Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

4 Haziran 2018 Pazartesi 13:26:54
90 kez okundu.

- 21-
Manasını bilirsek faydası olacak iki kelime var; istinkâf ve istikbâr. İstinkâf Allah’a kulluk etmeyi tercih etmemektir. İstikbar müstakilen varım ve muhtarım zannına itibar ve kuvvet kazandırma hırsıdır, o hâli yükseltme hırsına girmektir. Kulluk etmek aynı zamanda hayat tarzı demek olduğundan, Allah’ın önerdiği hayat tarzını kurmayan Allah’a kulluk etmiyor demektir. Onu sadece ibadet adı altındaki uygulamalar sanmayın, hayat tarzı oluşturacaksınız. Hayat tarzınız Allah ve Rasûlü’nün dediği gibi değilse Allah’a kulluk olmaz. Sizdeki neyin hayat tarzı ise ona kulluk ediyor olursunuz. İşte istinkaf, Allah’a ve Rasûlü’ne göre hayat tarzı oluşturmamanın adıdır.
“(Billâhi anlamında) iman edip sâlih amel işleyenlere gelince, (Allah) onlara ecirlerini tam olarak verecek ve lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir. İSTİNKAF (Allah’a kulluk etmeyi tercih etmeyen) ve İSTİKBAR edenlere (dûniHİ algı sonucu Müstakilen Var ve Muhtar zannına itibar ve kuvvet kazandırma hırsına girenlere) gelince, onlara acı bir şekilde azab edilecektir. (Düştükleri bu zor durumda) kendileri için, dûnillah (algı sonucu müstakilen Var ve Muhtar zannıyla vehmettikleri güçlerden) bir dost ve bir yardımcı da bulamazlar.” (Nisa-173)
Lütfen şu âyeti çok tefekkür edin. Ayetin bir özelliği var ki başka mânâ verilip gevşetilemiyor: “Onlardan kim; Muhakkak ki ben dûniHİ (Allah dışında) bir ilahım (Müstakilen Varım ve Muhtarım) derse biz onu cehennemle cezalandırırız. Zâlimleri böyle cezalandırırız.” (Enbiya-29)
Hesap Günü bu âyet gereği uygulama şöyledir: “Dûnillah (Müstakilen Var ve Muhtar zannında) olanlar! Onları cehennem yoluna yönlendirin (denir).” (Saffat-23) “Siz de, dûnillah (algı ile) kulluk yaptıklarınız da muhakkak cehennem yakıtısınız, oraya gireceksiniz.” (Enbiya-98)
Bazı meâller cehennem yakıtı yerine cehennem odunu gibi daha anlaşılır bir ifade kullanmışlar. Ayette iki grup var: Siz ve kulluk yaptıklarınız; yani etiketleyen ve etiketlenenler. Etiketleyen de etiketlenen de cehennem odunudur. Etiketleyen tamam ama etiketlenen nasıl cehennem odunu olur? DûniHİ algının zannlarının (etiketlenenin) cehennem odunu olması, “müstakilen varım ve muhtarım” zannıyla yaşarken oluşturulan etiketin pişmanlık olarak azaba dönüşmesidir. Lütfen çok dikkat buyurun, ahirette pişman olmayacaklar çok azdır. O gün çok büyük bir “demeseydim, yapmasaydım” pişmanlığı yaşanıyor. Cennet ehli de diyecek ki; daha yapsaydım. Ne işim vardı da AVM AVM dolaştım durdum? Biraz daha salâvat, biraz daha İhlâs yapsaydım. Pişmanlık orada önemli bir duygudur. Elbette cennetin pişmanlığı ile cehennem pişmanlığı kıyaslanmaz. Anlatmak istediğim şu: O gün sizin “müstakilen var ve muhtarım” zannınız, Allah’tan başka güç zannınız büyük bir eleme, kavuran, yakan bir ızdıraba, pişmanlığa dönüşecek. Allah muhafaza etsin. Bazen insan bir şeye öyle üzülüyor ki ölüyor. Borcunu ödeyemiyor, o oluyor bu oluyor, dayanamıyor. Bu pişmanlığı ahiret için sonsuzla çarpın. Ölen burada sıkıntıdan kurtuldu, ahirette ölmek de yok...
