Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

6 Haziran 2018 Çarşamba 13:15:01
112 kez okundu.

- 23-
DuniHi algı ve zann'larından kurtuluş için Kur’an’da ipucu aramaya devam ediyoruz:
“De ki; bana Rabbimden apaçık deliller gelince dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannıyla) isimlendirilenlere (göre) kulluk (hayat tarzı) bana yasaklandı ve Rabbül âlemine teslim olmakla emrolundum.” (Mü’min-66)
“Sana vahyolunana tâbi ol ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O hayrul hâkimin (hayrlı hükmeden)dir.” (Yunus-109)
“Hayrul hâkimin” gibi esmâ’ül hüsnaların meâlinde dikkat edilmesi gerekir. Bu yüzden onu biraz farklı meâllendirdik. “Hükmedenlerin en hayırlısıdır” şeklindeki çeviriler kıyas içerdiği için çok doğru olmaz. Allah’ı kullarıyla yarıştırıyor ve birinci yapıyorsanız olmaz. Bu yaklaşımlar dûniHİdir, böyle mealler de dûniHİdir. İhlâs Sûresi’ne uymayan meâl olmaz, kim yazarsa yazsın. Göreceğiz.
Yunus 109. âyetteki mânâyı şöyle açıklayalım: “Rasûlullah (SAV) vasıtasıyla size söylenenlere uyun. Bu yolda Allah nefsinizi mutmain edinceye kadar bu uygulamanıza azmederek gayret edin. Hayrın hükmünü Allah verecektir.” Ayet bize diyor ki hayr hükmünü Allah verir. Hayr konusunda Allah birileriyle yarışmaz. Bu yüzden “en hayırlı” değil de “hayr hükmünü Allah verir” şeklinde olmalıdır. Birisi hayr yapıyorsa bile hükmünü Allah verir, kul o hükmü yerine getirir. Yunus-109 bize “siz böyle yapın, Kur’an’a ve Rasûlüne uyun” dedi. Çünkü:
"Allah sana bir zarar dokundurursa, O’ndan başka keşfedecek (açacak) yoktur.” (Yunus-107)
Bu âyete “zarar dûniHİ algıdır” prensibiyle bakıldığında meâl çok farklı olur: Eğer sana bir zarar dokundurursa o zararı açacak, keşfedecek olan ancak Allah’tır.
“Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedilen güçler) keşfedemez (açamaz)lar." (Necm-58)
Önemle uyarılıyoruz: Bu iş, dûnillah algı sonucu müstakil zannettiğin güçlerle açılmaz. Meâllerde onarılması gereken bir âyet de budur, çünkü "dûnillah" ifadesi geçiyor. Bütün bunlardan sonra ulaştığımız sonuç şöyle: Öyleyse çare nedir? Çare Kur’ân’dır. Peki, Kur’ân’dan öğrendiğimiz çare nedir ve o çare nasıl uygulanır?
Bir bilgiyi, bir fiili geçersiz hale getirebilmek, o bilgiyi, o fiili insanın gündeminden çıkarabilmek için, o bilgi veya fiilin beyinde yaptığı izden daha derin bir iz yapabilmek gerekir. Amacımız dûniHİ algı ve zann’larından ve ona ait fiillerden kurtulmak olduğuna göre, dûniHİ algıdan kaynaklanan bilgi ve fiilleri geçersiz yapacak bir iz oluşturmalıyız, o bilgi veya fiilin beyinde yaptığı izden daha derin bir iz oluşturmak şarttır. Bunu yapabilirsek yeni oluşan derin ize göre fiiller görülür.
