Yukarı Çık

MANEVİ ZENGİNLİĞİYLE BİR İFTAR SOFRASI

25 Mayıs 2018 Cuma 13:18:53
76 kez okundu.

55 yıl kadar önce 1963’lü yıllarda Konya’nın Hadim kazasının Bademli (Aladağ) nahiyesinde yedek subay olarak görev yapıyordum. Mevsim kışın son günleriydi. Okulda tek sınıf içersinde 1. 2. ve 3. sınıfları okutuyordum. Ramazan o yıllarda kış mevsimine denk geliyordu. Bademli her yönüyle çok köylerden dahi geri kalmış, koca torosların arasına sıkışmış bir nahiye idi. Kendi sınırları içerisinde elektrik üretilir, Konya’ya verilir; fakat kendi yerleşim yerinde elektrik yoktu. Bakkal dükkânı dahi yok olan bu yörede sadece bir aktar dükkânı vardı. Orada da sadece nal, mıh, kil ve kibrit gibi şeyler bulunurdu. Yiyeceklerimizi stoklu olarak bulundururduk. Yoksa Bademli Konya’ya 10km. Hadim’e 40km. idi. Hele kışları nadiren bir açık kamyon uğrardı.
Tek başıma, kulübe denebilecek, tek odalı bir evde kalıyordum. Okul evlerden 150m. kadar dışarıdaydı. Ramazan bir gün sınıftaki 2. ve 3. sınıf talebelerini evlerine erken gönderdim. 1. sınıfta olan talebeleri de bırakmayarak onlara okumayı söktürmeye çalışacaktım. Kelimeleri hecelere bölmek falan… Çocukların tam da okumayı sökecekleri zaman saatime bir baktım; daldırmışım. İftar vakti çoktan gelmişti. Çocukları hemen evlerine yolladım. Ben de koşarak kulübeme ulaştım; ama eyvah. Evde bazı köylü kadınlarına yaptırdığımız yufkalardan hiç kalmamıştı. Ne kadar dalgınlık, ihmalkârlık. Raf bomboştu.
Diğer yiyeceklerimi de tüketmiş vasıtasızlıktan getirip yerine koyamamıştım. Az bir toz şeker buldum, orucumu açtım. Kendi kendimi suçluyordum. Hayatta ilk defa böyle bir durumu yaşıyordum. Hava kararmış, üzerime de bir gariplik çökmüştü. Bu saatte hiçbir garibanın evine de varamazdım. Herkes belki de iftarını açmış ve yiyeceğini yemişti. O gün zaten sahura kalkamamış aç orucu tutmuştum. Üstüne üstlük şimdi de durum böyle olmuştu.
Akşam namazını kılmak için zor ser toparlanmaya çalışırken sokak kapısını birisi tıktıklamıştı. Hayret!. Bu saatte kim olabilirdi. İkinci tıktıklamada kapıyı açtım. Karşımda elindeki bir tepsiye sıraladığı yiyeceklerle köyün imamı Ali hoca duruyordu. Ali hoca o günün şartlarında kadrolu bir imam falan değildi. Yıllık her ailenin verdiği kuru üzüm karşılığında imametliğini yapan kalender bir hocaefendiydi. Ben kapıyı açınca selâm verdi, özür diledi, gaz ocağı arızalanınca ancak yetiştirebildik dedi ve: “Bu gün iftarı burada yapabilir miyiz?” dedi. Memnuniyetle hemen buyur ettim ve içeriye aldım. Tepsiyi de çok zahmet etmişsiniz diyerek hızla elinden aldım. Lâmbanın gazı bitmişti. Allah’tan bir mum buldum, yaktım ve Ali hocayı tepsinin başına buyur ettim. Karşılıklı oturarak besmele ile iftar yemeğine başladık…
İnanır mısınız o kalender, mütevazi iftar sofrasının lezzetini ve bana verdiği manevi hazzı başbakan sofralarında dahi bulamadım. Ve unutamadım. Mum ışığında kaşıkladığımız menenğiç (çıtlık) yağıyla yapılan tarhana çorbası ve mısır bulgurundan yapılan pilavı arpa yufkası ile beraber kaşıkladığımız üzüm hoşafı her şeye değerdi. Üzerine bir de pekmezli ocak helvası, benim unutamadığım lezzetlerdendi. Yokluktaki beş kuruş varlıktaki beş bin kuruştan kıymetli oluyor ve o denli hora geçiyor. Ömrümde ilk ve son olarak başıma gelen o iftar sofrasını hiç unutamam.
Bu yazıyı sizinle paylaşarken o mütevazi, hayırsever Ali hocamızı da sevgi, saygı ve muhabbetle anıyorum. Nice sağlıklı Ramazanlar dilerim.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.