Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

28 Mayıs 2018 Pazartesi 15:02:54
86 kez okundu.

- 15-
"Allah'a Mütekebbir Bakış" önemli bir konu. Bu başlık altında konuyu daha önce Fâtiha kitapçığında âyetleriyle geniş ele aldık. Merak edenler için Fâtiha kitapçığında neden çok geniş işlediğimizi açıklayayım: Fâtiha’yı okurken “iyyâKE na’budu VE iyyâKE nestain” derken mütekebbir olmamak lazım. Bu âyeti okurken; “Allahım yalnız sana kulluk ederiz, yalnız senden yardım dileriz” derken mütekebbir idrakta olmamak lazım. “Kulluk ederim” demek öyle bir mânâdır ki eğer onu o mânâ ile söylemezsek “kulluk ederim” dememiz boşadır. "Allahım sana kulluk ederiz" derken “Allahım, sana karşı mütekebbir değilim” idrakıyla söylemeliyiz. Çünkü “kulluk ederim” ifadesinde önce bu mânâ vardır: Allahım sana kulluk ederim, karşı mütekebbir değilim ve yolun için de yalnız senden yardım isterim.
Açıklamalarımız en alt sınırdan olduğu için meâli böyle verdik, değilse “yalnız sana kulluk eder, yalnız senden isteriz” teslimiyetinin ileri mânâları var: “DûniHİ algıyla güçlerim yok, Billâhi çerçevesinde yönelirim.” Mânânın birisi budur. İdrak daha da onarılınca “yalnız senden isterim” meâli “senden isterim” olur. O algı idraktan silinince “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nestaiyn” meâlen “sana kulluk ederiz, senden isteriz” olur. Çünkü kişi o zaman, sanki başkası da varmış gibi bir mânâ algılanmasından utanır.
“İyyâKE na’budu” âyetinde biz bir nevi “Lâ ilâhe illallah” diyoruz: “Allahım, dûniHİ algı ile olan güçler nelerse öyle bir güç tanımım yok, onlar Lâ ilâhe, senden isterim” diyoruz. Bu mânâda bakıldığında “iyyâKE na’budu VE iyyâKE nestaiyn” “Lâ ilâhe illallah” demek gibidir. Bu yüzden “İyyaKE na’budu” derken, “Allahım, nasıl tarif etmişsen sana öyle yöneldim, mütekebbir değilim ya rabbi” idrakıyla söylemek gerekiyor. Mütekebbir değilim! Demek ki, kastedileni tek ve küçük bir düşünce mânâsı haline getirip “İyyâKE na’budu” âyetine taşımak istersek şöyle düşünebiliriz: Allahım, ben mütekebbir değilim.
Mütekebbir’i şimdi bir de konumuz olan "dûniHİ" algı ile ilişkilendireceğiz. Mütekebbir kelimesinin üzerinde neden bu kadar çok duruyoruz, önce onu söyleyeyim. Kurtulmak için! Mütekebbir’i çok iyi tanımak lazım ki kurtulabilelim. Tanımalıyız ki “ben öyle değilim” diyebilelim.
DûniHİ algı sonucu insanın kendisini “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diye tanımlaması ve bu durumu takdim için “BEN” demesi Kur’an’da "mütekebbir hal, mütekebbir davranış" olarak nitelendirilmiştir. Yani bu takdimin bir tarifi de mütekebbirliktir.
Aslında mütekebbir “BEN” diyendir. “BEN” demek suç değildir, çünkü Allah “BEN” diyor. Suç olan, Allah'ın yerine “BEN” demektir. Billahi mânâsı ile “BEN” demenin suç olmadığı yeterince izah edilemediği için, insanlar “BEN” demeyerek mütekebbirlikten kurtulacaklarını zannediyorlar. İnsan en üst nefs mertebesinde bile kendisini “BEN” diye takdim eder. Yanlış olan “BEN” kelimesi değildir, Allah’ın yerine “BEN” demektir. Önce budur, bu konuda alt sınır budur.
“A” Takdim Formu “BEN” vehmin zulmeti ve nefsin şerriyle dûniHİ algı sonucu “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” dediği haline “BEN” etiketi yapıştırıp; “Ben de ilâhım” mânâsında “BEN” diyor, Allah yerine “BEN” demek işte budur, daha doğrusu Allah gibi BEN demek budur. Yanlış olan budur, yasak olan budur. Kul gibi “BEN” demek sakıncalı değildir. Bize kul gibi “BEN” deme izni verilmiştir. Kur’an’ın yasakladığı, Allah’ın demesi gibi “BEN” demektir. Öyle “BEN” diyene Kur’ân mütekebbir demiştir. Mütekebbir kelimesi kibirli insan şeklinde anlaşıldığı için, öyle meâllendirildiği için insanlar ondan gerekli ameli çıkaramıyor. Soruyorum size, kim “ben kibirliyim” der ki? Kimse “ayranım ekşi” demiyor, hiç kibirli insan bulamıyorsunuz, böylece âyet de gündemden düşüyor. Fark eden için o âyetler diyor ki; Allah gibi “BEN” diyen mütekebbirdir. Çünkü Mütekebbir Allah’tır. "El Mütekebbir" bir esmâ’ül hüsnadır. Bu yüzden Kur’ân, Allah gibi “BEN” diyene Mütekebbir der.