Algı ve onun fiilleri beyinde bir iz yapar ve artık kendiliğinden o yürür. Bir algıya ait izi silmek istiyorsak, beyinde yeni bir algıyla daha derin bir iz oluşturmalıyız. Bazen “Ben de farkındayım ama yapamıyorum” denildiğini duyarız. Çünkü öğrendiğiniz ve yapmak istediğiniz doğrunun izi derin değil, küfrün izi daha derin. Siz bu haldeyken doğruyu bilseniz de yapamazsınız. Billâhi algı beyninde küfürden daha derin iz yapmalı ki dûniHİ algının izi inaktif olsun, etkisiz hale gelsin. Ancak o zaman Billâhi algıya uygun fiiller oluşur. Billâhi algıyı daha derin iz haline getirmeliyiz ki dûniHİ algı hayattan silinsin. Bu konuda anlaştıysak kurtuluş için bir çareye, bir yola geldik demektir: Beyinde bir iz yapacağız. Beynimizde Billâhi algıya öyle bir iz yaptıracağız ki dûniHİ algıdan daha derin olsun. Geldiğimiz nokta budur, çare budur, yol budur. Çare bu, peki sorun ne, bizim sorunumuz ne? DûniHİ yani batıl bilgi ve fiiller! Sorunumuz bu olduğu için biz, dûniHİ algı ve zannlarını ve ona göre oluşan hayat tarzını inaktif hale getirecek, etkisiz yapacak derin bir iz oluşturmalıyız. Bu nedenle, batıl izi daha derin Hakk iz ile silmeliyiz. Yöntemimiz bu, ulaştığımız sonuç bu: Beynimizde oluşan ve bütün fiillerimize sebep olan bâtıl izi daha derin Hakk iz ile silmek gerekiyor. Bu bilmek değildir, bu iş için konuyu "bilmek" yetmiyor, "duymak" hiç yetmiyor. Öyleyse gelin, ulaştığımız bu sonuçla ilgili bir laboratuar çalışması görelim:
“(Musa); siz atın dedi. (Sihirbazlar) atınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. (Onlar) aziym bir sihir getirdiler. Biz de Musa’ya: Asa’nı at diye vahyettik. Bir de ne görsünler? O asa onların uydurdukları şeyleri kapıp yutuyor. İşte böylece, Hakk vaki oldu ve onların yapmakta oldukları bâtıl olup (boşa) gitti.” (A’raf; 116-118)
Bu ayetten birçok meselenin çözümü için sonuç ve fikir çıkarmak mümkündür. Biz çözmeye çalıştığımız soruna yönelik olarak kıssayı şöyle özetleyelim: Hz. Musa firavunun karşısında ve sihirbazlara haydi başlayın deniyor. Bir de baktılar ki, sihirbazların oluşturdukları illüzyonları, konumuz diliyle söylersek bâtıl görüntüleri daha derin bir iz olan Hz. Musa’nın Asası yuttu. Şu gerçeği Yusuf Sûresi’nde de hatırlatacağız: Önce Kur’an’ın mesajını anlamak gerekiyor, Kur’ân’dan bize lazım olan esas fikri almak gerekiyor. Kur’an’ın esas mesajını alıp anladıktan sonra o fikirle âyetlere baktığınızda "birçok şey göreceksiniz" demiyorum, Rabbim size birçok şeyi gösterecektir. Kur’ân’dan görülecek olanı Rabbim gösterir. Onu o zaman bizzat yaşayacak ve göreceksiniz inşaAllah. Sihirbazlar firavunun önünde bir illüzyon yaptılar ama o görüntüleri, o illüzyonu, sihirle oluşturdukları o korkuyu Hz. Musa’nın Asası yuttu. Çünkü o derin bir izdi, Hakk izin temsiliydi. Sihirbazların yaptıkları ise bâtıl fiillerin temsilidir. Konumuz için böyledir. Bu olaylar olmamıştır demiyoruz, âyette anlatılan olaylar zâhiren aynen olmuştur. O çok ayrı ve incelememiz gereken ve incelediğimiz zaman da hayretimizin artacağı bir konudur. Biz şimdi oradan konumuz için gerekeni çekip alıyoruz. Küfür ehlinin oluşturdukları illüzyonu Hz. Musa’nın Asası yuttu, Hakk iz daha derin bir iz olarak onları yuttu. Musa’nın Asası’na Allah “Kün” dedi ve feyekün: Asa bir ejderhaya dönüştü, sihirbazların oluşturduğu yılancıklara benzer görüntüleri teker teker yuttu, yok etti. Ayette sihir kelimesi ile temsil edilen bâtıldır. Bâtıl bir idrak vardı, illüzyon olan bâtıl bir algı vardı, o algıdan kaynaklanan yanılgı ve görüntüler vardı, Hakk iz onları sildi, götürdü. Bu yüzden âyetin sonunda diyor ki; işte böylece Hakk vaki oldu, onların yapmakta oldukları bâtıl olup boşa gitti. Ayetin "Hakk ve bâtıl" ile sonuçlanması, o yaşanan olayın ve o görüntülerin neyi temsil ettiğini de anlatıyor. Hz. Musa’nın Asası Hakk'ı, sihirbazların yaptıkları da bâtılı temsil ediyor. Dikkat edin, illüzyonları sihirbazlar yapmıştı, yani ona dûniHİ algıdakiler sebep olmuştu. Fakat Hakk’a Allah emir verdi. Ayette “onu Hz. Musa yaptı” demiyor, Musa’ya vahyettik, “asanı at dedik” diyor.
