Yukarı Çık
Yılmaz DÜNDAR

Yılmaz DÜNDAR

“Onlar ahiretten gafiller olarak, dünya hayatından zâhiri bilirler.” (Rum-7)

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

19 Mayıs 2018 Cumartesi 13:24:16
152 kez okundu.

- 8-
“Onlar ahiretten gafiller olarak, dünya hayatından zâhiri bilirler.” (Rum-7)
Bizim için çok önemli bir uyarı. Buyuruyor ki, duniHi algıyla ve esfele safiliyn idrakla yaşamayı tercih edenler ahiretten gafil olarak dünya hayatından zâhiri bilirler, yani onlar aslında ahirete iman etmezler. İman ediyor gibiyseler de ahiret hakkında onları gerçekten telaşlandıran bilgi ve korkuları yoktur. Dünya hayatından zâhiri bilenler, gözüyle gördüğü kadar düşünenlerdir. Zâhiri bilmek görmekle ilgilidir, gözüyle görebildiği kadar düşünebilmektir, "zahiri bilme"nin bir mânâsı da budur. Ayetin kınadığı, "onlar dünya hayatından ancak zâhiri bilirler" dedikleri, gözleriyle görebildikleri ile yetinip o kadar düşünebilirler. Onların bir şey hakkında düşünmeleri için onu görmeleri lazım. Ayetteki “dünya hayatından zâhiri bilirler” tanımlaması aslında bir grup da oluşturmaktadır ki biz o grubun özelliklerine bakıp kendimizi test ederiz, kendimiz için ipuçları yakalayacağımız önemli bir bilgi öğreniriz. Bu gruba kimler giriyor? Gözüyle yaşayanlar! Çok dikkat edin, çünkü bu hataya zaman zaman düşeriz. Peki, ne yapmalıyız? Bir kere önemli olan o gruba düştüğümüzü fark edip oradan çıkmaktır. Zaten gözüyle yaşama hâli sürekli ise çok büyük tehlikedeyiz demektir. Gözüyle yaşamak nedir ve gözüyle yaşayanlar kimdir sorularının cevabı ayette var; Rum Suresi 7: “Onlar ahiretten gafiller olarak, dünya hayatından zâhiri bilirler.” Ayet hem tanım yapmış hem de bize uyarıda bulunmuştur: Dünya hayatını ahirete tercih edenler, ahiretten gafil olarak dünya hayatından sadece zâhiri bilirler. Aslında ahirete iman etmezler. İman ediyor gibiyseler de ahiret hakkında bilgileri ve korkuları yoktur.
“Dünya hayatından zâhiri bilmek” ifadesinden kendimizi test edebileceğimiz önemli bir bilgi edindik. Bu gruptakilerin gözüyle gördüğü kadar düşünenler olduğunu, yani "gözleriyle yaşayanlar" olduğunu anladık. Bu hataya düştüğümüzü, fark edip kurtulmaya çalışmamız gerektiğini gördük. Çünkü gözüyle yaşama hâli sürekli olursa çok büyük bir tehlikedeyiz. Öyleyse bu "gözüyle yaşamak" halini biraz tefekkür edelim. Gözüyle yaşamak, bize insanın Birbirlerine Göre Var özelliğini hatırlatır. Bu noktada iki tane “var”dan söz edebiliriz: Birisi "Kendinde Kendine Göre Var olan" olup “Nefs” dediğimizdir. Diğeri "Birbirlerine Göre Var olan"dır. Gözüyle yaşayanlar bu Birbirlerine Göre Var özelliğe göre yaşarlar, hayat tarzı oluştururlar. Gördüğü kadar düşünenler, Birbirlerine Göre Var oluşun tam perdelediği insanlar olup idraklerine at gözlüğü takmışlardır. Bunların iman açısından, yani esas bilgi açısından at gözlüğü taktıkları hemen fark edilir. Bir işin esasını göremeyenler, iman açısından “sabit fikirli” diyeceğimiz şekilde gördüklerine takılmışlardır. Bunların yaptığı şudur: Gözüyle görür, sonra gördüğüyle perdelenir. Onların bir kişi veya bir şey hakkındaki düşünce ve konuşmaları, değerlendirme kriterleri bu artık perdeliliğe göredir, yani gördüklerine göredir: Güzel veya çirkin, şişman veya zayıf. Şurası şöyle, kıyafeti böyle... Gündemi, sohbet konusu, yatışı kalkışı, bakışı hep bunlardır. Bu kriterlerle yaklaşarak olayları, kişileri hep böler. Sonra da müslümanlara "bölücü" der. Aslında bu durumda olanlar, Allah’a karşı küfür olan bakış açılarıyla kendileri bölerler. Çünkü gözleriyle gördüklerine göre yaşıyorlar. Onları kriterleri gördükleridir.
