Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

31 Mayıs 2018 Perşembe 13:15:12
69 kez okundu.

- 18-
“Müstakilen varım ve muhtarım” iddiası itibar ve kuvvet oluşturabilmek için gereken yarışı, savaşı, hırsı, tatmini ve zemini hazırlamaktadır. Bu yüzden bu iddia (bu zan), dûniHi algıyı benimseyen insanın namusu gibidir. Öyle olunca dûniHi algının zannlarıyla kendisine göre elde ettiği kazanımların cimrisidir. DûniHi algıdaki kişi “Müstakilen varım ve muhtarım. Aklım, iradem bedenim müstakil. İstediğimi yaparım” iddiasındaki algısıyla kazandıklarının cimrisidir; bu algının yaşantısı cimriliktir. Cömertlik Billâhi algı ile olur, dûniHi algı Kur’an’ın cömertlik dediğini yaşayamaz. Onun cömertlik dediği şeyleri inceleyin, mutlaka Allah’a karşı cimrilik yaptığı bir noktaya gelir dayanır. Bu yüzden her şeyini verse de cimridir. Her şeyini verebilir ama kendi tatmini içindir: Veren kişiyim! Ona deseniz ki “sen dünyaya gelirken Allah sana Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi verdi, o yetkiyi sahibine ver”, onu vermem der. Oysa tüm malını vermiştir, savaştadır canını verecektir ama onu vermez. Sahabeden bir zatın şehadet hikâyesi rivayet edilir. Şehit düşmüştür, bir süre geçmiştir ama henüz “şehit” kabul edilmemiştir. Görünüşte şehit. Bir süre sonra Efendimiz; “Şehitliği kabul oldu” buyurur. Ta ki bunu verecek! Allah’tan alıp “muhtar” diye etiketlediyse onu söküp verecek. O yetkiyi sahibine vermeden olmaz! Gerçek cömert, Allah ona ne vermişse onu Allah için infak edendir. Gerçek cimri Allah’tan aldığını Allah için vermeyendir. O dûniHi algıda kazandıklarının cimrisidir. Bu yüzden, “müstakilen varım ve muhtarım” duygusu onun namusu gibidir, müstakilliğini vermez, o yetki elinden gidecek diye ödü kopar. Bu bir inanan için değil, normal yaşantıdakiler için böyledir. Zaten dûniHi algı hayat tarzında bu iddiası yoksa kişinin değeri yoktur. Dışarıda öyle bir sistem kurulu ki sizin “müstakilen varım ve muhtarım” iddianız yoksa değeriniz yoktur. Hatta o iddiaya sımsıkı sarılmamışsanız dûniHİ yaşantıda sizi adamdan saymazlar. Orada işler itibar için yapıldığından itibarlı olabilmek için bu duyguya sıkı sarılmanız, onu yani küfrünüzü korumanız ve yükseltmeniz lazım. Çünkü sistem bu iddia üzerine kuruludur. DûniHİ algıdaki kişi hastalıklarını bile bu iddiaya sahip çıkarak, onu kuvvetlendirerek yenebilir. Tıbbın çaresiz kaldığı bir noktada “müstakilen varım ve muhtarım” enerjisine sahip çıkarak hastalığı yener, böylece iddiasının önemine ve kuvvetine daha çok inanır. Ve “Nasıl Yendim?” diye küfür içerikli kitaplar yazar. İyileşmeseydi o kitabı yazamayacaktı. Neden iyileşti acaba? Demek ki bazı iyileşmeler günah torbasına eklenmesi gerekenler olduğu için, iyileşip torbayı doldursun diye! Olanı Allah’tan bilmemek o kadar tehlikelidir ki. Kişi o iddiasıyla kavuştuğu sağlığıyla daha büyük günahlar için dönüyor.
