Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

30 Mayıs 2018 Çarşamba 13:25:45
108 kez okundu.

- 17-
“Buyurdu: Sana emrettiğimde seni secde etmekten ne men etti? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni nardan halk ettin, onu çamurdan halk ettin dedi.” (A’raf-12)
Rabbine karşı gelen şeytanın yaptığı kıyası gördünüz mü? Secde etmezken kıyas yapıyor. Dikkat edin, onun bulunduğu ortam bizim gibi değil. Biz Allah’a inanmaya çalışıyoruz, o Allah’ı bilen ve O’ndan korkan bir varlık! Ama bizim ahseni takviym yapımız ona verilmemiş. O yüzden tabiatı yani fıtratı bu. Bu yüzden o fıtrata uygun görevler yapacak. Ahseni takviym yapıyla olsa bu işleri yapamaz, merhametli olur. Şunu da fark edin, bir veliyi veli yapan yardımcı şeytandır; o şeytandan korunmaya çalıştıkça kurtulur. Şeytan dûniHİ algı sebebiyle Allah’ın emrinde kıyas yaptı ve “kendimi ben yönetirim” dedi. Bu bir kişilik örneğidir. Kur’ân bize iki örnek kişilik verir. Ahzab-21’de “Örnek alacağınız kişi Rasûlümdür” buyurur, yani Efendimiz (SAV). Öyleyse, işiniz, düşüncenizle, hal ve tavrınızla bunlardan hangisine benzeyeceğinize bakın lütfen.
Önemli bir husus var, onu da hatırlatalım ki dilimizde güzel bir alışkanlık olsun inşaAllah. Kur’ân Efendimiz (SAV)'e “Rasûlullah, Nebiullah, Habibullah” der, O’na hitapta evrensel dil budur, O’nu bütün varlıklar böyle biliyor. "Peygamber" ifadesi Efendimiz (SAV)'le ilgili değildir, onun görevinin karşılığı da değildir. Hiç bir âyet ve hadis Efendimiz’e “peygamber” mânâsına gelecek bir kelime ile hitap etmez. “Peygamber” ifadesi Efendimizin derecesini başkalarına benzetmek olup tenzili rütbedir. Allah ona Rasûlullah diyor: “Muhammed Rasûlullah’tır.” Fetih-29 bunu ilan ediyor. Yeni isimler bulmayın, uydurmayın, Kur’an’ın hitabını bozmayın! Allah’a “tanrı” derseniz, Rasûl ve Nebi’ye “peygamber” derseniz, tanımları değiştirirseniz bozmuş ve basite almış olursunuz. O Rasûlullah’tır. Bu ne kadar ekber bir sesleniştir bilseniz. Birisine “Rasûlullah” diye ancak Allah der. Öyle olunca kimsenin Rasulullah'ı yoktur. Ama peygamber çok. Bütün uyduruk din ve felsefelerin peygamberi var, o felsefeleri öğretene peygamber diyorlar. Biz de mi Efendimize öyle diyelim? Allah Ahlakı ile ahlaklanmak O’nun gibi yapmaya çalışmaksa, Allah ona “Rasûlullah, Nebiullah, Habibullah” diyor, başka isimlerle hitap güzel olmaz.
Dedik ki kendimize bakalım, duygu, düşünce ve davranışlarımızın şeytanın haline benzeyip benzemediğini izleyelim. Çünkü Kur'ân bizi nasıl uyarıyor, bakın: “Ey Âdemoğulları, size şeytana kulluk etmeyin, ona uymayın demedim mi? Şeytan sizin düşmanınız, niye ona uydunuz? Size, ‘benim sırat-ı müstakıym’im budur’ demedim mi?” (YaSin 60, 61)
 Rabbimiz böyle diyor, böyle de diyecek, bu azarı işitmeyelim inşaAllah. Onun için Efendimiz’e tâbi olalım, uyalım. Rabbimiz bize; “Onda sizin için en güzel örnek var” buyuruyor. İkinci örnek ise bize sürekli tuzak kuran şeytan! O hep tuzak kuruyor, işi o. Ama bir an oluyor ki “ben Allah’tan korkarım” deyip kandırdığı kişiyi terk edip kaçıyor.
