Yukarı Çık
Yılmaz DÜNDAR

Yılmaz DÜNDAR

İnsanın “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasına dikkat çekiyoruz, hep işimiz bu. Çünkü bu iddia insanın dûniHİ algısından kaynaklanan zan’ıdır. Bu zanna Kur’an, "insanın heva ve hevesleri" demektedir.

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

26 Mayıs 2018 Cumartesi 14:19:49
140 kez okundu.

- 14-
İnsanın “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasına dikkat çekiyoruz, hep işimiz bu. Çünkü bu iddia insanın dûniHİ algısından kaynaklanan zan’ıdır. Bu zanna Kur’an, "insanın heva ve hevesleri" demektedir.
“(O) hevasından konuşmaz; O vahyolunan bir vahiyden başka değildir.” (Necm; 3, 4)
Ayetler Kur’ân ve sünnetin dûniHİ algının zannlarıyla karıştırılmaması gerektiğini vurgular ve sonra da bizi uyarır: “Yoksa dûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannederek) ilâhlar mı edindiler? De ki; haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların kitabı ve benden öncekilerin kitabı! Hayır, onların ekseriyeti Hakk’ı bilmiyor, bu yüzden de yüz çevirirler. Senden önce hiç bir rasûl göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh (müstakil ve muhtar varlık) yoktur; o halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya; 24, 25)
Eğer dûniHİ hâl bir algı, bir zann olmasaydı, yani Allah’ın dışında müstakil ve muhtar varlıklar olsaydı, hatta bunlar da ilâh gücünde olsalardı, durum nasıl olurdu? “İkisinde (Arz ve Semavat’ta) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı elbette ikisi de fesada uğrardı. Arş’ın Rabbi olan Allah onların vasıflamalarından münezzehtir.” (Enbiya-22)
Bu böyle midir, onu şimdi hayatımızdan öğrenelim. Ayet diyor ki, eğer müstakil varlıklar olsaydı onlar birbirlerini yok ederlerdi. Bu âyetlerden öğrendiğimle söylüyorum ki, bir insan dûniHİ algıyla “Ben VARIM ve Muhtarım” derse ilâhlığını ilan eder. Böyle diyen insanları düşündüğünüzde her yer ilâh dolu olmaz mı? İlâh, ilâh, ilâh... Onların niye kavga ettiklerini anladınız mı? Ayet öğretti ki ilâhlar kavga eder! Bize öfke niye yasaklanmış onu da anladınız mı? Öfke ilahın olduğu için! İlâhlar kavga eder, çünkü mutlaka kendilerine ait bir menfaati vardır ve mutlaka kendinden yüce de birisi vardır. Ona yaranmak ve diğerini de ezmek ister, mutlaka. Ayet diyor ki, eğer öyle bir varlık ve öyle güçler olsaydı fesada uğrarlardı, kavga ederlerdi. Hâlbuki evrende barış, selâmet var. Böyle olduğunu bize öğreten bir esmâ’ül hüsna var: Selâm!
Ayetlerle devam ediyoruz: “Allah çocuk edinmemiştir, O’nunla beraber bir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka o ilâhlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah onların yakıştırmalarından (yakıştırdıkları şeylerden) münezzehtir.” (Mü’minun-91)
Bir önceki ayetteki mânâyı bu ayette bir başka benzetmeyle görüyoruz: Öyle birden fazla ilah olsaydı, herkes kendi yarattığını sevk ve idare ederdi. Birçoğumuz çalıştığımız yerlerde “bu benim, o benim yetki alanım, sen karışma” denildiğini duymuşuzdur. İşte o bir ilâhlık özelliğidir, o seslenen insandaki ilâhtır. O tavır ve davranışlar onların ilâh olduklarının kanıtıdır. İlâh oldukları için, yani müstakilen VAR ve muhtar iddiasıyla yaşadıkları için çevrelerine öyle davranmaktadırlar.