“Nefsler cimriliğe (hırsa, kıskançlığa) hazır hale getirilmiştir.” (Nisa-128)
“De ki; Rabbimin rahmet hazinesine sahip olsaydınız, harcanır tükenir korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsan çok cimridir (eli sıkıdır).” (İsra-100)
Bütün bu gerçeklere rağmen inkârcılar, iddialarının ve hayat tarzlarının mükemmelliğine o kadar inanırlar ki: “Sâd. Öğüt veren Kur’ân’a yemin ederim ki; inkâr edenler (iddia ettiklerinin) aksine bir gurur ve tefrika (karşılıklı didişme) içerisindedirler.” (Sâd; 1, 2)
İnkârcılar kendilerine izzet (itibar ve kuvvet) vehmetmiş, bu müstakil izzet iddialarıyla Hakk’a ters düşmüşlerdir: “(Zebaniler der ki): Tat bakalım! Hani sen, kendince Aziyzül Keriym idin (üstün ve şerefliydin).” (Duhan-49) “Tat şimdi azabı, yaşa şimdi onu! Hani sen yaşarken çok itibarlı, çok mevkili, çok şerefliydin!” diyerek ona dünyadaki dûniHİ iddiasını hatırlatırlar. Görüldüğü üzere, “Müstakilen Varım ve Muhtarım” hayat tarzı ahirette zıt olmuş, pişmanlık ve azaba dönüşmüştür. Çünkü izzet Allah’ındır. Böyle olmasına rağmen, haddi aşan ve âsi olan inkârcı, dûniHİ algıyla kendisini müstakil izzet sahibi ilan etmiştir. Oysa: “Muhakkak ki; izzet bütünüyle Allah’ındır.” (Nisa-139) “Kibriya (Benlik) semavatta ve arzda O’na aittir. O Aziyzül Hakiym’dir.” (Casiye-37)
Bu âyetler vesilesiyle soralım: Peki, insanda izzet yok mu? Elbette var. Dikkat edin, âyetleri Billâhi anlayın. Kur’ân’ın beyan ettiği dışındaki mânâlar tehlikelidir. “İzzet bütünüyle Allah’ındır” âyetini duyunca veya “Kibriya (Benlik) semavatta ve arzda O’na aittir, O Aziyzül Hakiym’dir” hitabını işitince “BEN” demekten korkmayın. Mü’min kişi “Benlik semavatta ve arzda O’na aittir, yani O Mütekebbir’dir” denilince korkup “BEN” dememeye karar veriyor. Bu doğru değil. “BEN” deyin veya demeyin, dûniHİ algıda iseniz cehenneme gidersiniz; “BEN” diyerek veya demeyerek! Çünkü âyetler diyor ki: İşte dûniHİ olanlar geliyor, onların yolunu cehenneme çevirin. DûniHİ’ler cehenneme... Ayeti iyi anlayalım. İlmullah’ta olan ahseni takviym yapı için Allah’ın izzeti her yeri kaplamıştır. Allah Vâsi’dir, her yeri kaplamıştır, bu yüzden dışı yoktur. Sen İlmullah’ta her yeri kaplayan izzetten payını aldın, izzet sende de var. Ama bil ki Allah’ındır. Fakat dûniHİ olunca sen dedin ki, bu izzet benimdir, müstakildir, bana aittir. Böylece yeni bir ilah çıkardın. Çünkü “Ben de müstakilen varım, ben de müstakil izzet sahibiyim” diyorsun. Hayır! Ama Billâhi algıda “bende de izzet var” diyebilirsin. Çünkü O’nun. Çünkü O’nda. O’ndan. DûniHİ algıyla “BEN” diyen “A” Takdim Formu’dur, asidir. “Varım ve Müstakilim” dediğiniz sürece ister “BEN” deyin, ister demeyin, hâliniz küfürdür. Dilinizden “BEN”i kaldırınca idrakinizden ve hâlinizden küfür kalkmıyor ki. Billâhi algıda “BEN” diyorsanız ona “B” Takdim Formu “BEN” dedik. İşte bu “BEN” müstakil değil! Biliyorsunuz ki Billâhi’nin her tarafını Allah’ın “BEN” deyişi kaplamıştır. Allah “BEN” deyişinden sana yetki vermiş. Dilemiş ki sen de “BEN” diyebilesin. Değilse Müstakil VAR olarak ve Muhtar olarak “BEN” diyen ancak Allah’tır, müstakilen VAR ve muhtar olarak "BEN BENİM” diye ancak Allah der. Hazreti Musa aleyhisselâm efendimiz bunu duyunca erimiş bitmiştir: BEN BENİM...
