Yukarı Çık

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI

16 Mayıs 2018 Çarşamba 13:34:50
59 kez okundu.

- 5-
Dûnillah algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedip, isimlendirip çağırdıklarınız var ya, o dûniHİ algıyla “Müstakilen Var” ilan edilenler (sadece) takılan bir isimden ibarettirler:
“DûniHİ (Allah’ın dışı algısıyla müstakilen var zannederek) kulluk ettikleriniz (buna göre oluşturduğunuz hayat tarzı), sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm ancak ve yalnız Allah’ındır. O kendisine kulluk etmenizi (buna göre hayat tarzı oluşturmanızı) emretmiştir. İşte dosdoğru diyn (uyacağınız gerçek doğru sistem) budur. İnsanların çoğu bilmezler.” (Yusuf-40)
“Onlar sizin ve atalarınızın isimlendirdiği, Allah’ın hiçbir sultan (müstakilen varlıklarına dair bir delil) inzal etmediği, (geçersiz) isimlerden başka bir şey değillerdir. Onlar ancak zann’a ve nefslerin hoşlandığı şeye tâbi oluyorlar. Andolsun ki; kendilerine Rablerinden hüdâ (işin doğrusunu gösteren ilim) gelmiştir.” (Necm-23)
“Onların bu hususta bir ilmi (delilleri) yoktur. Onlar ancak zann’a uyuyor. Muhakkak ki zann’ın Hakk’ta bir yeri yoktur.” (Necm-28)
DûniHİ algı ve zann’larının yalan ve iftira olduğunu da öğreniyoruz: “DûnAllah (Allah’ın dışı algısıyla müstakilen var zannedip) uydurarak ilâhlar (müstakil varlıklar) mı irade ediyorsunuz?” (Saffat-86)
 “Allah ile beraber başka bir ilâh (müstakil varlık) oluşturma. Yoksa kınanmış ve terk edilmiş olarak kalırsın.” (İsra-22)
Uyarılıyoruz: DûniHİ algının zannlarına uyarak müstakil varlığını ve müstakil varlıklar oluşturur ve oluşturduğun bu sistem üzerine bir hayat kurarsan, Billâhi anlamındaki iman ve hayattan geri dönemeyeceğin kadar uzak bir sapıklığa düşersin ki, o zaman Allah ve inananlar seni kınar...
“Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedip) isimlendirip çağırdıklarınız, muhakkak ki sizin emsaliniz kullardır (müstakil var değillerdir). Eğer doğru iseniz hadi çağırın onları da size (müstakillikleriyle) icabet etsinler.” (A’raf 194)
“Ey, insanlar! Siz Allah’a (O’nsuz bir varlığı söz konusu olmayan) fakirler, muhtaçlarsınız. Allah Ğaniyyül Hamiyd’dir.” (Fâtır-15)
“Kendileri yaratılıyor oldukları halde bir şey (de) yaratamayanları mı ortak koşuyorlar (müstakilen var ilan ediyorlar)?” (A’raf-191)
 “Semâvat’ta ve Arz’da kim varsa, Rahmân’a ancak kul olarak gelir.” (Meryem-93)
“De ki: dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedip isimlendirdiklerinizi) çağırdıklarınızı bir düşünün. Gösterin bana Arz’da ne yaratmışlar? Yoksa onların Semâvat’a ortaklıkları mı var? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin. Kıyamet Günü’ne kadar kendilerine cevap veremeyecek ve onların dualarından gafil olan bir duruma dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannederek) kulluk edenden daha sapkın kimdir?” (Ahkaf; 4-5)
Kıyamet günü bir şahitlik var! DûniHİ algıyla neyi muhtar sanmışsanız, neyi Allah’ın dışında müstakil bir varlık zannederek muamele etmişseniz onlar o gün cevap verecek, şahitlik yapacak. Fâtiha kitapçığının “Mâliki YevmidDiyn” bölümüne bakabilirsiniz.