Bir insan Allah’ı hiç tanımasa da, Allah’ın varlığını (Onun Ehad ve Samed olduğunu) duyup inkâr eden olsa da, Allah’a inandığını söylese de, mümkün olduğunca kurallara uyduğunu belirtse de, “Ben Allah’ın dışında müstakilen varım ve muhtarım” diyorsa Kur’an’ın tanımlamasıyla o insan Mütekebbir’dir. Mütekebbirliği yalnızca insanın kendisini üstün görme gayreti olarak ele alırsanız, Kur’an’ın “mütekebbir” dediği insanı hayattaki insani vasıflandırmalarla sınırlamış ve konuyu esas mânâdan uzaklaştırmış olursunuz. Kur’an’ın mütekebbir dediği insan, öncelikle Allah’a karşı “Ben de müstakilen varım ve muhtarım” diyendir. Bu iddiadaki kişi Allah’ın emirlerine ve yarattıklarına edepsiz bir kıyas ile yaklaşır. Bu tuzağa da özellikle müslümanlar düşer. Onu “Ğıll” kelimesi üzerinden genişçe ele almaya başlayacağız.
Yaratılanlara kıyasla bakması kişinin kendisini kandırmasıdır. “Ben iyiyim, ben güzel salât ikame ediyorum, ben konuyu daha iyi biliyorum” gibi düşünce ve yaklaşımların hepsi insanın kendisini Allah ile kandırmasıdır. Hele de bir müslümana karşı “müstakilen varım ve muhtarım” duygusuyla böyle bir kıyasla bakmak Allah’a karşı “varım ve muhtarım” demekle aynıdır. Kur’ân açısından böyledir.
DûniHİ değil de Billâhi kapsamda olmak kaydıyla dûniHİ olanlara “Kibriya” göstermek ise çok ayrıdır, o özel bir konudur, sadaka hükmündedir ve başka bir görevdir, o “mütekebbir” ile anlatılandan ayrıdır. Biz konumuz ve hedefimiz, birisine nasıl davranacağımızdan çok kendimizi düzeltmeye çalışmak olduğu için oraya girmiyoruz. Ama bir cümle de olsa şunu söyleyelim: Dûnillah'a karşı Billâhi’yi temsil ederken Billâhi anlamın kula tanıdığı Kibriya’yı göstermemek İslâm’a haksızlıktır. O yapılmazsa İslâm’a haksızlık yapmış olursunuz. O bir duruştur, o duruşa sadaka sevabı verildiğini bildiren hadis vardır, ama o hal bu konunun dışındadır.  
Demek ki mütekebbir olmak Allah gibi “BEN” demektir, “Ben de müstakilen varım ve muhtarım” demektir, “Ben de ilahım” deyip Allah’ın “BEN” demesinden bize öğrettiği “BEN”i alıp oraya yapıştırmaktır. Kur'an'da anlatılan mütekebbir esasen Allah’a bu etiketle bakandır. Düşünün ki kişi fark etmemiş ve bu etiketiyle İslam anlatıyor. “Allah’ın dışında ben de varım ve müstakilim” etiketiyle Allah anlatılırsa olmaz, Kur’ân okunuyorsa da olmaz! Allah’a böyle inanış ve bakış mütekebbirliktir.  
Bu noktayı biraz halledecek gibi olursa müslümanın düşeceği bir tuzak başlar. Bu tuzak, Allah’ın yarattıklarına kıyaslar tarzda yaklaşmaktır, onlara bir mevki oluşturur tarzda bakmaktır. Bu durumda o kişi müslüman da olsa onda mütekebbirlik kırıntıları var demektir. Ayetler bu yüzden bize hep bu mütekebbiri anlatır. Kur’an’ın mütekebbiri anlatışını Saffat Sûresi ile de görelim:
Saffat-35: “Onlara “Lâ ilâhe illallah” denildiğinde müstekbir davrandılar.”
