Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

23 Mayıs 2018 Çarşamba 13:11:10
143 kez okundu.

- 11-
DûniHİ algısının zannıyla insan Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini nasıl müstakil ve muhtar ilan ediyor, hükmünü nasıl müstakil bir irade ile veriyor, bir örnekle görelim. Örneği okurken lütfen beşeriyetimi bağışlayın. Çünkü dünya ve ahiret hayatını düşününce çok önemli olduğunu görüp “Allah râzı olsun” diyeceğizdir. Bir hanımefendinin gündemine “İslam’da kıyafet” konusu girdiğinde “benim nasıl giyineceğime kimsenin karışma hakkı yoktur, bana kimse akıl öğretemez, ben özgür bir kadınım” derse, bu hanımefendi işi en kısa yoldan bitirmiş oldu. Çünkü İnsan-29 âyeti gereği Rabbinin değil şeytanın yolunu tercih etti. Artık onun hayatının direksiyonu şeytandan yanadır. Böyle olduğu için, bir konuda ne yapacağı, nasıl davranacağı, doğrunun ne olduğu arayışı kalkar; artık şeytanın otomatik pilotluğunda hızla şeytanlık mahalline doğru gider, “bu konuda Rabbim ne buyuruyor?” diye sormaz. Onu ancak inanan sorar. Diğeri Hizbu’ş Şeytan istikametinde ilerler, bu Kur’ân tabiridir. O hanımefendi şöyle de diyebilir: Bu konuda Rabbim ne önermiş acaba? Böyle derse Kur’an’a yönelir, âyetleri hadisleri okur. Böylece, kendisine emanet edilmiş olan Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini Hakk yol için harekete geçirmiş olur. Bu, İnsan-29 ayeti gereği Rabbine yönelmektir.  Rabbine yönelmişse Ahzab-59. âyet ona seslenir: “Ey, O Nebi! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki; cilbablarını (üstlüklerini, dış elbiselerini) üzerlerine sarsınlar. Bu, onların tanınmamalarına, bu yüzden eziyet görmemelerine en uygun olandır. Allah Ğafuran Rahiyma’dır.” Ayetin kıyafetle ilgili detaylarını ayrıca ele alırız, konumuzla ilgili kısmına bakalım: Hanımefendi âyette Rabbinin buyruğunu öğrendiğinde Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi bitmiştir; o artık “işittik ve itaat ettik” demelidir. Böyle düşünen, böyle yaşayanlar “semi’nâ ve eta’nâ Allah’ım” diyenler hem dünyada hem de ahirette kazananlar olacaklardır.
Ahzab-59 ve Nur-31 âyetleri geldiğinde, Efendimiz o ayetleri okuduğunda mü’min kadınlar nasıl yürekten “semi’nâ ve eta’nâ; işittik ve itaat ettik” demişler, o hale bürünmüşler ve Allah için neler yapmışlar, lütfen siyer tarihlerinde ve çeşitli tefsirlerde var, açıp okuyun lütfen. Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini Allah’ın râzı olduğu şekilde kullanmak ne kadar faydamızadır, anlayın lütfen. Bir kadın bunu okur da; “Tamam ama hangi devirdeyiz, o o zamanmış, şimdi bana ne derler?” diyorsa (ki bu konularda söylenenlerin hepsini biliyoruz), o kadın haddi aşan âsilerden olur, Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini “varım ve muhtarım” etiketiyle suiistimal ederek kaybedenlerden olur. Kıyafet konusunda bu anlattığımın dışında yorumlar yapılıyor olabilir; hiçbiri Muhammedi değildir. Belgesi olan (âyet ve hadis olmak üzere) getirsin inceleyelim. Bunun dışındaki yorumlar doğru değildir.  Fatır-5: "Dikkat edin, (kimse) sizi Allah’la aldatmasın.” Size İslam adına doğruyu söyleyeceklerin sayısı çok azdır. Ama İslam adına yanlış yaptıracakların sayısı sistem gereği çok fazladır. Bir kitapta, bir yazıda, bir konuşmada “İslam adına, Allah adına” deniyor olabilir, hemen çok güvene girmeyin, inceleyin. Kur’an’a, Sünnet’e, ilgili tarih bilgilerine, müracaat edilmesi gereken her şeye müracaat edin, dünya işleriniz için nasıl yapıyorsanız öyle titizlenin. Birisini bir işe koyacağınızda çalmadığınız kapı kalmıyor, Allah muhafaza etsin, zor bir hastalık olunca çalmadık kapı kalmıyor. Peki, neden böyle? Kur’ân bu hale Kalb Hastalığı diyor, uyarıyor: “Bana kalb hastalığı ile gelmeyin, kalbi hasta olanların yeri cehennemdir. Kalb-i Selim olun, hastalıktan temizlenin de gelin.” Uyarıyı fark eden kişi bu hastalığı ve hastalıktan kurtulmak için gerekeni öğrenmek için gerekiyorsa kapı kapı dolaşırım der. Siz de öğrendiniz, diyeceğiniz budur: Semi’nâ ve eta’nâ; işittik ve itaat ettik.
