Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

24 Mayıs 2018 Perşembe 13:43:36
90 kez okundu.

- 12-
Nisa-78 “Nerede olursanız (olun) ölüm size ulaşır. Buruc-i Müşeyyede’de olsanız bile. Eğer onlara bir hasene isabet ederse; “bu Allah indindendir” derler. Şayet onlara bir seyyie isabet ederse; “bu senin indindendir” derler. De ki; “Küllün min indillah; hepsi Allah indindendir.” Şu kavme ne oluyor ki neredeyse bir söz (bile) anlamıyorlar.”
Ayet diyor ki: Her Nefs’in ölümü tadacağını unutmayın. Allah’a hesap vereceğiniz ve dünya hayatı mühletinin biteceği de aklınızdan çıkmasın. DûniHİ algı ve zann’larıyla olaylara bakanlar ileri sürdükleri fikirler yüzünden akılsızlar sınıfındadırlar. İnsan, Allah dışında müstakil varlıklar zannıyla kendisi için müstakil “ind” kullanmakta ve o müstakil indle hüküm vermektedir. Bunu yaparken Allah’tan yana davrandığını sanıp seyyie hükmünü insana uygun görüyor. Oysa Allah dışında müstakil vücut zannı oluşturup şirk halinde olduğunun farkında değil. Rabbimiz zihinden dûniHİ algıyı silerek Allahın dışı var yanılgısından kurtulmada çok önemli bir yolu bu âyetle öğretmektedir: Her şeyin hükmünü Allah verir. Allah hükmünü paylaşacak bir müstakil varlık yoktur. Her şey Allah ilmi içerisinde ve hüküm de Allah indindendir. Bu yüzden, hepsi Allah indindendir deyin. Nisa-78’in açılımı olan bu kısmı biraz genişletelim. Ayetin orijinal ifadesinde “ind” geçer, bu aynı zamanda “hüküm” demektir ve “bizzat ben” demektir. Örneğin, “bunu kim yaptı?” denildiğinde “bizzat ben” dersiniz. “Ben” de diyebilirdiniz ama “bizzat ben” diyerek bir ders veriyorsunuz; "bizzat ben yaptım, haddinizi bilin" diyorsunuz. Ama dûniHİ algıyla “bizzat ben” demek dûniHİ bir ind oluşturur, “benim de indim var” demiş olursunuz.
Nisa 78. âyette “ind” geçmesine rağmen o pek meâllendirilmez. Oysa “ind” çok önemli bir ifadedir, hüküm yeridir. Fark ettiğimiz bu bakışla âyetin öğüdü şudur: İnsanlar Allah’ın dışında “müstakil var ve muhtar ind”ler oluşturuyor, sonra da kıyas yapıyor. Bazıları bu kıyası yaparken güya Allah’tan yana tavır takınıp, eğer kişiye bir hasene isabet etmişse, yani isabet eden onun dünya ve ahireti için olumlu bir şeyse “bu sana Allah indindendir, bunun hükmünü Allah verdi” diyor. İsabet eden seyyie ise (hoşuna gitmeyen olumsuz bir şey ise) “Allah’a seyyie yakışmaz, bu senin indindendir” diyor. Yani dûnillah algıyla oluşturulan bir müstakil ind var, bir de Allah’ın indi var. Bu âyet işte ona “hayır" diyor: Böyle müstakil indler yok. Allah’ın indi bir de dûnillah müstakil ve muhtar indler, zatlar, hüküm verecek yok! Öyle bir zann ile onların hüküm verdiğini söylemeyin, "seyyie senin indinde" demeyin. Şöyle deyin: Her hüküm Allah indindendir.
Nisa-78’de kullanılan dil ulûhiyet dilidir, insanın olmadığı yerin gerçeğidir, buradan amel çıkaramayız. Amelini bize peşine gelen Nisa-79 öğretir, orada kesret dili vardır: Allah indinden hükümle başlayan kesret âlemi sürecinde insan, Allah’ın hükmettiği hayatını yaşarken ona bir hasene isabet ederse bu Allah’tandır. “Allah indinden hükümle başlayan kesret âlemi süreci” ifadesi aslında bir tariftir: Kesret âleminde nasıl yaşanacaksa bu Allah indinde hükme bağlandı ve kesret âleminde yaşantı başladı demektir. Kesret âlemi yaşantısıyla Nisa-79 başlıyor. Hüküm sürecini, İndellah’ı Nisa-78 anlattı. Nisa-79 ise kesret yaşantısını kesret diliyle anlatıyor ve biz ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı anlıyoruz: “Haseneden sana ne isabet ederse, Allah’tandır. Seyyieden sana ne isabet ederse, nefsindendir. Seni insanlara Rasûl olarak irsal ettik. Şahit olarak Allah kâfidir.”
