Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

21 Mayıs 2018 Pazartesi 13:11:41
40 kez okundu.

- 9-
Her ne şekilde olursa olsun bir kula "Müstakilen VAR ve Muhtar" muamelesi yapmayı Kur’ân yasaklar. Mekke müşriklerinin putlarından günümüzün canlı putlarına kadar ne varsa, Allah’a yaklaşmayı gerçekleştirecek iddiası ile bile olsa bu muamele yasaktır.
Mekke müşrikleri putlarını kendilerince Allah’ı inkâr saymıyordu. Onların Allah inancı vardı ve “putlar bizi O’na yaklaştırıyor” diyorlardı. Bu yüzden Efendimiz (SAV)'in açıkladığı Allah’ı, yani Billâhi tanımı kabul etmediler. Allah’a inanıyorlardı, ama inandıkları Allah, algılarında uydurdukları bir rab idi. Öyle olunca Efendimiz (SAV)'in açıkladığını, yani dışı olmayışını reddettiler, dışı var zannına (dûniHi algıya) “Lâ ilâhe” denilmesini kabullenemediler. Günümüz yaşantısındaki canlı putlara gelirsek, dûniHİ algıdaki kişinin “şu kişi beni Allah’a yaklaştırıyor” diye düşünmesi de aynıdır, farkı yoktur. Mekke müşrikleri de puta aynısını diyordu! “Yaklaştırıyor” dediği kimseyi Allah dışında müstakilen VAR ve muhtar görerek ondan yardım isteyen, o günkü müşriklerle aynı cümleyi söylemiş olur. Hatta onun bu hâli Mekke müşriklerinin taştan yardım istemesinden daha tehlikelidir. Çünkü birisi canlı! Demek ki daha zor haldeyiz. Önemsediğiniz kişi öyle demiyor olsa bile, siz ona yaklaşırken Allah dışında müstakil bir varlığı ve muhtariyeti varmış gibi yaklaşırsanız yanlış yaparsınız.
“Dikkat edin, halis diyn (katıksız yönelişin Hakk’ı) Allah’ındır. DûniHİ (algı ile müstakilen var ve muhtar zannettiklerini) veliler edinenler; “Onlara bizi Allah’a yaklaştırması için kulluk yapıyoruz” (derler). Muhakkak ki Allah onlar arasında, hakkında ihtilaf edip durdukları şeyle ilgili hüküm verecek. Muhakkak ki Allah, yalancı (Allah dışında müstakilen var ve muhtar varlık zannı uyduran), gerçeği çok örtücü kimseye hidayet etmez.” (Zümer-3)
Dost, yardımcı, sığınak, şefaatçi edinirken yanlış yapmayalım diye öyle çok ve öyle sık uyarılıyoruz ki. Çünkü bu konu günlük yaşantıda bizim için önemli bir imtihan sorusudur.
Eûzü Billâhi mineş şeytânir raciym, Bismillahir Rahmanir Rahiym: “Kefa Billâhi Veliyyen ve kefa Billâhi nasıyra: Veli olarak Allah yeter ve yardımcı olarak da Allah yeter.” (Nisa-45)
“Ve kefa Billâhi Vekiyla: Vekiyl olarak Allah yeter.” (Ahzab-3)  
“Ve kefa Bi Rabbike hâdiyen ve nasıyra: Hâdî (hidayet eden, yol gösteren) ve Nasıyr (yardım eden, zafere ulaştıran) olarak Rabbin yeter.” (Furkan-31)
Ayetlerin metninde “Billâhi ve Bi Rabbike” geçmektedir, yani âyetler “Dûnillah” algının zıttı olan “Billâhi” algı ile sesleniyor. Çünkü kişinin kendisini Allah’ın dışında hissederken “Allah bana yeter” deyişini anlatmıyor. “Dost ve yardımcı olarak Allah yeter” diyen kişi, bunu Kur’ân’ın reddettiği duniHİ algı ile söylüyorsa Kur’ân’ın muhatabı değildir. Muhatap alınan idrakı anlatan âyetlerde “B” geçiyor. Buradan da anlıyoruz ki “Billâhi” idrak “DûniHİ” algının tersidir ve gerçeği/Hakk'ı ifade eder. DûniHİ bâtıldır, Hakk ise Allah’tır; illa Billâh. Bu yüzden bu âyetlerde şart var; Âmentü Billâhi deyin, bu idrakla yaklaşın. Bütün önerilenler "Âmentü Billâhi" şartı ile geçerlidir: “Allah dışında ben de müstakilen varım” iddiasını reddederek inanmış ve “Allah yeter” diyorsanız işte o makbuldür.