Cehennem odunu olan kişi bir firavun ise, âyet onlar için diyor ki; ona ve ehline sabah akşam ateş gösterilmektedir. Bu gerçek firavun da olabilir, günümüz firavunları da olabilir: Onlar sabah-akşam ateşe arz olunuyorlar. Hem böyle bir azab, hem de kendisiyle birlikte ehlini de cehenneme sürükleyip götürüşleri çok düşündürücü, çok korkutucu. Putlar, heykeller, Allah’ın yerine güç olarak gördükleriniz, medet umduklarınız, gücünden yararlandıklarınız, “beni koruyor, benim uğurum” dedikleriniz, onların hepsi o gün ateşe dönüşecek. İlla Allah. O ateş nasıl söner, onu söndüren nedir? Cehennemin ateşi cehennemde sönmez, dünyada söner. Onu söndüren “Lâ havle ve Lâ kuvvete İlla Billah” zikridir. Bunu söyledikçe onu söndürüyorsunuz. Bildiğiniz bilmediğiniz ne kadar dûniHİ güç iddianız varsa, ne kadar güç edinmişseniz hepsine Lâ havle ve Lâ kuvvete İlla Billâh...
İnsanların kendileri dışında yaygın olarak edindikleri dûniHi ilah örnekleri düşünüldüğünde akla Hz. İsa aleyhisselâm gelebilir: Ona soruldu: Sen onlara ‘ben ilahım’ mı dedin? “Öyle şey der miyim, Sen Sübhan’sın” dedi. Bu yüzden o bu olaydan muaftır. Ama firavun “sizin ilahınızım” iddiasıyla bu âyetin tam içine düşer. İnsanın kendi dâhil bu tür zâhiri ve zihni ilâhlar edinmemesi ile ilgili âyetlere bakabilirsiniz: Al-u İmran; 64, 79, Maide-76, En’am-71, Tevbe-31, Nahl-73, Meryem; 48-49, Enbiya-66, Hac-71, Furkan-17, Ankebut; 17, 25, YaSin-23, Mümtehine-4.
DûniHi ilah edinme konusunda birincil suç ve bir de ikincil suç vardır. Birincil suç, dûniHİ algıyla “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasında bulunmak ve bu iddiaya göre hayat tarzı oluşturmaktır. İkincil suç birincil suçtan kaynaklanmaktadır. Müstakilen Varım ve Muhtarım iddiasıyla birincil suçu işleyen insan bir yaratana inanmadan hayatını sürdürüyor olabilir, bir yaratana inanıyor da olabilir. Bu iddiasına uygun olarak bir yaradana yönelmesi veya reddetmesi ikincil suç kapsamına girer. Bir yaratana inanma arzusuna göre insanlar üç gruba ayrılır: 1) Bu arzusunu yerine getirirken yaratan olarak Allah’a inanmayanlar. 2) Yaratan olarak Allah’ı kabul edip ayrıca dûniHİ bir yaklaştırıcı daha edinenler. Efendimiz zamanındaki müşrikler gibi, “biz onlara tapmıyoruz, onlar bizi yaklaştırıyor” bahanesiyle kendilerine bir yaklaştırıcı ilah ilan edenler. Günümüzde de yaklaştırıcı ne kadar put varsa temizlemeniz gerekir. Onlara “mübarek insan” deseniz bile! Eğer onlara “müstakilen var ve muhtar” etiketi yapıştırıp “o beni kurtaracak” derseniz, yani ona dûniHİ bir özellik verirseniz siz bu sınıfa girersiniz. Kalbler (mecazen) Allah’ın parmakları arasındadır; yani insanların kalbi Mukallibel Kulub olan Allah’ın hükmü ve yetkisindedir. Böyleyken, bir insandan hidayet beklemek, hidayeti ondan bilmek, ahirette sizi kurtaracağını düşünmek hep bu konulara girer. Allah’ın kime şefaat izni vereceğini bilemeyiz, nasıl “o beni kurtaracak” diyebiliriz? Ayet “izin verilenler hariç kimse şefaat edemez” diyor. O izin verilen siz de olabilirsiniz. Öyle bir noktada olursunuz ki size inşaAllah “ateşin içinden beş kişiyi al” denir. O çok ayrı bir iştir. 3) İlah edinen bu grup, yaratan olarak Allah’ı kabul eden ama dûniHi algı ve zanlarını devam ettirenlerdir ki şu âyet bu grup içindir: “Onların ekseriyatı ancak müşrikler olarak (dûniHİ algı ve zann’larıyla) Allah’a iman ederler.” (Yusuf-106)
Yusuf Suresi 106. âyet kapsamına girmememiz için Hac-31 uyarır: “Allah’a hanifler olarak, O’na şirk koşmaksınız (iman edin) yönelin.” DûniHi algı ve zannlarına sırtınızı dönün, müstakilen varım ve muhtarım iddiası olmaksızın, her an Billâhi algıda olma gayretiyle yönelin, iman edin.