Yaratabilmek ilâhın en önemli vasfıdır ve çok önemli bir güç delilidir. Güç Allah’ındır! Bu yüzden “yaratmak” fiilinin rastgele kullanılması dûniHİ algı sebebiyledir, dûniHi algının göstergesidir. Bir varlık gerçekten var ve müstakilse o varlığın üç önemli özelliği vardır: Müstakil olarak var ve muhtar olan varlık GÜÇ sahibidir, MÜLK sahibidir, HÜKÜM sahibidir. Güç onundur, Mülk onundur, Hüküm onundur. Kur’ân bu hakikati birçok âyette vurgular: Mülk ancak Allah’ındır! Güç ancak Allah’ındır! Hüküm ancak Allah’ındır! Demek ki neye Allah’ın dışında müstakil bir güç, müstakil bir varlık, müstakil bir beden/mülk oluşturursanız onu tanrı ilan etmiş olursunuz. Ayette “kulluk ediyorsunuz” denince, “benim putum yok” diye düşünüp kurtulduğunuzu zannetmeyin. Bu konuda son noktayı Kasas Sûresi koyar: Yaratmak bir güç delilidir. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Onların şirk koştuğu şeylerden Allah Aliy ve Sübhan’dır.” (Kasas-68)
 “Onların çağırdıkları/dua ettikleri, (hatta) onların (o yalvardıklarının Allah’a) en yakını hangisi ise (onlar da) Rablerine vesile isterler. Onun rahmetini umarlar ve Onun azabından korkarlar. Muhakkak ki, senin Rabbin azabından sakınılandır.” (İsra-57)
“Dikkat edin! Semâvat’ta kim var, Arz’da kim varsa muhakkak ki Allah’ındır. Dûnillah (algı ile) dua edenler/çağıranlar şürekâlarına (müstakilen var ve muhtar zannettiklerine) tâbi olmuş olmuyorlar, ancak zanna tâbi oluyor ve sadece yalan söylüyorlar.” (Yunus-66)
Ayetin "kim varsa" dediği, “kim” dediği “Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu”dur. Bu duygu zâten Allah’ındır, müstakil değildir. Gözünüzü kapatıp, kendinizi hissedip, “BEN” dediğinizde, Kendinde Kendine Göre Var olanı (nefsinizi) yakalayıp “BEN” demiş olursunuz. Hâlbuki normal hayatta ona “BEN” demezsin, hep gördüklerinize “BEN” dersiniz. Gördükleriniz Birbirlerine Göre Var olan bir görüntü oyunudur. Şuna dikkat edin: Gözlerinizi kapatıp, iyice yoğunlaşıp kendinizi hissettiğinizde “BEN” derken aynada gördüğünüze değil, bir hisse “BEN” diyorsunuz. İşte o HİS yetkilendirilmiş, sınırlandırılmış, kayıtlandırılmış, kayıt verilmiş olarak Allah’ın Kendi Hissetmesi’nden verdiğidir, siz ona “BEN” dersiniz. O tamamen şudur: Biz de hissedelim diye Ruhu’ndan üfledi, Hissi’nden verdi, ondan yararlanmamızı lütfetti. Ve biz de hissediyoruz... Hissedişimiz müstakil bir his olmayıp Allah’ın hissetmesinden verdiği bir histir, dışında/dûniHİ bir his değildir, Allah’ın hissinin içinde bize verdiği bir histir. Bu yüzden âyet; “Dışında müstakilen var sanıp seslendikleriniz yalandır, onları müstakilen var saymak tanrılıktır, o da yalandır, öyle bir şey YOK. Onlar hep bana gelecek, hepsi benden korkuyor, hepsi bana yol arar, yanılma!” diye bizi uyarıyor. Bir âyetle konuyu özetleyelim. Dinini öğrenmek ve öğretmek, dini yolunda ikan sahibi olmak için bölgesini terk etmiş Ashâb-ı Kehf delikanlıları vardır, âyet onları anlatıyor ve öğreniyoruz ki duniHİ algı bir yalandır.  