“Hakk ortaya çıktı ve bâtıl silindi” prensibi bizim için çok önemli. Bu prensibi günlük yaşantıda çok önemsemek ve kullanabilmek lazım... İsra ve Sebe sûrelerinde bu bizim için vurgulanır:
“De ki; Hakk açığa çıktı, bâtıl silindi. Muhakkak ki bâtıl silinmeye çok mahkûmdur.” (İsra-81)
“De ki; Hakk ortaya çıktı. Bâtıl ne yeni bir şey oluşturabilir, ne de eskiyi yeniden ileri sürebilir.” (Sebe-49)
Hakk olan derin izin gücünü fark ettiniz mi? Kurtuluş yoluna kadarki yazılarımızda dûniHİ algının ne kadar güçlü olduğunu ve bizi nasıl yönettiğini gördük, şimdi onu silecek olan Hakk izi tanıyoruz. Hakk iz öyle bir şey ki o ortaya çıkarsa bâtıl kaybolur. Öyleyse beyinde bu derin izi oluşturabilmek için ne yapmalıyız, bu derin iz için ne gerekiyor? Onu basamaklarıyla göreceğiz ama önce küçük bir uyarı yapalım: Her işin beyinde başlayıp bittiğini zannedenler bu işi çözemezler. Çünkü insanca çözümler bulurlar. Esas olan Kur’ân’ın çözümüdür. O yüzden, biz beyinde iz oluşturmanın Kur’an’dan öğrendiğimiz yolunu, yöntemini göreceğiz:
Beyinde yeni ve derin bir iz oluşturabilmek için önce fuadı yanlış zapturapttan kurtarıp yeni bir zapturapta, Hakk üzere zapturapta almak gerekiyor. Esfele sâfiliyn hâl dûniHİ algı ile fuadı bağlamıştır, zapturapt altına almıştır. Bu işleyişi İnşirah kitapçığında Sadır, Kalb, Fuad ve Lüb Mekanizması olarak Kur’ân’dan öğrendik, bakabilirsiniz. Bir cümleyle hatırlatalım: Fuad kalıbımızın yani kalbimizin analiz sentez merkezidir. Analiz sentez işini yaparken doğru eğri ayırmaz, Sadırda ne hâkimse, Hakk veya Batıl, o hâkimiyet doğrultusunda analiz sentez yaparak sonuç çıkarır. Esfele sâfiliyn hâl yani dûniHİ algı sadrı kapladığı için sadırdaki bu hâkimiyet kalbi ve kalbin analiz sentez işlevi olan fuadı da esir etmiştir:
“Hayır (asla)! Bilakis kazanmakta oldukları (dûniHİ algı sonucu zann’larıyla oluşturdukları kişilikleri) onların kalblerinin üzerini (bir kılıf gibi) örtmüştür.” (Mutaffifîn-14)
Siz bir algıyla bir kişilik oluşturuyorsunuz ya, "kazanmakta olduğunuz" budur. Bu kişiliği dûniHİ algıdan ulaştığınız zannlarla oluşturuyorsunuz, onlarla bir hayat tarzı, bir kimlik inşa ediyorsunuz; sonuçta size ait bir kişilik çıkıyor. Oluşturduğunuz dûniHİ hayat tarzına bir etiket yapıştırıyorsunuz, o sizin kişiliğiniz oluyor. Oluşturduğu kişilik (bu kazandığı) kulun kalbini bir kılıf gibi kaplamıştır. Kulun kalbi onun ahseni takviym yapısını ortaya çıkaracak olan fıtratını taşıyan kalıbıdır. Fuad bu kalıpta çalışan analiz sentez sistemidir. Oluşturulan bu kişilik kalbinizin üstünü kapladığında aynı zamanda Fuadı da kaplayıp örttüğü için artık