“Bir şey yaratamayan, kendileri yaratılan, kendi nefsleri için bir zarar ve faydaya malik olmayan; öldürmeye, hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen dûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar güçler vehmederek bu zannlarını) ilahlar edindiler.” (Furkan-3) Bu âyet ikincil suçu işleyenler için örnektir. İkincil suçun olduğu yerde kendiliğinden birincil suç da vardır, bu yüzden “ilâh” geçen âyetlere bu gözle bakalım. “Benim öyle bir ilâhım yok” deyip âyeti ötelemeyin, o ikincil suç. Oralarda kendimizi önce birincil suç açısından sorgulamalıyız. İster ikincil, ister birincil suç olsun, Fussilet-23 hepsi için diyor ki: “Rabbinizle ilgili beslediğiniz zannınız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”
“Eğer şükrederseniz ve iman ederseniz Allah size azabı neylesin (şükrettiniz bir kere). Allah Şâkiran Aliyma’dır.” (Nisa-147) Şükretmek kesinlikle dûniHi algıyla olmaz. Şükretmeyi daha iyi anlamamızı sağlayacaksa ona “teşekkür etmek” diyelim. Allah’a dışarıdan bakıp teşekkür etmek olmaz, yani küfür ehliyken teşekkür olmaz. Bu yüzden âyet uyarıyor: Şükrederseniz yani dûniHİ algıyı atarsanız Allah size azabı neylesin? "Şükrederseniz ve iman ederseniz" deniyor, bu iman kesinlikle Billâhi anlamda olmalıdır. Hep bunu anlattık; dışarıdan (duniHİ) iman olmaz. Kendinizi Allah’ın dışında sanıp “ben Allah’a inanıyorum” demek doğru olmaz, Billâhi algı şarttır. Bu algı keşif kapısından giriştir ve bizzat şükür ve hamd hâlidir. Şükür ve hamd, söylenen bir şeyden ziyade birer hâldir, bulunulan pozisyonun adıdır. Şükür açısından söyleyelim, siz sürekli Billâhi algıda yaşıyorsanız "başka bir veren” düşünemezsiniz. Hamd açısından bakarsak, sürekli Billâhi algıda yaşayan nasıl "bir başka emir veren” düşünebilir? Anlıyoruz ki Billâhi algıda yaşamak şükür ve hamd halidir; dilinizle söylemeseniz de o yaşantı zaten şükür ve hamddir.
Bir uyarı: İnsan dünya ve ahireti için gereken her şeyi verenin Allah olduğunu çok mekanik düşünüyor. Verenin Allah oluşu, kendiliğinden yürüyen bir mekanizma gibi düşünülüyor. Meşrubat otomatları gibi! “Allah’a söyledim, alırım, O’na söyleyince gelir. Dünya böyle, güneş şöyle” derken Allah ve Sistemi zihnimizde bir makina gibi mekanik! Bu bizi çok yanlış bir yere götürüyor, bizi şükretmekten uzak tutuyor. Dikkat edin, kimse makinaya şükretmez. Düğmeye basıp su aldığınız makinanın sırtına vurup “teşekkür ederim” demezsiniz. Ama birisi size su verse ona teşekkür edersiniz, çünkü onu mekanik düşünmediniz. Allah’ı makina gibi düşünen O’nun verdiklerinin farkında değildir ki şükretsin! Makineden alır gibi yaşayıp gidiyor. Bir hastaya oksijen uygulasalar, kullanılan makina ve ekipmana teşekkür etmez, doktora ve sağlık ekibine teşekkür eder. Dikkat edin, bir duygu var, kişi o duyguyu yakalamalı. Yakalayamazsa, hele de “duygu şirktir” diyen "yeni" etiketli din anlatımlarının tuzağına düşüp Allah’a karşı duygularını yok ederse şükredemez. Duyguları dûniHi algıda kullanmak şirktir, duygulara “müstakil ve muhtar” etiket yapıştırmak şirktir. Billâhi algıda duyguların hepsi Esmâ’ül Hüsna’dır, onlara siz ‘duygu’ dersiniz. Onların hepsi birer esmadır. Duyguları yok edersek “Esmâ’ül hüsnalarla yönelin, dua edin” âyetleri ne olacak, onlarla nasıl amel edeceğiz? Duygu dedikleriniz Allah’ın kânunlarıdır ve hepsi bizim gibi canlıdır. Bu yüzden, zihnimizde oluşturduğumuz o makina (duygusuz mekanik bir