Allah indinden hükümle başlayan kesret âlemi sürecinde Allah’ın hükmettiği hayatı yaşarken size bir hasene isabet ederse bu Allah’tandır. Yaşanan hayat içerisinde hidayet ancak Allah’ın ayrıca dilemesiyledir. İsabet eden hasene yani hidayet Allah’tandır. Fakat bir seyyie isabet ederse, bâtıl bir fikir ve fiil seni bulursa bu nefsindendir. Bunun sebebi, nefsine verilmiş olan Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini dûniHİ algı nedeniyle muhtar ilan edip, kararlarını muhtarım iddian ile oluşturmandandır. Allah’ın dışında ben de müstakilen varım ve muhtarım dersen, bu iddiayla sana isabet eden daima bâtıl olacaktır. Er-Rasûl ancak haber vericidir, işte bunları söyleyicidir, iman edenleri de müjdeleyicidir. Üzerinize bir koruyucu, bir düzeltici, bir müfettiş değildir, sizden bir sorumluluğu yoktur, ne yaptığınızın kaydını tutmaz. Yaptıklarınızın hesabı için Allah’ın şahitliği kâfidir. Siz unutursunuz, Allah unutmaz, şahit olarak Allah yeter.
Bu âyetler birbirlerine zıt değil, aynı şeylerdir. Nisa-78 tevhid diliyledir, yönelişi dûniHİ algı olmaksızın yapmamızı öğretir. Nisa-79 kesret diliyledir, dûniHİ algı tuzağına düşmeden yaşamayı öğretir. Bunların iki ayrı âyet olarak görünmesi mânâ ayrıştırma kapsamındadır. Anlaşıldıktan sonra Nisa-78 ve 79 çakıştırılarak tek mânâ haline getirilmelidir.
Allah âyetlerine karşı Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini haddi aşarak “müstakil ve muhtar” davrananları A’raf-36 şöyle tarif eder:“Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı müstekbir davrananlar (var ya) onlar ashabun nar’dır. Onlar orada ebedi kalıcılardır.” Ayetleri duyduğunda, varım ve muhtarım algısıyla yalanlayanlar, ““olur mu böyle şey, kendimi ben yönetirim” diye Allah’a karşı kibriya gösterenler nar ashabıdır, nardan kurtuluşları da yoktur.
Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisinin kullanımı çok hassas çizgiler üzerindedir. DûniHİ algının ne olduğunu fark edip onu reddetmeden, bu reddedişle birlikte Âmentü Billâhi demeden Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini kullanmak, “semi’nâ ve eta’nâ; işittik ve itaat ettik” demek noksan olur. Hareket doğrudur ama doğru hareket şirk kulvarında yapıldığı için, boşa gider, bu hareketten bereket doğmaz. “Semi’nâ ve eta’nâ” demek için, önce Âmentü Billâhi idrakıyla dûniHİ’den kulvardan kurtulup Efendimiz’in açıkladığı sisteme girmek şart. En azından idraken! Önce idraken, ardından amellerimizle! Önce idrakı, sonra amellerimizi düzelteceğiz. Bunu okuyunca ertesi gün hepsi düzelmiyor. Önemli olan şudur: Önce yöneliş tam olacak! Yönelişi tam olanın amel hatalarını, eksiklerini Rabbim silecektir. Önemli olan muttaki olmaktır, yani korunmaktır, korunmaya çalışmaktır, levm etmektir. Bu ancak doğru inanışla, Allah’a doğru şekilde yönelerek yani dûniHİ algıyı reddederek mümkün olabilir. DüniHİ algıyı reddeden kişi en önemli “işittik ve itaat ettik” yaklaşımını İhlâs Sûresi’ndeki açıklamaya göstermelidir; önce İhlâs Sûresinde açıklanan Allah Bilgisi’ne “işittik ve itaat ettik” demek şarttır.
Nefs-i Levvame sürecindeki talib Nefs-i Mutmainne haline ulaşıncaya kadar dûniHİ algıya daima düşer, mecburen! Mutmainne’ye kadarki süreçte talibin esas görevi dûniHİ algıdan çıkmak için gayretle çalışmaktır. Ta ki oradan geri dönüşsüz çıksın. Eğer talip, “dûniHİ algıda mıyım?” diye her halini test etmezse, uzun süre farkında bile olmadan dûniHİ algıda yaşar. Bu algıda olunca bu algıya ait zannlar kaçınılmazdır. Biriken bu zannları temizlemek ise zordur, zaman alır. Bu yüzden, dûniHİ algıda mıyım diye kendimizi daima test etmeliyiz. Bu konunun çalışılabileceği en güzel zaman ve ortamlar Ramazan Ayı’ndadır. Belki Ramazan Ayı’nın bir sebebi de budur. Rabbimiz bu kudsi hadiste buyuruyor: “Kullarıma (insanlara) merhametimin delili (işaretidir) ki onlara Ramazan Ayı’nı ve İhlâs Sûresi’ni verdim.”