“Onlara önlerinden, arkalarından, sağları ve sollarından sokulacağım. Ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın, dedi.” (A’raf-17)
Böyle bir vaatte bulundu, çünkü bu iş onun görevi. Bu cümleler zâhiri bakışladır, kesret diliyle anlatımdır. Şeytanın bu sözünü biraz açarsak diyor ki; onlar ne işle meşgulse, nasıl inanıyorsa o konuyla ilgili ikileme düşüreceğim! Şeytanın en önemli silahı ikilemdir, ikileme düşürmektir. “Öyle mi yoksa böyle mi?” diye ikileme düştüğü zaman kişi kaybeder. İkileme düşmemek isteyen için ilaç “Semi’nâ ve eta’nâ; işittik ve itaat ettik” demektir. Anla veya anlama, böyle dedin mi kurtuldun.
“Onları ikileme düşüreceğim. Dünya hayatındaki yapıları bu gayretime uygun olduğu için onları kandırmam kolay olacak. Ve onlar ğıll, haset, kıyas, göz dikme ve fesatlık içerisinde hiç (bir şeyden) memnun olmayacaklar, hep isteyecekler, hiç yetinmeyecekler. Şükretmek akıllarına bile gelmeyecek. Çok korkarlarsa korkudan kurtulup ferahladıklarında şükreder gibi olurlar ama hemen sonra unutup eski hallerine dönerler.” Şeytanın söylediği bu!
“Bir fırkaya hidayet etti, bir fırka üzerine de dalâlet hak oldu; çünkü onların dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zann’larla edindikleri) dostları şeytanlar oldu. Ve sanıyorlar ki doğru yoldalar.” (A’raf-30)
“DûniHİ algı inananların imanından daha güçlüdür” demiştik, bu normal bir inanan için böyledir. Değilse onu kesinlikle Hz. Ebu Bekir Es Sıddık efendimizin imanı ile kıyaslamıyoruz. Bu kıyas kendimiz için, ayakta zor tuttuğumuz imanımız için. DûniHİ algıdakilerin algısı bizim imanımızdan daha kuvvetlidir. Allah bize destek vermese, sadece inanmakla dûniHİ algıyı yenemeyiz. Allah’ın desteği olmadığı için, dûniHİ algı sahipleri kuvvetle, şeksiz şüphesiz kendilerini doğru sanarlar...
Efendimiz (SAV)'in hadisinden "iman ile hasedin bir arada olmayacağını" öğrenmiştik. Rabbimiz öğretiyor ki, ğıll ile şükür aynı kalbte olmaz: “Böylece, onların bazısını bazısı ile imtihan ettik, "Allah aramızda şunlara mı lütufta bulundu" desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” (En’am-53)
Kıyasla ilgili imtihan sorularımız belli oldu: Siz kıyaslıyorsunuz ama biz zaten kıyaslayın da şükredenle etmeyen ortaya çıksın diye, sizin bazınızı bazınızla imtihan ediyoruz. Birbirinize bakıp ‘Allah bu malı, bu güzelliği, bu imkânı şuna mı verdi?’ diyenle şükredeni ayıralım. Kesret diliyle mekanizma zâhiren böyle tanımlanıyor.