Fuad’dan dışarı çıkacak olan sonuçlar bu hâkimiyete göredir, onu örten bu kılıfa göredir. Fuad bu kılıfı doğru zannettiği için buna göre sonuçlara ulaşır ve o sonuçları fiile dönüştürmesi için beyne gönderir. Sürekli bu tip sonuçlar göndereceği için, Fuadın devamlı surette gönderdiği bu algı sonuçları beyinde bir iz yapar. Nihayet beyin otomatik olarak o ize göre fiil üretir hale gelir. Öyleyse biz önce Fuadı bu esaretten kurtarmalıyız. Beyne göndermesi için Fuada öyle analiz sentez sonuçları çıkartalım ve bu sürekli olsun, öncekinden daha derin iz oluştursun. Derin bir Hakk iz oluşturuncaya kadar buna çalışmalıyız ki kendimizi içinde bulduğumuz dûniHİ algıdan sıyrılabilelim. Eğer fuadı bu esaretten kurtarıp Hakk ile bağlamayı, zapturapta almayı başarırsak kalb beyne Hakk emirler gönderecektir. Kendiliğinden!
Şu çok önemlidir: Beyin ne yapacağını kalpten öğrenir, kalb söylemeden beyin bir şey yapamaz, ne yapacağını ona kalb söyler. Günümüzde, beynin nasıl çalıştığı çok önemseniyor ve inceleniyor. Tamam, ama şu iki farklı konuyu karıştırmayalım: Beynin nasıl çalıştığı ayrıdır, beyni kimin çalıştırdığı ayrıdır, bunlar çok farklı iki şeydir. Beyni kim çalıştırıyor? Beyni kalıbınız çalıştırır, ne yapacağını ona kalp bildirir. Ancak dûniHİ algıda kalıbınızın üstünü sadr (sadra hâkim olan duniHİ algı ve zannları) kaplamıştır. Buna rağmen beyne emirler sanki kalpten gönderiliyormuş gibi bir zan oluşur, sadrınız böyle davranır. Beyniniz, kendisine emir kalpten geliyor zannettiği için kalbin üstünü kaplayan sadırdan, sadra hâkim olan esfele sâfiliyn emirleri alır ve yapar. Bu durumda beynin yerine getirdikleri dûniHİ algının emirleridir. Kalıbı ve fuadı esir etmiş olan bu kılıftan onları kurtarmamız gerekiyor. Kurtarırsak sadırda kalb hükümdar olur. Bu durumda, beyin kalpten Hakk emirler almaya başlar ve bizden çıkan fiiller Hakk fiillere dönüşür. O zaman kalb bedeni Bil-Kıst yönetir. Bil-Kıst yönetimin sürekliliği ve sürdürülebilirliği sonucu beyinde derin bir Hakk iz oluşur, bâtıl silinir. Yani kalbin beyni Bil-Kıst yönetişi sürekli ve sürdürülebilir olursa, kalbin gönderdiği bu sürekli emirler yüzünden, bu sürekli baskı ile beyinde yeni bir iz başlar; Billâhi anlam beyinde bir iz oluşturmaya, beyinde Hakk bir iz oluşmaya başlar. Hakk beyinde iz oluşturunca bâtıl silinir. Bâtıl silinirse o insan için bir korku ve mahzunluk kalmaz, insan dünya hayatında da Din Günü’nde de mahzun olmaz inşaAllah.
İnsanın dünya hayatındaki asıl ve tek sermayesi olan "zann, algı" ile devam edeceğiz.

Edep; Ya Hu -23-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.