Arafat vakfesi sonrası Rabbimiz der ki: “Onlar vakfeyi yaptı, vakfe yerinden gururla çıkıyorlar.” Bu, dûniHİ gurur değildir, “Âmentü Billâhi” kapsamında bir Kibriya’dır. Allah’ın dediğini yaparken hâliniz işte böyledir. Allah’ın dediğini yapmak lazım, bunu sevmek, buna âşık olmak lazım, Allah’ın dediğini yapma delisi olmak lazım. “Allah’ın dediğini yapma delisi” olana dûniHİ algıyla yaşayanlar “deli” derler. O zaman Allah ona “veli” der. Bu yüzden, “deli olmadan veli olunmaz” derler. Deli’yi onlar diyor, Allah değil. “Deli” diyenler sonra duyuyorlar ki o veliymiş. Pişmanlıkla “biz de ona deli deyip duruyorduk” derler. “Deli olmadan veli olunmaz” sözünü onlar söylüyor. Allah bize “gidin deli olun” demiyor. Öyle yaşayana onlar “deli” diyor. Niye? Bakıyorlar kişi kafasını Allah’a takmış, ne söylesen dinle ilişkilendiriyor, ne söylesen Allah diyor. O zaman hemen “deli”yi yapıştırıyorlar. Tabi öyle, hiç akıldan çıkmıyor elhamdülillah. Onlar deli desin, ne önemi var...
Günlük yaşantıdan çok önemli iki örnek daha verelim. Kişi olur olmaz şeylere öfkelendiğini fark etmiş olsun ki ahirete iman eden kişi için bu çok önemlidir. Öfke dûnillah alana aittir, öfkeliyken ölürse imansız gitme riski var. Bu kadar önemli bu iş! İleride Kurtuluş Yolu kısmında göreceğiz, Rabbimiz bize “nasıl ölmememiz” gerektiğini söylüyor: Öfkeli ölmemek lazım! İşte öfkeli bir kişi ilgili âyetlere baktı, yani Rabbine yöneldi. Rabbi şöyle buyuruyor: “ (Müttakiler) bollukta ve darlıkta infak ederler, onlar öfkeyi yutanlar ve insanları affedenlerdir. Allah muhsinleri sever.” (Al-u İmran; 134)
Ayeti okuyanın Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi biter, “işittik ve itaat ettik” demesi gerekir. Aksi takdirde haddi aşmış asi olur, kendi hüküm vermiş olur, Allah’ın inzal ettiğiyle hükmetmemiş olur.
Diğer örneğimiz konuşmakla ilgili. Kişi fark etti ki gün içerisinde gereksiz pek çok konuşma yapıyor. Rahatsız oldu ve İnsan-29 ayeti gereği Rabbine yöneldi, bu konudaki âyetleri okuyarak Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini önerilen yönde değerlendirdi. Ayet buyurdu ki: “Ey, iman edenler! Birbirinizle fısıldaştığınızda ism (günah, sünnetullaha uymayan hâl), udvan (düşmanlık) ve Rasûl’e karşı gelmeyle ilgili fısıldaşmayın (konuşmayın). Birr (yakınlık sağlayıcı fiiller) ve takvayı (korunma sağlayıcı fiilleri) konuşun. Kendisine haşrolacağınız Allah’tan ittika edin.” (Mücadele-9)
Gereksiz konuşma, çok konuşma dikkat etmemiz gereken bir konu! DûniHİ algıdakiler çok konuşur! Bütün iletişim ve telefon sistemleri onların bu özelliğine dayanır, dûniHİ algısını dürter ve konuşturur. Reklamlar, şunlar, bunlar hep o algıyı dürter. O algıyı dürten müzikler bestelenmiştir. Bir AVM'ye gidersiniz, müzik o algınızı dürter. Sizi dûniHİ algınızdan yönetirler de haberiniz olmaz.
Ayet bize ittika etmeyi öneriyor. İttika etmeyi ilkin şöyle anlayabiliriz. Size bir konuda söz vermiş de sözüne ters davranan birisi sizi görünce ne yapar? İttika eder! Söz verdiği için, onun sözünü biliyor olduğunuz için sizden sakınır. “Allah’tan ittika edin” de budur: Söz verdiniz, "evet, Rabbimiz sensin" dediniz, “semi’na ve eta’na; işittik ve itaat ettik” diyeceğiz” dediniz, ne oldu? İdrakını dûniHİ algıdan kurtarmış olan için, yani Allah’ın dışında olmayan için “Allah’ı görünce” gibi bir şey olur mu? O’nun ilmindeysen O’nu görmediğin bir hâlin olur mu? Ne yana dönerseniz Vechullah ve söz de verdiniz! O söz verdiğinizle karşı karşıyasınız, hep ittika edin! Ayet bunu söylüyor: Allah’tan ittika et, sözüne dikkat et! Artık işittik ve itaat ettik deme zamanıdır. Aksi halde Allah’ın inzal ettiğiyle hükmetmiş olmazsınız da hüsrana uğrayanlardan olursunuz! Hafizanallah.