“Sizi Arz’ın halifeleri kılan, verdiği (nimetler) hususunda denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Rabbin cezası çabuk olandır ve gerçekten O Ğafurun Rahıym’dir.” (En’am-165)
“Rabbin cezası çabuk olandır” uyarısındaki cezayı iki türlü anlayalım. Ceza mutlaka azap değildir. Ceza karşılık vermektir, onu karşılık veren olarak düşünelim. Ğıll’e de, şükre de hemen karşılık veren Allah. Çok sevip okuduğumuz bir salâvat var, ceza kelimesini onunla daha iyi anlayabiliriz: “Cezallahu anna seyyidena Muhammeden ma huve ehluh.” Bu salâvatımızda diyoruz ki; “Allahım, Efendimiz Muhammed (SAV)'in karşılığını sen ver, biz onu anlayamayız. Onu sen bilirsin. Ona sen o bilişine göre ver...”
Kur’ân bizi kıyas yapıp göz dikmememiz için uyarır. Ğıll, haset, kıyas, göz dikme ve fesat mekanizmasından bahsetmiştik hatırladınız mı? Ğıll’e başlayıp fesatla sona eren o mekanizma konusunda; TaHa-131, Nisa-32, Tevbe-85, Kehf-28 ve Hicr-88 âyetleri bize “göz dikmeyin” der, göz dikmeme hususunda dikkatli olmamızı ister. Listedeki ilk âyetimize birlikte bakalım:
“Kendilerini denemek için onlardan bir kısmını faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti daha hayrlı ve daha süreklidir.” (Ta-Ha; 131)
Ayette bahsedilen “dünya hayatının çekiciliği” dûniHİ algı sonucu zannlardır, çekici gelen onlardır. Rabbinin nimeti ise verilen her ne ise ve ne kadarsa odur; o verileni Rabbinden bilmendir, Rabbinin bilmendir, senin için hayrlı olandır diye bilmendir. Bu idrak kuluna Rabbinin Nimeti’dir. Ğıll yüzünden haset duyan, hasedi yüzünden kıyas yapan, kıyası yüzünden göz diken dayanamaz kargaşa çıkarır, ara bozar, hırçınlaşır, fesat oluşturur, fesatlık yapar. Oysa Kur’an şöyle buyurur:
“İşte ahiret yurdu! Onu arzda üstünlük ve fesat dilemeyenlere oluştururuz. Âkıbet muttakıylerindir!” (Kasas-83)
Demek ki ahiret yurdu arzda üstünlük ve fesat dilemeyenlere; ğıll taşımayanlara; ğıll’den kurtulanlara! Bu muttakilerin âkıbeti. Peki, duniHİ “müstakilen varım ve muhtarım” diyenin akıbeti nasıl acaba? DûniHİ (kendisini Allah’ın dışında sandığı) algısıyla “müstakilen var ve muhtarım” diyen ve bunda inat eden, buna göre bir hayat tarzı oluşturanın akıbetini şu iki âyet çok net olarak ortaya koymaktadır:
“Kendilerine ızz (izzet, itibar ve kuvvet vesilesi) olsun diye dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar güç zannettikleri) ilâhlar edindiler.” (Meryem-81)
“Hayır, (zannettikleri gibi değil)! (Müstakillik ve muhtariyet verdikleri), onların ibadetlerini (iddialarını ve hayat tarzlarındaki paylarını) inkâr edecek ve onlar üzerine zıd (heva ve heveslerinin tersine) olacaktır.” (Meryem-82)
Meryem 81’de “ilâhlar edindiler” geçiyor. Önce bunu tanımlayıp sonra onu ilâh ilan etmekle ilişkilendirelim. Ayetlerde bazen kişinin kendini ilâh ilan ettiği, bazen de kendisine ilâh edindiği belirtilir. Kendini ilâh ilan etmesi, kişinin “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında bulunmasıdır. Bu "birincil suç"tur. Bu kişi hiçbir inancı olmadan böyle yaşayabilir. Eğer bir şeye inanmak isterse, “benim de bir yaratanım olsun, bir şeye tapayım” derse kendisine bir ilah edinir. Kendisine ilâh edindiğinde "ikincil suç" oluşur. Meryem-81’deki “ilâhlar edindiler” hâli budur. Bu öyledir ki kişi "kendini ilâh" ilan etmeden ilâhlar edinemez. Bu durumda, ilâh edinenler hem birincil, hem ikincil suçu birlikte yaşıyor; Meryem-81 bunu anlatıyor: Onlar kendilerine izzet, itibar ve kuvvet vesilesi olsun diye dûniHİ algı sonucu müstakil var ve muhtar güç zannettikleri ilâhlar edindiler.
