir?” diye düşünecektir. Ama “Allah’a iman edin” yazıldığında, “ben zaten inanıyorum” deyip geçip gidiyoruz, âyetteki öğüdü alamıyoruz. Konumuz kapsamındaki vurgu ile bakınca “Âminû Billâhi ve RasûliHİ” ile bize öğretilen şudur: Allah’a dışı varmış gibi düşünmeden iman edin. Rasûlü de O’nun dışında algılamadan, ona da Billâhi anlamında iman edin.
Kurtuluş için izlenecek yolu öğrenmeye çalıştığımıza göre bu âyette bize önerilen yol nedir? Kurtuluş yolu Billâhi algıdır. Kur’ân’ın bize fark ettirdiği gerçek ve gösterdiği yol budur: Siz dûniHİ algıdasınız, Billâhi algıya geçin, yolunuz budur! Demek ki yolumuz Billâhi algı ile ilerliyor.
Ayette bir öğüt daha var ki zannediyorum o öğüt Kur’an’da yalnızca bu âyette geçiyor: "Tasarruf sahibi kılındığınız şeylerden infak edin." Bunun nasıl göz ardı edilen bir mânâ olduğunu Fâtiha kitapçığında “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” bölümünde gördük. Tasarruf sahibi kılındığınız demek, tercihini size bırakarak sizi yetkili kıldığımız demektir. Bu bizim Muhtariyeti Tercih Gücü dediğimizdir. Kurtuluş için Hadîd-7 bunu öneriyor: Billâhi algıya girin ve tasarruf sahibi kılındığınız şeylerden infak edin. Böyle yaparsanız sonucu da bildiriyor: Billâhi algıya girer de tasarruf sahibi kılındığınız şeyden infak ederseniz sizin için ecru kebiyr vardır. Ecru kebir, anlayamayacağımız, kavrayamayacağımız çok büyük bir sonuçtur. Demek ki bu yolda böyle bir mükâfat var.
“Tasarruf sahibi kılındığınız şeylerden infak edin” âyetinden sadece hayr yapmayı anlarsak noksan düşünmüş oluruz, sonuca varamayız. Kişi bu âyet gereği, bu âyete uymak için malından hayr yaparken, “bu maldan hayr yapıp yapmamak benim elimde, ben âyete uyup tasarruf sahibi kılındığım bu maldan hayr yapıyorum” derse perdelenir. Onu şunu hatırlatalım: “Bu mal hakkında tasarruf sahibiyim, hayr yapıp yapmamak elimde” diyorsun ya, işte vermen gereken önce odur, o yetkidir. Sana “şu maldan hayr yapabilirim” dedirten bir yetki var, işte esas infak etmen gereken o yetkidir! Diğer infak ettiklerin bu yetki kapsamındadır, ona bağlıdır. Ne tür infak yapıyorsanız hep bunun altındadır, hep Muhtariyeti Tercih Gücü’nle yapıyorsunuz. Yaptığınız infaklar için “isteyerek mi yaptın?” diye sorulsa “evet” dersiniz. “Kimin için yaptın?” denilse “elbette Allah için” dersiniz. Peki, “isteyerek ve Allah için yaptım” demenizi sağlayan mekanizmayı hiç düşündünüz mü? İşte onu infak edeceksiniz, onu infak etmeniz isteniyor! Ama ona öyle sahip çıkmışız ki! Dikkat edin oraya “BEN” diyoruz, "o güç, o yetki benim” diyoruz, bu yüzden onu vermiyoruz. Kur’ân onu vermeyene CİMRİ diyor. Cimrilik denince akla önce gelecek budur. Öneriliyor ki önce Billâhi algıya girin ve sizi ne için tasarruf sahibi yapmışsa, yetkili kılmışsa onu Allah için infak edin. İnsan eğer kendisini iyi analiz ederse, neyi veriyorsa versin, bütün verdiklerinden daha fazla o yetkiyi sevdiğini görür, esas sevdiği şeyin kendisindeki Muhtariyeti Tercih yetkisi ve gücü olduğunu görür. O güç Allah’ın insana verdiği yetkidir, Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisidir.