Bir de Düşündüğü Kadar Görebilenler vardır. Bunlar kendi içinde ikiye ayrılır: 1) Düşündüğü kadar gören ama düşünerek gördüğü bir noktada kalıp o noktadan itibaren gördüğü kadar düşünmeye başlayanlar. Bunlar El Hüsna’yı, yani Allah’ın kânunlarını tasdik etmemiş, ulaştıklarını, fark ettiklerini Allah’tan bilmemiş olanlardır. Bu hâliyle aslında onlar da gözüyle yaşayanların hâline düşmüşlerdir. Bunlardan öyleleri vardır ki "düşündüğü kadar görebiliyor" olarak tanındıkları için çok itibarlıdırlar. O yaşantıyı grafikleştirsek, grafikte pik yapmışlardır. Gözüyle yaşayanlardan farklı oldukları sanıldığı için kendilerine bilim adamı denir, hürmet edilir. Düşündüğü kadar görebildiği bir nokta var çünkü. Evet, o kişi düşündüğü kadar görüyordu ama bir noktadan sonra o gördüğü ile sınırlı olarak düşünmeye başladı, düşüncesiyle ulaştığı noktada ne görmüşse o kadar düşünmeye başladı, gördüğüyle perdelendi! Artık düşünerek gördüğü o nokta ile sınırlı olarak düşünüyor. Mesela, kişi düşünüp kara deliği gördü, onunla perdelenir ve gördüğü kadar düşünmeye başlar. Eğer bulduğunun Allah ile sağlam bağını göremezse, gördüğü ile sınırlı düşünmekten kurtulamaz.
İki grup anlattık: İlk grup gördüğü kadar düşünüyor, bu rutin yaşayıştır. İkinci grup düşündüğü kadar görüyor ama bir yere kadar. İnsanların önemsediği, farklı birisi dediği bu kişiler, gördüğüyle perdelenip El Hüsna’yı yani Allah kânunlarını tasdik edememiş olanlardır. Düşünerek ulaştığı noktayı, olayı Allah’a bağlayamadı, Allah'ta bilemedi, Allah’tan bilemedi. Bu kişi o bulduklarıyla Allah’a ulaşamaz, işi hep kesretten bir sebebe bağlayacaktır. Tam teşhise ulaşamayan doktorun işi strese, şuna buna bağlaması gibi, bunlar da gördükleri şeyin sebebini tesadüfe bağlayıp işin içinden çıkarlar. Oysa ilgilendiği, incelediği konuya çok yüksek bir bilgi sahipliği ile, çok yüksek bir bilimsel seviyeden başlamıştır ama bilimden çok uzak bir son cümle ile bitirir, bulduğunu bilime hiç uymayan “tesadüf”e bağlar. Halleri böyle de bir ironi içerir. Bu halleriyle onlar Leyl Sûresi’nin şu âyetlerinin kapsamına girer: “Kim cimrilik eder (Allah’ın Hakk’ını vermez) ve müstağni olursa (bu halden kurtulmaya çalışmazsa) ve el-Hüsna’yı yalanlarsa (Allah kânunlarını, Kelime-i Tevhid’i görmezden gelirse) ona el-Usra’yı (en zoru, Hakk’tan perdeli yaşamayı) kolaylaştırırız.” (Leyl; 8-10)
Üçüncü bir grup var, şimdi ona bakalım. Bunlar da Düşündüğü Kadar Gören’lerdir. Ama bunlar yola "Allah’ın düşündürdüğü ile" başlar, dûniHİ değil! DûniHİ başlayan (eğer kurtulamazsa) dûniHİ bitirir, sonuca da tesadüf der. Bu üçüncü grup işe dûniHi başlamaz. Burada çok önemli bir kural vardır; “Ma tevfîkiy illa Billâhi” kuralı. Buradaki kişi bilir ki her şeyi Allah’ın lütfudur, Allah’tandır, Allah’ın emriyledir. Yola böyle başlar. Bu yüzden o müstakilen VAR ve Muhtar olarak “BEN” demez. Yola Allah’ın düşündürdüğü ile çıktığı için Allah’ın gösterdiğini görür. Böylece idrakı Allah’a daha yaklaşır. Bu hâli sever ve sürekli yapar da yapar. Bu haliyle bu kişi de Leyl Sûresi 5, 6 ve 7. âyetler kapsamına girer: “Kim verir ve korunursa (müstakil varlık iddiasını ve onun mallarını Allah’a geri verirse, bu iddianın şerrinden korunursa) ve el-Hüsna’yı tasdik ederse, ona el-Yüsra’yı (en kolayı, dünya ve ahiretin cennet halini) kolaylaştırırız.”