“De ki; Semavat ve Arz’ın Rabbi kim? De ki; Allah! De ki; kendilerine (bile) bir fayda ve zarara mâlik olmayan, dûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiğiniz) veliler mi edindiniz? De ki; âmâ (kör) ve basıyr (gören) eşit olur mu? Yahut zulumat ile nur eşit olur mu? Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu (uydurma) yaratma (iddiası) onlara biri birine benzer mi göründü? De ki; Allah, her şeyi yaratandır ve O Vâhid’ül Kahhâr’dır.” (Ra’d-16)
Allah her şeyi yaratandır ve Vâhid’ül Kahhâr’dır. Vâhid’ül Kahhâr; yarattıkları zatının dışında olmayandır, “Allah’ın dışı” iddialarını ve bunu iddia edenleri yok edendir. Çünkü O dışı olmayandır. Bu idrak için uyarılıyoruz: De ki; Allah Vâhid’ül Kahhâr’dır.
Âmâ olan gerçeği göremez. Kendi zannlarını ise görülmesi gereken zanneder, doğru zanneder. Âmâ hiçbir şey göremeyen değildir, Allah’la ilgili gerçeği göremeyendir. Kendine göre gördüğü var. İşte onu görüp Allah’ı göremeyen âmâdır. Basıyr “Âmentü Billâhi” diyebilendir. Ayette âmâ ve basıyr, zulumât ve nur kıyaslanıyor. Zulumât, dûniHİ algı ve zannlarıdır ki ona vehmin zulmeti demiştik. Nur ise Billâhi gerçeğidir.
Ayet “Vâhid’ül Kahhâr” ile tamamlanıyor: Yarattıkları zatının dışında olmayan Allah, dışı olmayan Allah, dışı iddialarını ve bu iddiada olanları yok edendir. Vâhid Allah’ın yarattıkları ile ilgili sıfatıdır, Ehad ise zatıyla ilgili sıfatıdır. Vâhid’in bir mânâsı tenzih mertebesi olarak tarif edilir ki orada farklılık yoktur, her şey aynıdır. Vâhid’in konumuzla ilgili tarifi ise, yarattıkları zatının dışında olmayan demektir. Allah Vâhid’ül Kahhâr’dır; dışı iddialarını ve bu iddiada bulunanları yok edendir. Bu yüzden dûniHİ iddiaları yok etmekte kullanacağımız bir ilaç da Allah’ın bize “Vâhid’ül Kahhâr” vaadidir: “Ben Vâhid’ül Kahhâr’ım, seni benden uzaklaştıran şeyleri yok ederim.” Veli zatın zikrullahı olan Kahhâr esmasını şimdi daha kolay anlayabiliriz.