Oluşabilecek bazı sorulara cevap olması ve mânâ ayrıştırma, mânâ çakıştırma yapmaya talip kardeşlerimize bir yol oluşturması maksadıyla, idraken geldiğimiz bu noktayı Nisa-78 ve 79 ayetleri ışığında şöyle ele alalım. Bu ayetlerin meâlini hem kesret, hem de ulûhiyet diliyle görelim. Hatırlayalım, ayetlerde Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisiyle ilgili anlatım kesret diliyle yapılmaktadır; ne yapmak gerektiği (amel) tarifi kesret diliyle anlatımdan anlaşılır. Bir konuda ne yapacağımızın, nasıl amel edeceğimizin belli olması lazım, onun için de bize o konunun kesret diliyle anlatılması lazım. Ulûhiyet diliyle anlatımdan amel çıkaramayız; o tevhid dilidir. O anlatımdan ancak “Yöneliş” çıkar, Allah’a nasıl yöneleceğimizi öğreniriz. Bu yüzden, bize “nasıl yöneleceğimizi” öğreten âyetler ulûhiyet diliyle, “ne yapacağımızı” öğreten âyetler kesret diliyledir. İşte bu kesret diliyle anlatım içerisinde ve kesret sürecinde, yani Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi kullanılırken insan için bir zorlama yoktur. Bunu Bakara Suresi 256. ayet öğretiyor: “Din’de zorlama yoktur. Gerçekten rüşd (Hakk Yol) ğayy’dan (haddi aşmaktan, sapıklıktan) apaçık ayrılmıştır. Artık kim Tağut’u (dûniHİ algı ve zanlarını) inkâr edip, Allah’a Billâhi anlamda iman ederse, muhakkak o kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah Semiy’un Aliym’dir.” Bu âyet Allah’ın bizi zorlamadığının delilidir. “Hakk ve batıl tercihini yaparken seni zorlamıyorum” diyor. Aksi halde kişi “Allah’ım sen zorladın yaptım” der ki bu çok yanlış bir inanış ve davranıştır. Şunu unutmuyoruz: Anlattıklarımız en alt seviyedir ve yola/işe başlamak içindir. Hikmetleri başka mânâlara giderse de o mânâlara bu sınırdan gidilir. İleri mânâları okumuş birisi bu anlattıklarımıza bakıp "gerçeğe uymuyor" zannetmesin, yanılır. İşe alt sınırdan başlanır. Biz o alt sınırı paylaşıyoruz. Bu hatırlatmadan sonra: Görmekteyiz ki Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi sürecinde insan, kesret âlemi kuralları içerisinde zorlanmamaktadır. Dikkat edin, Kesret Âlemi Kuralları içerisinde!
“De ki; kesinlikle Allah fahşa’yı (sünnetullaha uymayan amelleri) emretmez.” (A’raf-28)
Demek ki: DûniHİ algıyla yapacaklarını sen yaparsın, Allah emretmez. Kesret diliyle böyledir. Ulûhiyet dilinde söylemek gerekirse, Allah hükmünü kimseyle paylaşmaz! Bu yöneliş dilidir, Allah’a nasıl yöneleceğimizi öğretir, nasıl yaşayacağını değil. Buradan amel çıkmaz. Bu yüzden âyetlerde Âmenû ve Amilu’s Sâlihati yani nasıl iman edeceğin ve nasıl yaşayacağın yan yanadır. Ama nasıl iman edeceğimiz tevhid diliyle, sâlih amel ise kesret diliyle anlatılır ve bu ikisi kıyaslanmaz. Biz işte bu bilgiyle Nisa-78 ve Nisa 79 ayetlerine bakacağız. Tevhid dili ve kesret dili fark edilmeden meal yapılırsa nasıl mana yanlışı oluştuğunu bu ayet örneğinde göreceğiz. Önce ayetlerin yalnızca mealini verelim, sonra da birlikte tefekkür edelim.
Nisa-78: “Nerede olursanız (olun) ölüm size ulaşır. Buruc-i Müşeyyede’de olsanız bile. Eğer onlara bir hasene isabet ederse; “bu Allah indindendir” derler. Şayet onlara bir seyyie isabet ederse; “bu senin indindendir” derler. De ki; “Küllün min indillah (hepsi Allah indindendir).” Şu kavme ne oluyor ki neredeyse bir söz (bile) anlamıyorlar.”
Nisa-79: “Haseneden sana ne isabet ederse, Allah’tandır. Seyyieden sana ne isabet ederse, nefsindendir. Seni insanlara Rasûl olarak irsal ettik. Şahit olarak Allah kâfidir.”

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.