İsra-42: “De ki; eğer onların dediği gibi O’nunla beraber ilâhlar olsaydı, o vakit elbette Arş Sahibi’ne bir yol ararlardı.” Birden fazla ilah bulunsaydı mutlaka kavga ve tartışma olurdu ve bunlar esas hükümranlık için Arş’ı ele geçirmeye çalışırlardı. Arş’ı kim istiva etti? Allah! İşte orayı istiva edebilmek için, yani orada hükümran olabilmek için güç savaşı yaparlardı. Veya o ilah "Arş kimin elinde?" diye bakardı. Eğer Arş’ı elinde tutana gücü yetmiyorsa bu sefer ona teslimiyet için yol ve çare arardı. Ayetler, "böyle şeyler yok, hâlâ anlamıyor musunuz?" diyor: “Öyle bir evreniniz var ki orada böyle şeyler görmüyorsunuz, bir deliliniz yok. Bu iddiaları nereden çıkarıyorsunuz?”  
DûniHİ bir ilâh edinmek, ona dua etmek, ona yönelmek konusunda bize Sebe ülkesinden de bir misal verilmiştir: “Onu ve kavmini dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannederek) güneşe secde ediyorlar buldum. Şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bu sebepten doğru yolu bulamıyorlar.” (Neml-24)
Müslüman Kur’an’ı önemseyip ders yapacağı için, siz sonra meâllerden kıssanın tamamına lütfen bakın. Biz şimdi anlatılan olayı tefekkür edelim: Hz. Süleyman aleyhisselâm’a Sebe ülkesinde güneşe secde edenler anlatılıyor: "Güneşe secde edenleri gördüm. Onu ve kavmini dûnillah algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettikleri güneşe secde eder buldum. Müstakil bir varlık ve muhtar bir güç zannederek güneşe secde ediyorlar" diyor. Günümüzde yok mu? Bugün de güneşe secde edenler var. Oysa açık bir uyarı/âyet var, Fussilet-37: “Sakın aya ve güneşe secde etmeyin, Allah’a secde edin” Bu ayet secde âyeti olduğundan uygun olduğunuzda tilavet secdesini yapınız lütfen. Önce okuduğumuz Neml Suresi 24. ayette “onları şöyle buldum” denilen hâl, Sebe kavmi ve melikesinin dûniHİ yaşantı ile idraklarının kaydığı yanlış hâldir:
“Daha önce dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannederek) kulluk yaptığı şeyler onu (o kadını bu idraktan) alıkoymuştu. Muhakkak ki o kâfir bir kavimdendi.” (Neml-43)
DûniHİ algının nasıl idrak kaydırdığı bize bu âyetle de gösteriliyor. Dikkat edin, eğer kişi idrakını dûniHİ algıdan kurtaramazsa İslam gerçeğini duyduğunda Billâhi anlamda imanı kavrayamaz ve fikirlerinde saçmalar. Buna bir misal olarak Mekke müşrikleri verilmiştir:
“Şirk koşanlar dediler ki; Allah dileseydi biz de babalarımız da dûniHİ (düşünüp de Allah dışında başka) bir şeye kulluk etmezdik ve dûniHİ (düşünüp Allah’tan ayrı) bir şeyi haram yapmazdık. Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Rasûller üzerine apaçık tebliğden başka ne düşer?” (Nahl-35)
Benzer âyetleri FATİHA ile fetih kitapçığında detaylı inceledik, ilgi duyanlarımız bakabilir. Biz burada şimdi yalnızca idrak kaydırma konusuna odaklanıyoruz. Sizinle paylaşmaya çalıştığımız bu gerçekleri Efendimiz (SAV) onlara açıkladığında, bir müşrik diyor ki: “Eğer müstakil ve muhtar değilsek niçin Allah bizim muhtarlığımıza izin veriyor? Dileseydi yapmazdık!” Böyle diyerek kendince ortaya bir delil koyuyor, bir de “Müstakilen VAR ve Muhtar” oluşuna ne kadar güçlü inandığını gösteriyor. O müşrik kişi Efendimiz (SAV)'e diyor ki; “Mâdem biz dûniHİ algıdayız ve sen bizim o kapsamdan kurtulmamızı, ‘Âmentü Billâhi’ dememizi istiyorsun, ‘Lâ ilâhe illallah’ ile bizi tevhide çağırıyorsun, eğer iş senin dediğin gibiyse, Allah dileseydi biz müşrik olmazdık. Neden Allah bizim müstakilen var ve muhtar algıyla yaşamamıza izin veriyor? Dileseydi yapmazdık!” Böyle diyerek Efendimiz (SAV)'e karşı fikir üretiyor ve bunu Efendimiz (SAV)'in cümlesiyle yapıyor. Bunu söyleyen kişi dûniHİ algıda olduğu için, âyet ondaki idrak kaymasını da bize gösteriyor:
DûniHİ algıda olduğunuz sürece Rasûlümü de, Billâhi manayı da anlayamayıp reddedersiniz. İdrak kaymalarının çok önemli bir sebebini Kur’ân bize şöyle bildirir: DûniHi algı sonucu “Müstakilen VAR ve Muhtar” zannedilen güçlerden medet ummak doğrudan şeytandan istemektir. Şeytan insanları saptırır. Çünkü bu konuda yemin etmiştir. Hatırlayalım: DûniHi algıdaki yaşantıda zann’larıyla “Allah’ın dışında müstakil, muhtar güç var” sanıp onlara kulluk yapmak, onlardan medet ummak, onların güçlerinden yararlanmaya çalışmak için ciddi bir çırpınış vardır. Birçok örnek sıralayabiliriz. İşte böyle dûniHİ işler yaptığınızda Kur’ân diyor ki: Ayetlerimi okudun. Gördün ki öyle bir dûniHİ güç yok. Onlar senin koyduğun isimler, onlar senin zannın, onlar vehmin zulmeti, onlar zannın fazlası, onlar bâtıl, onlar YOK. Buna rağmen o YOK’tan istemektesin. Ama bu isteğin boşa gitmez, onlar YOK diye talebin boşa gitmez, talebini şeytana söylemiş olursun ve sana şeytan gelir. Zihninde oluşturduğun bir şeye, yani YOK olan bir şeye söylemekle şeytana söylemiş olursunuz. Bunu bize ayetle öğretiyor: “Onlar (müşrikler) dûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettikleri) dişileri (dişi isimli tanrılarını) çağırıyorlar (onlardan istiyorlar). Onlar ancak inatçı şeytandan dilekte bulunuyorlar.” (Nisa-117)
Öğreniyoruz ki dûniHİ algı ve zann’ları YOK diye onlara yönelmeler ve talepler boşa gitmiyor. Çünkü o talepleri kullanan birisi var: Şeytan! Doğrudan o talebinizi alır, değerlendirir.
“(Şeytan:) ‘Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara boğacağım. Kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler’ (dedi). Kim şeytanı dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannıyla hareketle) dost edinirse, gerçekte o apaçık bir hüsrana uğramıştır.” (Nisa-119)
İşte Esfele Sâfiliyn yapıdaki kişi şeytanla böyle doğrudan temasta oluyor. Kur’an’ı tefekkür ederek okumadığı, ders etmediği için şeytanı da, dûniHİ algıyı da tanıyamıyor. Kur’ân onu ders edene öğüttür, ona öğretir:
“Çünkü şeytan insana; "inkâr et" der. İnsan inkâr edince de, "Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım" der.” (Haşr-16)
 “Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım" der ve seni orada bırakır kaçar. Dikkat edin, şeytan Allah’tan korkuyor. Bunu Haşr-16 da öğretiyor: Şeytan ona, “inkâr et” dediğinde insan da inkâr ettiğinde "ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" der ve onu terk eder gider.
Ayetteki “inkâr et” ifadesini yanlış anlamayın, ayeti okuyunca “Biz Allah’ı inkâr etmiyoruz ki” demeyin. Öyle diyoruz, ama O’nun dediği gibi yaşamıyoruz! Bu da bir inkârdır. İşte şeytan sana da bu inkârı yaptırıyor. Şeytaniyette sürekli bir inkâr var. Şeytanın görevi bu: Herkese ve her duruma göre değişen bir inkâr, onun görevi içerisinde vardır. Ancak o inkâr gerçekleştiğinde davranışı çok farklı olur: “Ben senden uzağım" der: "Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” Böyle der ve seni o halde bırakır gider.
İçine düşülen Aşağıların Aşağısı algısı kapsamında "Allah'a karşı mütekebbir bakış ve mütekebbir olmayan bakış ve yaşantı nedir?"  bunun tefekkürü ile devam edeceğiz, inşaAllah.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.