“Veliniz ancak Allah’tır, O’nun Rasûlü’dür ve iman edenlerdir ki, onlar salâtı ikame ederler ve rükû halinde zekâtı verirler. Kim Allah’ı, O’nun Rasûlü’nü ve iman edenleri veli edinirse, (bilsin ki) muhakkak ki; Hizbullah (Allah tarafında olanlar) galip geleceklerin ta kendileridir.” (Maide; 55, 56)
Mü'minlerin bir özelliğini daha öğrendik: Rükû halinde zekâtı verirler. Aşağıların aşağısı idrak olan duniHi algıdan kurtuluş yolunu ele alacağımız yazılarda, rükû halinde zekât vermenin nasıl önemli bir reçete olduğunu göreceğiz. Bu ayet bize "kurtuluş için bu sınıfta olun" dedi.  Hucurat-10’da ise “Mü’minler ancak kardeştir” buyrulur. Demek ki, onlar hem rükû halinde zekâtı verirler, hem mü’minler olarak kardeştirler. Âyette anlatılan “kardeş” kapsamına girmek, birisine kardeş demekle, onu kardeş kabul etmekle gerçekleşmez. Ayetteki tanım sizin birisine “kardeş” demenizle ilgili değildir. “Kardeş” bir sistemin tarifi sadedinde kullanılmış, o mânâ “kardeş” kelimesi ile ifade edilmiştir: DûniHİ algıyı reddedenler ve Âmentü Billâhi diyenler, birbirlerinden ayrı müstakil varlıklar değildir, hele Allah’ın dışında hiç değillerdir. Bu hâl, dünya hayatına ait bir kavramla, bir karından olmak anlamındaki kardeş ile ifade edilmiş olsa da bildiğimiz o kardeşlikten çok ileri bir mânâyı taşır. Müslümanlar böyle kardeştir. Lütfen, ayetteki kardeş ifadesine Kur’an’ın öğrettiği mânâ ile yani dûniHİ algıyı reddederek bakın. O zaman göreceksiniz ki “kardeş” dediğiniz kişi sizden ayrı değil; yani Allah’ın dışında değilsiniz! Ama dûniHİ algı öyle kuvvetli ki, siz bir kardeşinize baktığınızda o mü’min kardeşiniz size dışınızda gibi gözükür. Birbirlerine Göre Var olmanın gereği bu böyledir ama Âmentü Billâhi gereği hepimiz (Allah’ın dışında olmayan) bir yerdeyiz. İşte âyette anlatılan bu kardeşliktir. “Mü’minler ancak kardeştir” hâlinin güzelliği dünyadaki bir şeyle kıyaslanmaz. O yüzden bir müslüman kardeşine davranırken Rahiym ismi çok önemlidir.
“Yoksa siz; Allah sizden mücahede edenleri (dûniHİ algıdan kurtulmak için gereken mücadeleyi hakkıyla yapanları), O’nun Rasûlü ve mü’minler dışında, dûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar kabulle) veli edinmeyenleri bilmeden (ortaya çıkarmadan) terk edileceğinizi (bu işin tamamlanacağını mı) sandınız? Allah yapmakta olduğunuz şeyleri Habiyr’dir.” (Tevbe-16)
Esasen Ahseni Takviym özellikte olan insan, dünya hayatı sürecini gerçekleştirebilmek için Esfele Sâfiliyn’e inince olayın tabiatı gereği kendisini “dûniHİ algı” içerisinde bulmuştu. Onda artık dûniHİ algıdan kaynaklanan zannlar belirecekti, bu algıyla ilgili fikirler üretecekti, hayata da bu algıyla bakacaktı. DûniHİ algıya düşen insanın başına neler geldiğini tefekkür etmek üzere web sayfamızdaki 28. tefekkür şemasına da bakabilirsiniz.
Bu yazıyla birlikte Aşağıların Aşağısı idrakı ele aldığımız müfredatın ilk bölümü tamamlanmış olduk. Bugüne kadarki paylaşımlarda insanın esfele safiline, duniHi idraka, aşağıların aşağısına düşüşünü ve içine düştüğü idrakı tanımladık, anlamaya çalıştık. Bundan sonraki yazılarımızda, duniHi algıya yani aşağıların aşağısına, esfele safiliyne itilen insanın kendisine emanet edilen Muhtariyeti Tercih Yetkisi'ni (o gücü) nasıl müstakil ve muhtar zannedip kullandığını, nasıl bir "Ben de müstakilen varım ve muhtarım" yaşantısı sürdüğünü göreceğiz, inşaAllah.
Rabbimizin müminlere öğüdü gereği, paylaşımlarımızda birlikte tefekkür ve tezekkür ediyoruz, Kur'an ayetlerini beraberce ders yapıyoruz. Allahım razı oluverir inşaAllah...

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.