Kendilerine neden ilâh edindikleri anlaşıldı: Yaşadıkları hayatta izzet, itibar, kuvvet ve kudret istiyorlar. Bunlara bir vesile olsun diye önce kendilerini ilâh ilan edip sonra ilâhlar ediniyorlar. Bunun üzerine Meryem-82 diyor ki: İş sizin sandığınız gibi değil, hiç öyle olmayacak! Dünyada öyle gözüküyor olabilir ama o gün öyle olmayacak. Sizin müstakillik ve muhtariyet verip tanrı edindikleriniz hesap zamanı sizin hayat tarzlarınızı, onlara yüklediğiniz misyonları, verdiğiniz payları reddedecek ve olay dûniHi algıyla dünyada zannettiğinizin zıddı olacak! Öyleyse kişi dünyada "müstakilen varım ve muhtarım" iddiası ile neler oluşturduysa, ne kadar mal, nasıl bir şöhret, ne düzeyde bir itibar oluşturduysa onlar ona o seviyede bir azap olacaktır, o kadar pişmanlığa dönecektir. Dünyadaki dûniHİ izzeti ne düzeydeyse o düzeyde bir ahiret pişmanlığına dönüşecektir. Bunu çok iyi kavrayalım, ahiretteki pişmanlığı dünyadaki bir duyguyla karıştırmayın, beş duyuyla hissettiklerinizle kıyaslamayın. Allah muhafaza etsin, oradaki pişmanlığı kavrayabilmek mümkün değil. İnşaAllah Rabbim onu bize ne kavratır, ne de yaşatır.
“Müstakilen Var ve Muhtarım” iddiasıyla yaptıklarınız kavraması güç bir pişmanlığa dönüşüyor. DûniHİ algı içermeyen fiilleriniz ise en az on kat mükâfata dönüşüyor. Elbette dûniHi yaşantıda sevap olmaz. Allah’a küfredip de sevap kazanmak olmaz, kendimizi aldatmayalım. Sevapsayar Billâhi olunca çalışır. DûniHi algıda narsayar, Billâhi algıda nursayar çalışır. DûniHi iseniz nur sayacı çalışmaz, orada diğer sayaç devreye girer. Peki, iyi insan olarak yaptığımız işler ne olacak? Kişi dûniHi algıdaysa ve iyi işler yapıyorsa belki cehennemde rahat edebilir. Yani dûniHi idrakla cehennemde kişinin nispeten rahat bir yeri olabilir ama cennete gidemez.
Cennet şartı Billâhi olmaktır. Allah’a küfür halinde olana cennet haram kılınmıştır, bu yüzden dûniHi algıda sevap çalışmaz, o Billâhi algıyla birlikte çalışır. Günah ve sevap bu noktada şöyle tanımlanabilir: Neyi dûniHi yapmışsanız o günahtır, ahirette pişmanlık ve azaba dönüşecektir. Neyi dûniHi algıdan sıyrılarak yapmışsanız o sevaptır ve en az on katıyla sevaba dönüşecektir. Elbette bunları da ayetten öğreniyoruz: “Kim hasene ile gelirse ona onun on misli vardır. Kim de seyyie ile gelirse, ancak onun misli ile cezalandırılır. Onlar zulme uğratılmazlar.” (En’am-160)
Aşağıların Aşağısına düşmüş idrakı nedeniyle "Müstakilen Varım ve Muhtarım" diyen insanın akıbeti ile devam edeceğiz.

Edep; Ya Hu -17-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.