DûniHİ âkıbet konusunda önemli bir kelime de sevgidir. İnsanoğlu sevgiyi çok önemser. Ancak, Allah’a tâlib olanın sevgi konusunda dûniHİ tuzağına ve âkıbetine düşmemeye çok dikkat etmesi gerekiyor. Bir kere şunu bilmek lazım; insan sevgiyi neden önemser? İstisnaları olsa da sevginin önemsenmesinin sebebi genellikle sevmek değildir, sevilmek için önemsenir. İnsanlar sevilmeme korkusundandır ki sevgiyi severler. Aslında sevme delisi değildir, derdi “beni sevin”dir, sevgisinin altında yatan gerçek budur. Hatta kuralı da şudur: Ben nasıl olursam olayım yine de beni sevin! “Ne olursan ol, gel” bu yüzden tutmuştur. Bu yüzden, o sözü daha çok inanmayanlar kullanır, daha çok onlar sever. İnananlar o mübarek zatın tüm sözlerini alır ve önemser. İnanmayanlar ise yalnızca bu sözünü: Ne olursan ol, gel. Neden sadece bu? “Ne olursam olayım beni sevin” diye! Zavallı, bilmiyor ki ne olursa olsun onu ancak Allah sever! Ama o bu gerçeğin farkında değil. Anladık ki “sevgi” dûniHİ algı içerisinde önemli tuzakları olan bir olgudur.
“İnsanlardan kimi de dûnillah (algı sonucu müstakil ve muhtar zannettiği varlıkları) endâd edinip (Allah’a ait vasıflarla müstakil kılıp) onları Allah’a ait sevgiyle severler. (Billâhi anlamda) iman etmiş olanlar ise Allah’a muhabbette daha şiddetlidirler (hata yapmazlar). O zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın Şediydül Azab olduğunu anlayacaklarını keşke (şimdiden) görebilselerdi.” (Bakara-165)
Sevgide yaptığımız hata ayetle açıklanıyor, her türlü sevgide bunu arayın lütfen. Tüm sevgileri, her türlü sevgimizi bu testten geçirelim. Ayette “dûnillah endâd edinmek” geçiyor. Dunillah endad edinmek, dûniHi algı sonucu bir şeyi Allah kabul etmektir. Meâl ve tefsir yaparken bu gerçeği böyle yazmayıp, yerine yumuşatılmış cümleler yazılırsa olmaz. O zaman okuyan kişi “ben böyle bir şey yapmıyorum” deyip âyeti öteliyor. Oysa âyet diyor ki; siz dûniHİ algınız sonucu bir şeyleri endâd ediniyorsunuz, Allah yerine koyuyorsunuz, ona Allah gibi bakıyorsunuz, sonra da onu Allah’ı sever gibi seviyorsunuz. Billâhi iman etmişler öyle yapmaz. Yanlış sevenler, esas kuvvetin kimde olduğunu ve Allah’ın nasıl azab edici olduğunu gördükleri zaman yaşanacak olanları keşke şimdiden bilselerdi. Ayet “siz bir şeyleri Allah gibi görüyor, Allah yerine koyuyorsunuz” dediğinde “hayır, ben öyle görmüyorum” diyene, ayet “kendini aklama” diyor. Yanlışlarınız hususunda kendinizi aklamayın. Doğruya kendinizi aklayarak değil, kendinize levm ederek gidebilirsiniz.