 Daha önceki grup anlatılırken Leyl-8’de cimri ifadesi geçmişti. Ayette geçen cimriyi normal hayttaki gibi sanıp perdelenmeyin. Ayette geçen cimrinin tüm özellikleri "müstakilen VARIM ve Muhtarım duygusunu Allah’a vermemek" başlığı altındadır. Zaten bu cimrilik nedeniyle diğer cimrilikler olur. Bu yüzden esas cimri budur: “Allah var ama ben de varım” diyerek, müstakilliğini ve kendini muhtariyet sanışını, o duygusunu bir türlü Allah’a veremez. Cimridir! Allah'ın ona emanet ettiği tercih yetkisi olan Muhtariyeti Tercih Gücü’nü haddi aşar şekilde sahiplenir ve kullanır. Oysa "kim verir ve korunursa” denilenler farklıdır, onlar o tercih gücünü haddi aşar şekilde kullanmayı terk etmişlerdir. "Terk" etmek Allah’a vermektir, Allah için kullanmaktır. Kim Allah için kullanırsa ve korunursa o müjdeleniyor.
Leyl Sûresi hem bu durumu açıklar hem de insanlardaki idrak farklılığını belirtir: “Muhakkak ki sa’yınız (çaba ve çalışmalarınız, idraklarınız) muhteliftir (başka başkadır).” (Leyl-4)
Yani, önceliği dünya hayatı olup bu tercihinde önde gidene karşılık bir de Âmentü Billâhi diyenler vardır. Onları En’am-163 şöyle tanımlıyor: (Onlar der ki) "La şeriyke leHU. Ve bi zalike ümirtü. Ve ene evvelül müslimiyn: O’nun ortağı yoktur. Bununla emrolundum. Ve ben müslimlerin (Allah’a teslim olmuşların) ilki (önde gideni)yim.”  
İki tane önde giden vardır. Birisi özel bir gayret sarf etmeden dünya hayatını tercihiyle önde olandır. Diğer önde gideni Kur’ân bu âyetiyle öğretiyor; “O’nun ortağı yoktur, işte ben bununla emrolundum. Ve ben Allah’a teslim olmuşların önde gideniyim” diyen.
Esfele Sâfiliyn'e reddedilen insan, kendisini dûniHi algı içerisinde bulunca, bu halin doğal sonucu olarak idrakının seviyesi aşağıların aşağısına düştü. Aşağıların Aşağısı’ndaki idrakın dûniHi algı ile ürettiği zann’lar ise emele, emeller hırsa, hırslar sahip olma yarışına dönüşür. Dönüşünce, “ahiret hayatı yok” dercesine dünya hayatını ne pahasına olursa olsun öncelikli ve tek tercih yapan insana bu da yetmedi, Allah’ı ve O’nun Dini’ni alay, eğlence konusu yaptı, hafife aldı, önceliği yapmadı. Aşağıların Aşağısı’ndaki bu insanlardan olmayayım diyeni ve onlara karşı kendini korumak isteyeni Kur’ân uyarır:
Kehf; 45,46: “(Rasûlüm) onlara dünya hayatının misalini ver. (O) semadan indirdiğimiz su gibidir ki onunla arzın nebatı birbirine karıştı. Derken (o bitki) rüzgârın savurduğu çöp kırıntısı haline geldi. Allah her şeye muktedirdir. Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Bâki kalacak olan sâlih ameller ise Rabbinin indinde sevap olarak daha hayrlıdır, emel olarak da hayrlıdır.”