DûniHİ algıdan kurtulmak için Ramazan Ayı önemli bir zaman dilimidir, “ben dûniHİ algıda mıyım?" diye test yapmamız için bu ay oruçla beraber çok önemli bir laboratuardır. Orucun aç kalmak ve bazı şeylerden uzaklaşmak olmadığını, oruçla yapılanların birer vesile, işi disiplinize eden vesileler olduğunu inşaAllah görür, yaşarız. Onlar asıl amaç için kullandığımız şeylerdir, amaç başka bir şeydir. “(Kurbanlarınızın) kanları Allah’a ulaşmaz, ancak takvanız ulaşır” ayetindeki gibi, oruçta da Allah’a ulaşacak olan açlığımız değil. Onun için, Ramazan’da yapılan antrenmanlarda açlık vesilesiyle, açlığın bizi disiplinize etmesi, bizi dünyadan ayırarak işimizle meşgul ettirmesiyle ilgili bir hedefimizin olması lazım. Her Ramazan bir hedef koymamız lazım. Ana hedef dûnillah algıdan sıyrılmaktır. “Ben bu hareketimle, bu cümlemle dûnillah algıda mıyım?” diye daima test yapmak, Ramazan Ayı’nı ise bu test için çok özel bir fırsat bilip daha da yoğunlaşarak yapmak önem arz eder. Bu testi yapan talib kendisini dûniHİ algıda bulabilir. Bu bir düşünce, bir fikir, bir yorum, bir arzu olabilir, gerçekleşmiş bir fiil ve sonrası da olabilir. Hemen kendisine levm etmelidir. Bu levm ediş Allah katında tam kavrayamayacağımız bir yere sahiptir. Bu gerçeği şu âyetten öğreniyoruz: “Nefs-i levvameye (kendini sorgulayan, yanlışına levm eden, yanlışını kınayan ve Allah’a sığınıp korunan nefse) yemin ederim.” (Kıyamet-2)
 “Onlar bir fahişa (utanılacak şey) işlediğinde veya nefslerine zulmettiklerinde, hemen Allah’ı zikrederler. Böylece günahları için mağfiret isterler. Kim mağfiret eder günahları? Ancak Allah! Ve yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Al-u İmran 135)
Levm edişin peşine hemen tövbe, af dileme ve sığınış gelmelidir. Bu hâl ile ilgili bir af dileyişi ve sığınışı Efendimiz (SAV) bize öğretmektedir: “Allahümme inniy eûzü bike en üşrike bike şey’en ve ene a’lem ve estağfiruke limâ la a’lem, inneke entel allâmul ğuyûb.” Bu dua, “DûniHİ algıda mıyım?” diye sürekli test yapanın yanlış bir duygu, düşünce veya hareketinde kendine levm ettikten sonra yapacağı çok önemli çare olan bir tövbedir, bu duayı yaşantımıza yaymalıyız: Allahım, bir şeyi bilerek ortak koşmaktan sana sığınırım, bilmeyerek yaptıklarım için de istiğfar ederim. Şüphesiz ki ğaybın bileni SENSİN.
Duayı konumuzla daha ilgili olarak şöyle mânâlandıralım: Allah’ım kendimi Esfele Sâfiliyne itilmiş olarak dûniHİ algı içerisinde buldum. Bu algının bâtıl olduğunu hidayet rehberlerinle öğrettin elhamdülillah. Hakk’tan uzaklaştıran, bâtıl olan dûniHİ algı ve zann’larına kapılarak, onu savunarak, arzulayarak hayat tarzı oluşturup da her şeyimle, her halimle eş ve ortak koşmaktan sana sığınırım. Ancak sen korursan kurtulurum, beni koruyuver. Allahım, öğrettiğin korunma çalışmalarıyla dûniHİ algıya düşmemek için gayretteyim biiznillah. İstemediğim halde, bilmeyerek, henüz tam başaramayarak dûniHİ algıya düşmelerimden ve ürettiğim zann’lardan dolayı affını dilerim. Rızana uymayan bu hâlimi örtüver ve beni bağışlayıver. Her şeyi bilen ve her olan şeyin hükmünü veren Allah’ım, yarattıklarının bilmediklerini de bilen sensin. Yarattığın kulun olarak, bilgisizliğimden dolayı sığınmayı bile talep edemeyeceğim ama sığınmam gereken şeylerden de sana sığınırım. ÂMÎN.

Edep; Ya Hu -12-

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.