İnfak Allah’ın verdiklerini Allah için kullanmaktır. Siz sevdiklerinizden infak etmedikçe olmaz. Sevdiğimiz ve tasarruf sahibi kılındığımız o yetkinin infakı nasıl olur? “İşittik ve itaat ettik” diyerek! Zihnimizi konunun ilk kısmına taşıyıp “semi’na ve eta’na; işittik ve itaat ettik”i hatırlayalım. Allah’ın buyruklarını duyuncaya kadar Muhtariyeti Tercih Gücü yetkiniz vardı, duyunca “işittik ve itaat ettik” diyerek onu infak edersiniz. O yetkinin infakı için gereken ilk adım “işittik ve itaat ettik” demektir. Bu yetkinin haddi aşan kısmı var, ondan vazgeçmek gerekiyor. Vazgeçeceksiniz, sileceksiniz. Haddi aşan kısmı Allah için silmek çok önemli bir infaktır. Sizde bir tercih gücü var, o gücün yetkisi var. Dünyada bir mühlet sistemi içerisinde olduğunuz için onu haddi aşar biçimde kullanabiliyorsunuz. O yetkinin haddi aşan kısmından vazgeçmek, orayı silmek önemli bir infaktır, hatta “işittik ve itaat ettik”ten de ileri bir infaktır, kanaatimce. Orayı silen çok önemli bir âyetin kapsamına girer. Öyleyse sileceksiniz! Yapamıyorsanız bile Allahım sildim demelisiniz, “Allahım onu sildim dedim, silmemde bana yardım et de onu sildiriver” diye dua etmelisiniz. Bunu dediğinizde, bu duayı yaptığınızda hiç değilse “sildim” diyenler sınıfına girmiş olursunuz. “Sildim” diyenler sınıfı doğru caddededir, önce o caddede olmalıyız. O caddedekiler “yapanlar” ve “yapamayanlar” diye ayrı sandalyelerde oturuyor olabilir ama o doğru caddeye bir düşmek lazım. Bu yüzden “sildim” deyin. “Sildim” derseniz sizi bekleyen bir âyet vardır: “Sevdiklerinizden infak etmedikçe asla birre (hayra) eremezsiniz.” (Al-u İmran; 92) Bu âyette istenen şey, “acaba ben neyi seviyorum?” deyip, arayıp bulup vereceğimiz bir mal değildir. En sevdiğimiz şeyi fark edip, infak etmemiz isteniyor. İnsanın en sevdiği şey “müstakillik ve muhtariyet” zannıdır. Dolayısıyla en sevdiği şey, muhtar zannettiği ve diğer şeylere hükmeden bu yetkisidir, sizi hakkında tasarruf sahibi kıldığı bu yetkidir! İşte en sevdiğiniz şey olan o yetkinden infak etmedikçe mümkün değil! Size verilen bu yetkinin, dünyadaki mühlet yüzünden “kullanıyorum” zannettiğiniz fazlasını, haddi aşan kısmını çok seviyorsunuz. O sevdiğinizden infak etmedikçe, ondan vazgeçmedikçe asla birre (hayra, doğruya, Hakk’a) eremezsiniz. Çünkü oranın fazlası küfürdür.
Hadîd-7 bu yolda gereken ilk şeyin algı değişikliği olduğunu, "Billâhi algı ve infak"ın kurtuluş yolunun şartı olduğunu bize öğretti. Şimdi de Ra’d Sûresi soruyor ve öğretiyor:
“Rabbinden sana inzal olunanın Hakk olduğunu bilen kimse, (senin tebliğine) âmâ (bakan) kimse gibi midir? (Bu farkı) yalnızca Lüb sahipleri tezekkür eder. Onlar Allah ahdini (ezeli hükmü) ifâ ederler, miysakı (söz verdikleri fıtratı) bozmazlar.” (Ra’d; 19-20)
“Âmentü Billâhi” diyerek iman etmiş kişinin hayat tarzı, ölümü, dirilişi, hesabı, ahiret hayatı dûniHİ algı ve zanlarını benimsemiş olanınki ile bir olmaz. Bir kul Billâhi algıya girmişse, diğeri dûniHİ algıda ısrarlıysa, bu ikisinin hayat tarzları, ölümleri, dirilişleri, hesapları ve ahiret hayatları aynı olmaz. Bu öğütle bize yararlanabileceğimiz bir ipucu gösteriliyor. Ama yararlanan var mıdır? Billâhi ve dûniHİ algılar arasındaki bu farkı dünyada yaşarken fark eden olur mu? “Evet” var. Onlar âyette bize Lüb Sahipleri olarak tanıtılıyor. Bu iki hayatın farkını Lüb Sahipleri gözleriyle görür gibi görürler ve onu size gözünüzle görüyor gibi anlatırlar. Ayet diyor ki bunu ancak Lüb Sahipleri yapabilir, öyleyse onların özelliklerini öğrenin, onları örnek alın. Onlar Allah ahdini yerine getirirler, yani iyi bir “işittik ve itaat ettik” grubudurlar. Allah Ahdi’ni yerine getirmek böyle olur. Siz hiçbir şey söylemezsiniz ama onlar yine de durmadan “işittik ve itaat ettik” der, “İşittik ve itaat ettik” zikrinde ve yaşantısındadırlar, daima. Bu en zâhirî hayat tarzı için de, daha bâtınî mânâlardaki ileri hayat tarzları için de böyledir. Dolayısıyla siz “işittik ve itaat ettik” dediğinizde, "zâhirî olandan bâtınî olana kadar bütün mânâlar Billâhi kapsamındadır; "bunu kabul ettim, gereğini de inşaAllah yaşayacağım" demiş olursunuz.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.