En’am-70: “Dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen, dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için o (Kur’ân) ile nasihat et: Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiği güçlerden) dost ve şefaatçi bulamaz. Bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahları) yüzünden helâka sürüklenmiş kimselerdir. İnkârlarından dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.”
DûniHÎ bir dost, yardımcı ve şefaatçi yoktur. DûniHİ algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedilen güçler, yani yardımcı, şefaatçi olabilecekleri düşünülenler hepsi İlmullah’ta Allah’ın dileğinin sûretidir, Allah’ın kullarıdır, hepsini yaratan Allah’tır, her hallerinin hükmünü veren Allah’tır. Mülk Allah’ındır.
Fatır-40: “De ki; dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedip) çağırdıklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, arzdan ne yarattılar?”  
Hac-73: “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi dinleyin. Dûnillah (algıyla müstakilen var ve muhtar zannedip) çağırdıklarınız bir araya toplansa bir sinek dahi yaratamazlar! Sinek onlardan bir şey kapsa onu ondan kurtaramazlar. İsteyen de kendisinden istenen de âcizdir.”
Mü’min-20: “Allah, Bil-Hakk hükmeder (hükmü gerçektir). DûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannederek) çağırdıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler, (bâtıldırlar). Muhakkak ki Allah Semiy’ul Basıyr’dir.”
Nahl-20: “Dûnillah (algı sonucu müstakilen var zannedip) çağırdıkları kendileri yaratılıyor(ken) bir şey yaratamazlar.”
Lukman-11: “Bu Allah’ın yaratışıdır. Haydi, gösterin bana, dûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedilen)lerin ne yarattığını? Hayır, zâlimler apaçık bir dalalet içindedirler.”
YaSin; 74, 75: "Kullara “müstakil olarak var ve muhtar” etiketini bâtıl olarak yapıştırıp, sonra da bu etiketten yardım bekleyen insanın kendisidir. Bunu Kur’ân bize öğretiyor: Belki kendilerine yardım olunur ümidiyle, dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar güç zannedip, bunları da) ilâhlar edindiler. (Müstakilen var ve muhtar zannedilenler) onlara yardım edemezler. (Aksine) kendileri bunlara (müstakilen var ve muhtar zannettiklerine) yardıma hazır asker (olarak, onları var gösterenler)dir.”  
DûniHi algı ile müstakil VAR statü oluşturup bu statüden dostluk/yardım/şefaat beklemenin boş bir meşguliyet olduğu, öğüt almak isteyen için şu âyetlerde de vurgulamaktadır: Bakara-107, Nisa-123, En’am-51,  A’raf; 3 ve 197, Tevbe 116, Yunus-18 Hud; 20 ve 113, Ra’d-11, İsra; 56 ve 97, Kehf; 26 ve 58, Hac-12 Şu’ara-93, Ankebut-22, Ahzab-17, Secde-4, Zümer; 38 ve 43, Şura; 6, 9, 31, 46, Zuhruf-86, Ahkaf; 28 ve 32, Nuh-25.
Ankebut-41: “Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiklerini) dost edinenlerin misali, bir ev edinen dişi örümceğin misali gibidir. Muhakkak ki evlerin en evheni (en zayıfı) elbette dişi örümceğin evidir. Eğer bilselerdi...”   
Ankebut-42: “Muhakkak ki; Allah, dûniHi (algı sonucu) yöneldiğiniz şeyleri bilir.”
Ankebut-41 bize dişi örümceği ve evini, yani örümcek ağını örnek verdi. Örümcek evinin özelliğini düşünürsek âyetin bize gösterdiği dersi, fark ettirdiği manayı çabuk yakalarız. Yürürken hiç fark etmeden bir örümcek ağına çarpıp geçtiğiniz olmuştur. Demek ki evi gözükmüyor, belirsiz. Bir de örümceğin ağı kalıcılığı olmayan bir evdir. DûniHİ algı, kalıcılığı olmayan, görünmeyen, izi olmayan, yok olan örümcek ağına benzetiliyor. Bu evin bir başka özelliği daha var: Görünmüyor ama içine gireni avlıyor, yem yapıyor. Dûnillah algı da böyledir; gerçek evle kıyasladığınızda bir işe yaramaz, göze görünmez ama fark etmeden içine dalarsanız sizi yakalar, av yapar...

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.