Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

25 Mayıs 2018 Cuma 13:19:59
118 kez okundu.

- 13-
Dünya hayatı için kendisini dûniHİ algı içerisinde bulan insan, kendisini “müstakil ve muhtar” tanımladı ve "Müstakilen Varım, Muhtarım Yaşantısı" başladı. Bu cümleleri neden çok tekrar ediyoruz, onu açıklayalım. Kalb yıkamak için, kalbi yıkamak için. Beyin yıkamak için değil. Beyin yıkamak dûniHİ bir iş, müslümanın işi kalb yıkamak! Kalb yıkanınca beyin kendiliğinden tertemiz olur. Kalb kirliyken beyni yıkamak işe yaramaz. Kalp yıkanırsa beyin kendiliğinden temizlenir. Çünkü ona bağlıdır, beyin kalbin hizmetkârıdır. Evet, dünya hayatı için kendisini dûniHİ algıda bulan insan kendini “müstakil ve muhtar” olarak tanımlayınca, bu tanım gereği ahseni takviym yapısına ait Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini de müstakil ve muhtar tanımladı. Böylece, kendini ve kendiyle ilgili şeyleri dilediği gibi yönetebileceği bir dünya hayatı açıldı. DûniHİ algı ve zannlarının yaşantısı başladı, muhtar iradesinin kararları olduğunu zannettiği hayat tarzını oluşturdu. DûniHİ bu algı ve zannlarıyla oluşan yeni kişiliğini de “BEN” diyerek takdim etti. Yani Allah’a isyan eden bu haline “BEN” dedi. Allah ona “BEN” demesi için bir yetki vermişti, o “BEN” etiketini alıp buraya yapıştırdı ve “BEN” diye bu kâfir hali takdim etti. İşte bu, Kur’an’a göre ÂSİ kişiliktir. Bunu ortaya koyabilmek için, bu asi kişilik için söylenen “BEN”i biz âsi kelimesinin “A” harfi ile tanımladık; ona “A” Takdim Formu “BEN” dedik. “Sen Tanrı Mısın?” kitapçığı özellikle bu "A" takdim Formu "BEN"i diğer "BEN"den ayırmak üzerine yoğunlaşmıştır.
DûniHİ algı ve zannlarıyla oluşan Allah’a isyan eden yeni kişiliğin, Allah’ın “BEN” deme yetkisi olarak verdiği “BEN” ile etiketlenmesi sonucu ortaya çıkan “A” Takdim Formu “BEN” esfele sâfiliyn yapıya yapıştırılmış etikettir. Ahseni takviym yapı Âmentü Billâhi dediği için Billâhi'nin “B”si ile tanımlanmış, adı “B” Takdim Formu “BEN” olmuştur. Bâtıl hayat tarzında kendisine “BEN” diyen ile Hakk hayat tarzında kendisine “BEN” diyenin kastettiği "BEN" birbirinden ayrıldı. Haddi aşan inkârcı "BEN"in, "A" Takdim Formu “BEN”in diğer “BEN”den ayrı ve uzak kalmasına sebep, onun dûniHİ algıda olmasıdır, bu algıyla “Varım ve Muhtarım” demesidir. Bu durumdaki nefs yaradanına karşı muhalefet etmekte, yani ahseni takviym yapıya verilen nefs yaramazlık yapmaktadır. Hakk olan bir şeye muhalefet etmek ve hırçınlaşmak bir kelime ile ifade edilir; ŞER. Şer işle meşgul olmaya başlayan nefsin adı bu durumda Nefsin Şerri olur. Sonuçta “A” Takdim Formu “BEN” nefsin şerridir. Ahseni Takviymde "nefs" vardı, o şimdi nefsin şerri oldu. Ahseni Takviymde vehim vardı. Sonra o vehim Esfele Safiliyn hayatta vehmin zulmetine düştü. Nefsin şerri “müstakilen varım ve muhtarım” deyip Allah’ın verdiği Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini müstakil ilan eder. Muhtariyeti Tercih Gücü bana aittir, serbestim diyerek haddi aşan, dûniHİ kararlar veren bir hayat oluşturur, o hayatta kendisine “BEN” der. Bu şekilde “BEN” diyen nefs, kendisine