sistem) evrende yoktur, çünkü herşey canlı! Siz Allah’ın ilmindeki bir şeyini, bir yerini nasıl cansız kabul edersiniz? O bizim cahil kafamız! Allah ve sistemini böyle mekanik düşünen insan dûniHi algının zanlarında daha duygusaldır. Bu mekaniklikten ancak Allah’ın merhameti fark edilebilirse kurtulunabilir; merhamet fark edilirse şükrün mânâsı kavranabilir. Bu sebepten, âyetler dûniHİ algı kapsamında merhameti ele almıştır, bu merhamet tanımı “dûnirRahmân”dır. DûnirRahmân iki ayette özellikle belirtilmiştir. Mülk Sûresi 20. âyette “dûnirRahmân” geçer. Ama meâl dûniHİ mânâdan bahsetmiyorsa okuyan bunu fark edemez, perdelenir. Oysa Mülk Sûresi, 20. âyetten son âyetine kadar sizi Allah’ın verdiklerine karşı uyarır, son âyette de vurucu uyarıyı yapar; “suyunuz çekilirse kim verecek?” der. İnsan o kadar suyun içindeki balık gibi ki hiç farkında değil. Ayeti okur, geçer gider, korkmaz. “Çekilirse” denilen su yalnızca içtiğiniz su değil ki, birçok mânâsı var. Mülk Sûresi-20 bize merhameti hatırlatır: Dünunda bir merhamet mi aradınız, dûnirRahmân bir güç mü buldunuz der.
“Önceki rasûllerimize sor, dûnirRahmân (Rahman Allah dışında müstakilen var ve muhtar merhamet sahibi güçler var zannıyla) kulluk yapılacak ilâhlara müsaade ettik mi?” (Zuhruf-45)
Rivayetlere göre, “Rasûllere sor” denilince Efendimiz (SAV) Cebrail aleyhisselâm’a; “Sormam, kesinlikle mutmainim” diyor. Bunun manalarından biri de, sana gelen bilgileri incele. Bazı rasûlleri sana kıssa ettik, öyle bir müsaade var mı demektir. Yok! Mirac’tan önce İsra’da Efendimiz (SAV) tüm Rasûl ve Nebi’lere İmam’lık yaptığı için onlara sor bakalım, böyle bir şeye izin verilmiş mi denilmektedir. Şu mânâyı da taşır: Hayır, böyle bir izin vermedik! DûnirRahmân (Rahman Allah'ın dışı var, dışında müstakil ve muhtar merhamet sahibi güçler var zannıyla) kulluğa ve kulluk yapılacak ilâhlara müsaade etmedik. Merhametim dışında şeyler oluşturmayın, merhametimin dışı varmış gibi bir yerlere yönelmeyin, öyle bir şeye hiç izin vermedim buyuruyor:
“DûnirRahmân (Rahman olan Allah’ın dışında müstakil ve muhtar merhamet sahibi güçler var zannıyla) size yardım edecek askerleriniz (Allah’a karşı size nimet veren) kimlerdir? İnkârcılar ancak derin bir gaflet içerisinde bulunmaktadır.” (Mülk-20)
DûniHi “Müstakilen Varım ve Muhtarım” diyenin akıbetini şu cümleyle tamamlamış olalım ve bu cümleyi çok sıkı uygulamaya çalışalım, inşaAllah Rabbim hepimize lutfeder: Yaşarken kendini dûniHİ algı ve zann’larından kurtarırsan, dünya ve ahiret azabından da kurtarmış olursun. Bazı ayetlerde bize “Onlara bir korku ve mahzunluk yoktur” denilmesi işte budur. Bu hâl veliye mahsus sanılmamalıdır. Elbette veli için bir korku ve mahzunluk yoktur ama bu âyetler yalnızca veliyi kast etmez. Korku ve mahzunluğun olmayışı özellikle ahiret içindir, zor gün içindir. DûniHİ algısını temizleyene dünya hayatında da korku ve mahzunluk kalmaz. Bu korkusuzluk Allah’a karşı değildir, Allah’ın yarattıklarına karşıdır. Eksik meallerden esinlenip “ben Allah’tan korkmuyorum” noktasına ulaşanlar vardır, onlar cahildir. DûniHİ algıdan kurtulan, Allah’ın sisteminde Allah’ın yarattıklarına karşı emniyette, güvende durur. Değilse Allah’tan korkmaz değildir. Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Allah’ı en iyi tanıyanınız benim. O’ndan en çok korkanınız da benim.”

Edep; Ya Hu -21-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.