Şunu da ekleyelim: İnsan dûniHİ algıda olduğu için oraya ait duyguyla Allah’ı sevmeye çalışıyor. Bir kere, bilelim ki Allah’ı sevmek kimsenin haddi değildir, kimse Allah’ı hakkıyla sevemez. Görmediğin, bilmediğin, hakkında bir şey söylerken bile yanlış söylemekten korkup “Sübhanallah” dediğini nasıl hakkıyla sevebilirsin? Kul ancak sevmeye aday olur, “Allahım seni sevmeye adayım” der. Bu adaylık halini Allah sever, sevdiğini sana hissettirir, biraz tattırır. Onu hissettirince çok sevinirsin ve o zaman Allah’ı sevdiğini hissedersin. Biz Allah’ı sevebilmeyi biraz başarabilsek vücudumuz, moleküllerimiz yerinde duramaz, paramparça oluruz. Normal hayatta çok sevdiğiniz, çok özlediğiniz birisini düşünün. Uzun zaman sonra karşılaştınız, ne olur? Hücreleriniz yerinde duramaz, gözleriniz yaşarır, sarılırsınız. Bu normal hayata ait bir manzara! Allah’ı sevmenin ne olduğunu biliyor muyuz ki? Acaba ona dayanabilir miyiz? O yüzden Allah bizi sever, onu bize hissettirir, biz de O’nu sevdiğimizi düşünüp seviniriz. Bütün bunlara rağmen, hata yapmamamız ve dünya hayatında dûniHİ algı ile sevmekten korunabilmemiz için bizi merhametiyle uyarıyor:
“(Rasûlüm) de ki; eğer Allah’ı seviyorsanız (o zaman) bana tâbi olun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin. Allah Ğafurun Rahıym’dir.” (Al-û İmran; 31)   
“Eğer Allah’ı seviyorsanız” şartıyla başlayan bu âyet aslında çok önemli bir müjdedir. Gerçekten seviyorsanız iş bitti demektir. Ama onu gerçekten yapamayacağınız için, yapamadığınız için, sevdiğinizi zannettiğiniz ve o sevgi de yanlışlarla dolu olduğu için, yanlışlarınız yoksa da sevmeye aday olduğunuz için “Onlara söyle, beni sevmeye tâliplerse sana tâbi olsunlar" buyuruyor: De ki, Allah’ı sevmeye talipseniz bana tâbi olun. Bana tâbi olursanız Allah sizi sever ve günahlarınızı, bu konular dâhil ne tür yanlışlar yapmışsanız hepsini siler. Allah Ğafurun Rahıym’dir.
Ğafurun Rahıym... Rabbim lutfeder inşaAllah bu esmaları paylaşma fırsatımız olur. Aslında bu isimler geçince dayanabilmek mümkün değil, bilmediğimiz için okuyup geçip gidiyoruz. Allah’ın Ğafurun Rahıym ismi karşısında coşup ağlamamız gerekiyor. O’nun Şediyd’ül Azab olduğunu duyunca da korkuyla ağlamamız gerekiyor. Kur’ân okunmasındaki ahenkleri sağlayan duyguları esas bunlar oluşturur. Evet, ayet bize şunu öğretti: Allah’ı sevdiğinizi söyleyenlerdenseniz ve sevgi konusunda yanlıştan korunmak istiyorsanız Rasulüme (Efendimiz SAV'e) tâbi olun! Rasûlullah Efendimiz (SAV) de Allah sevgisi için bize bir dua öğretir: “Allahümme inniy es’elüke hubbeke ve hubbe men yuhibbuke: Allahım, senden aşkını ve seni sevenleri sevmeyi lütfetmeni dilerim.”
Bu sevgi "ğıll"in zıddıdır. Önceki yazılarımızda “Ğıll” üzerinde uzunca durduk. "Ğıll" anlaşılması gereken önemli bir mânâdır. Meâllerde ona sadece "kin, sevgisizlik, nefret" anlamları yüklenirse okuyan ondan bir amel çıkaramaz. Ayetleriyle gördük ki Ğıll "Allah’tan nefret" etmektir. Unutmayın, dûniHi algıdayken kişi Allah’tan nefret eder bir zihniyettedir. Dolayısıyla, Allah’ı da, Allah'ı sevenleri de sevmez, sevemez. Allah’ı sevenleri sevmek kolay değildir, ancak Allah lütfederse sevebiliriz.

Edep; Ya Hu -18-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.