verilen yetkileri suiistimal ederek Allah’a muhalefet eden tarzda Allah’a karşı kullanmış ve bu konuda hırçınlaşmıştır. İşte ona Kur’ân ŞER diyor. O nefs artık şerr ile anılır. Aynı nefstir ama Allah’a karşı gelen davranışlarına Nefsin Şerri denir. Nefs’ten çıkan bu davranışlara, bu inkâra Nefs adı altında “Nefsin Şerri” diyoruz. Bu tanım nefsin hakikatine söylenmez. Bu tanım, uslu bir çocuk yaramazlık yaptığında ona “bugün ne kadar yaramazsın” demek gibidir, bu cümle onun fiillerine söylenir. Nefsin Şerri nefsin kiridir. İnsan ona “BEN” demekle nefsine zulmetmiş olur, zâlim olur. “A” Takdim Formu “BEN” dediğimiz kişi böyledir. Nefse, yani Allah’ın ona verdiği bu yetkiye “BEN” dediği zaman ona zulmetmiş olur. Nefse bu tür işler yaptırdığı için, onu bu algıda tuttuğu için! Nefsin aslı bunu istemediği halde onu zorla esfele sâfiliyne mahkûm ettiği için nefse zulmetmiş olur. Nefse zulüm budur. “Nefsine zulmediyorsun” diye bu hale denir. Kur’ân bizi Tevbe Suresi 36. âyette bunun için uyarır: Nefsinize zulmetmeyin! Yani: Size “BEN”den verdiğim bir emanet olan Kayıtlı Kendinizi Hissetme Duygu’nuzu (nefsinizi) yanlış işlerde kullanmayın. Ona zulmedince zâlim olursunuz, esas zulüm budur. Bir şeyin hakkını vermeyene, bir şeyi Hakk’a bağlamayana zâlim denir. Nefsin hakkı ahseni takviym olduğu halde ona hakkını yaşatmayan zalimdir. Efendimiz (SAV) bize bunun için dualar öğretmektedir. Efendimizin öğrettiği bu dualar aynı zamanda konunun anlattığımız şekilde olduğunu gösterir. Bu konu konuştuğumuz gibi olduğu içindir ki Efendimiz (SAV) bize bu duaları bu kelimelerle öğretiyor:
“Allahümme elhimniy rüşdiy ve eızniy min şerri nefsiy: Allah’ım bana rüştümü ilham et ve nefsimin şerr olacak davranışlarından beni koruyuver, sana sığınırım.”
 “Allahümme rahmeteke ercu, felâ tekilniy ila nefsiy tarfete aynin ve aslihliy şe’niy kullehu Lâ ilâhe illa ENTE, Sübhâneke: Allah’ım rahmetini umuyorum. Beni göz kırpması kadar bile nefsime (onun şerr haline) terk etme. Her hâlimi, her anımı ıslah et. Lâ ilâhe; (dûnillah algı ve zann’larıyla oluşturulan müstakilen VAR ve Muhtar, Allah dışında müstakil hüküm veren, gücü ve mülkü olan varlıklar yok). İlla ente (ancak SEN), sübhâneke (Sübhansın)."
Dua "La ilahe illa ENTE, Sübhaneke" teslimiyeti ile bitiyor. Artık hangi mânâya, neye “Lâ ilâhe” dediğimizi öğrendik. La ilahe: DûniHİ algı ve zann’ları olan Müstakilen VAR ve Muhtar varlıklar yok! Allah dışında müstakil hüküm veren, gücü ve mülkü olan varlıklar, güçler yok! İlla ENTE: Yalnızca SEN! Sübhaneke: Sübhansın. “Sübhâneke” ayrı bir ilimdir, ona konumuz gereği şimdi girmiyoruz. Yeri ve zamanı gelir inşaAllah.
Hakk yolu bildiren İslam Dini”nin direği salâttır. Bâtıl yolu açan “Müstakilen Varım ve Muhtarım” anlayışının direği ise CİNSELLİK PLATFORMU ve ÖFKE’dir. DûniHİ algıyı ayakta sağlam tutan şey Cinsellik Platformu’dur, o platformun kazandırdığı bazı huylardır ve öfkedir; o algı bunlarla ayakta durur. Demek ki cinselliği ve öfkeyi dûniHİ algının elinden alıp hicret ettirmek gerekiyor. Rabbim lütfederse, cinsellik platformunun ne olduğunu da ileride paylaşırız.