Bu âyeti bir amel oluşturmak için, bir ders çıkarmak için okuyan talib, konuya kibirli insan bakışıyla yaklaşan bir meâlden okuyorsa âyeti anlayamaz. Anlamak üzere âyete şöyle bakalım: Onlara (mevzuyu anlayamayanlara, kâfirlere) “Allah dışında müstakilen var ve muhtar bir varlık yoktur. İddia ettiğiniz var’a siz ilâh deseniz bile, ancak Allah!” denildiğinde, onlar müstekbir davrandılar (dûniHİ algı ile “hayır, biz de müstakilen varız ve muhtarız” idrakıyla karşılık verdiler). Böyle cevap veren mütekebbir/müstekbir yapının ilk örneği şeytandır:
“İblis müstesna; o müstekbir davrandı ve kâfirlerden oldu.” (Sâd-74)
“Âdem’e secde edin” denildiğinde meleklerin hepsi secde etti, ancak İblis, “Ben müstakilen varım ve muhtarım, ne yapacağıma kendim karar veririm” mânâsında davrandı. Allah ona “Âdem’e secde et” dediğinde “semi’nâ ve eta’nâ” demedi. Şeytan Vasfı’nı tanıyın! O cin taifesinden, vasfı ise şeytanlık! Onun görevi için gerekli olan vasfı tanıyalım ki biz o duruma düşmeyelim! Anlıyoruz ki şeytanlık aslında Allah’a karşı “işittik ve itaat ettik” dememektir. Rabbimiz imanlılara öğüt veriyor: Siz "işittik ve itaat ettik" deyin. Öyle demişseniz noksan yapmış olsanız da affedeceğim. Yeter ki “semi’nâ ve eta’nâ” deyin. Elinizde fırsat varken "işittik ve itaat ettik" deyin inşaAllah.
Bu önerilen bir hayat tarzıdır, “semi’nâ ve eta’nâ deyin” cümlesi bize bir hayat tarzı öneriyor. Bu öneri karşısında şeytan; “Ben müstakilen varım ve muhtarım, ne yapacağıma ben karar veririm” diyerek önerilen hayat tarzını reddediyor, bu mânâda davranıyor. O böyle davrandı ve Allah’a ait vasıfları inkâr etti. Böylece ilk mütekebbir, ilk müstekbir örneği o oldu.
Çok önemli bir kavramla devam ediyoruz: ĞILL. DûniHİ algı ile ürettiği zannlarla “ben müstakilen varım ve muhtarım” diyen mütekebbir insanın temel özelliklerindendir ki onda "Ğıll" hâkimdir. Bu özellik nedeniyledir ki o Efendimiz (SAV)'in insanlığa duyurduğu Allah’tan, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine uygun olarak Allah’a inananlardan, İndellahtaki din olan İslâm’dan ve ona bunları hatırlatan her şeyden nefret eder.
Dûnillah algıyı benimsemiş ve hayat tarzı yapmış insan, hayatında bir başka şeye belki düniHi algısı ile ürettiği zannlar kadar kuvvetli inanmaz. DûniHİ algı sonucu ürettiği zannlara kuvvetle inanarak ve onları kuvvetle savunarak da Allah’tan nefret eder; özellikle İhlâs Sûresi’nde anlatılan Allah vasıflarından nefret eder, “Lâ ilâhe illallah” deyip İslam’a yaklaşanlardan da nefret eder, İslam Dini’nin anlattıklarından da nefret eder. Bu öyle bir nefrettir ki ona bunları hatırlatacak şeylerden de nefret eder. Bir insanın bir hâli, bir özelliği ona Allah’ı hatırlatıyorsa, tanısın tanımasın ondan nefret eder. Kendisindeki dûniHİ algının ve o hayat tarzının getirdiği bu nefreti kişi engelleyemez ve ondan kurtulamaz. Bu nefrete Kur’ân geniş mânâda “Ğıll” demiştir.
"Hayır! Onlar azgınlık (haddi aşmışlık ve) nefrette direnip durmaktadırlar.” (Mülk-21)
 “Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldırıp çullanacaklar...” (Hac-72)
DûniHİ algıdakiler ellerinde olmadan böyledir ve onların bu halden kurtuluşları yoktur. İkna edilerek bu halden kurtulamazlar. Eğer bulundukları ortamda İslâm değil de başka şeyler anlatılıyorsa dûniHİ algıdaki bireyler, gruplar, topluluklar, toplumlar birbiri ile hemen anlaşır. Ama İslâm anlatılıyorsa ğıll kökenli bu nefret hemen ortaya çıkar, İslam'ın anlatılmasından hoşlanmazlar ve bu duygularından da kurtulamazlar. Anlatmaya ve ikna etmeye çalışmakla bu huyları değişmez; dûnillah algıdan kurtulmadıkça, “Âmentü Billâhi” demedikçe bu özellikten kurtulamazlar. Dûnillah algının yapışık vasfı, onun mütemmim cüzü, "ğıll" denilen nefrettir. Ğıll ile yaşadığı sürece kişi mutlaka Allah’tan nefret edecektir, ayetler böyle söylüyor. Oysa Kur’ân bize şöyle öğüt veriyor:
“Kim Allah’ın şeâir’ine (Allah’ın alametlerine, tevhide) ta’zim ederse (hürmet ederse) muhakkak ki o kalblerin takvasındandır.” (Hac-32)
Ama; esfele sâfiliyn özellikli insanın ahseni takviym özellikli kalbinin etrafını bir kılıf olarak kaplayan "ğıll", ahseni takviym hâlin insanla ilişkisini keser ve kalb tamamen "ğıll"miş gibi çalışır. Beyin kalbteki fuaddan ğıll emirleri alır ve sadrdan ğıll yayılır. Böylece insan, Allah’a şükredebilme lütfundan mahrum bir zavallı olur. Muhafaza buyuruver Allahım...

Edep; Ya Hu -15-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.