“Müstakilen VAR ve Muhtar” olmak ilâha mahsustur. Bu vurguladığımıza lütfen dikkat edin.
Allah gerçeği içerisinde şu çok önemlidir: Müstakilen VAR ve muhtar olmak ancak ilâhın vasfıdır, ilâhın tarifidir, “VAR” manası ilâh için mümkün olan bir hâldir. Müstakilen var ve muhtar olan ancak İlâh’tır. Ve Allah kendi zatında “Müstakilen VARdır, Muhtar”dır. O yüzden Allah bizim ilâhımızdır. Nas Suresi’nde “insanların ilahı” denilmesi bu açıdandır, bizim için O böyle olduğu içindir. "İlâh" kelimesi yalnızca birisinin bir put, bir tanrı edinmesiyle ilgili değildir, işin esası o değildir. Ve şu çok önemlidir: İşin esası bilinmezken gerçek mânâsı ile ilâhın anlaşılması mümkün değildir! İşin esasını bilmeyen birisi “ilâh” tarif ediyorsa ve biz de "ilâh"ı ondan öğrenip kabul ediyorsak olmaz. O bilmiyor ki! Kur’ân “Müstakilen VAR ve Muhtar” olana “İLAH” der. Dolayısıyla “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diyen “ben ilahım” demiş olur, ikisi aynı mânâdır. Kişinin Allah’a karşı “müstakilen varım ve muhtarım” demesi “Ben de ilâhım” demesidir. Bu durumda o kişi kendi varlığını Allah’ a eş ve ortak koşmuş olur. İşte, dünya ve ahiret hayatının en önemli zikrullahı burada başlar; biz Allah’a kendini eş koşan dûniHİ algı ve zannlarına “Lâ ilâhe illallah” deriz. DûniHİ algı ve zannlarına “Lâ ilâhe illallah” zikrullahıyla yaklaşan tâlip, kalb hastalığının ilacını bulmuş ve kullanıyor olur; yani kalbini yıkıyordur; Kalb-i Selim olacaktır inşaAllah. Özellikle Ramazan Ayı’nda bu mânâsıyla La ilahe illallah zikrullahını görev edinin. Bunu uygulamaya başlarsanız çok başka olursunuz... Lütfen önemseyin.
“Müstakilen Varım ve Muhtarım” duygusu dûniHİ algıdan kaynaklanan zanndır. Kendini Allah dışında zanneden bu idrak, o duygudan kaynaklanan fiiller yaptırır. Lütfen şu ikramı ve lütfu fark edin, aşağıdaki müjdenin tek şartı doğru yöneliştir; "Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah'tır, başka müstakilen var ve muhtar yoktur" yönelişidir. Doğru yönelişe girmiş kula, duniHi algıdan kurtulma mücadelesindeki kula Allah yanlış fiilleri için “neden yaptın?” demiyor. “Yapmamaya gayret et, yapma. Bana yönelir de kurtulmaya çalışırsan bağışlayacağım” diyor. İşte âyet; Zümer-35: “(Bakacağım) amellerinize, en güzelini alacağım, size onunla muamele edeceğim. Kötüleri sileceğim.”
 Kötüleri sileceğim. Yaptıklarınızdan en güzelini alıp ona göre size muamele edeceğim. Yeter ki doğru inanın, yeter ki ilâhlık iddiasında bulunmadan bu yolda gayret edin. Bu mânâda uygulanabilecek bir ameli de paylaşalım. Herhangi bir salâtın peşine secdeye gidin, secdenin yasak olmadığı zamanlarda bunu yapın. Bu secdede, dûniHİ duyguyu tüm vücudunuzdan süzüp, yoğunlaştırıp iki kaşınızın arasının hafif üstündeki noktaya getirin, sanki secdede oradan fışkıracaksınız gibi düşünün. Bu tefekkürle “Lâ ilâhe illallah” zikrullahını bir, iki, üç, beş, yapabildiğiniz kadar yapın, bu idrakla, bu reddedişle bu zikrullahı görev edinin inşaAllah.

Edep; Ya Hu-13-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.