“Onların kalblerine râbıta koyarak metin kıldık. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: “Rabbimiz Semâvat ve Arz’ın Rabbidir. O’nun yanı sıra dûniHİ (algı ile) ilâh (müstakil varlıklar) kabullenmeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz. Şu bizim kavmimiz dûniHİ (algı ile) ilâhlar (müstakil varlıklar) kabullendiler. Bari bu ilâhları (müstakil varlıkları) kabullenişlerine açık bir delil getirseler (ama ne mümkün)! Allah üzerine yalan düzenden daha zâlim kimdir? (Kehf; 14-15)
Fatiha kitapçığında “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”de gördüğümüz bir şeyi hatırlatayım: İyi bir müslüman yalan söylemez. Bu kural birbirimize yalan söylememe anlayışı üzerine bina edilerek anlatıldığı için insanlar perdeleniyor. Muhammedi olmayan da yalan söylemeyebilir. O zaman bu tez düşer. Konulara öyle yaklaşacaksınız ve öyle anlatacaksınız ki ölçü hep bu olacak: Muhammedi olmayan o işi yapabilir mi? Aksi halde Efendimiz (SAV)'e ayıp edilmiş oluyor. Yalan söylememek, “Allah’a yalan söylemeyin” âyetleriyle anlatılandır, yani dûniHİ algı bir yalandır, yalan bu algıdır. Efendimiz (SAV) de; “zanndan sakının, çünkü zann yalanın ta kendisidir” buyuruyor.
“De ki; Allah üzerine yalan uyduranlar elbette iflah olmazlar.” (Yunus-69)
DûniHİ algı ve zann’larını bir iftira ve yalan olarak Allah’a yöneltenler ölümleriyle birlikte hesap vermeye başlayacaklar: “Allah üzerine iftira eden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? İşte onlara kitaptan kendi nasipleri erişecektir. Nihayet vefat ettirmek için Rasûllerimiz kendilerine geldiği vakit: Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedip) çağırdıklarınız nerede dediler. (Onlar da) bizden kaybolup gittiler dediler ve (böylece) kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.” (A’raf-37)
“Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiğiniz) şeyler (neredeler?). Dediler ki: Bizden kayboldular. Hayır, biz zaten daha önce böyle bir şeyi çağırmamıştık. Allah kâfirleri böyle saptırır.” (Mü’min-74)
Öğrendik ki dûniHi algı ve zann’ları ancak yalan ve iftiradır, yoktur! Allah’ın dışı var zannetmek ve ona göre de hayat oluşturmak yalan ve iftiradır, böyle bir şey yoktur. Bu çerçevede bir uyarı:
“Hakkında ilmin olmayan (delilin bulunmayan) şeyin peşine düşme/rehber edinme. Muhakkak ki; sem’, basar ve fuad (sistemlerin), her biri ondan mes’uldür.” (İsra-36)
Dünya hayatı dûniHİ algı ve zann’ları üzerine kuruludur ve bu düzendeki birçok bilgi işitme ve görme sistemleriyle alınır. Kalbe ait bir fonksiyon olan Fuad bu zannlara göre sonuçlar üretir ve bu sonuçları beyne gönderir, yönlendirir ve fiile çevirir. Böylece dûniHİ algı kuvvetlenir. Bu sebepten, arka yüzünü göremediğin, gerçeğini bilmediğin bilgilerin peşine düşmemelisin. Ayetin vurguladığı ana uyarı budur: Bir inceleme yapmadan “dûnillah bilgi”nin peşine düşüyorsunuz. Bir deliliniz yok! Oysa biz delil gönderdik, niye ona koşmuyorsunuz? Niye bir delili olmayanın peşindesiniz?
Çeşitli bilimsel mertebeler kazanmış, bunu o disipline ait yol ve yöntemleri kullanarak eserleriyle kanıtlamış kişileri bazen açık oturum benzeri programlarda dinliyoruz. Konu dine dayandığında hemen karşı bir hüküm veriyor, hükmü verirken de “incelemedim ama” diyerek başlıyor. Şu ayıba bakın! Onu ilgilendiren konuları tam inceliyor, ama İslam’ı incelemediği halde hüküm veriyor! Dünyada yetki onda ya, İslam’ı hiç incelemeden hükmünü veriyor. Onun uzmanlık alanında birisi bilmeden konuşsa şiddetle tepki gösterir ama kendisi İslam’la ilgili hemen hüküm verip reddediyor, kınıyor. İşte bu kişi elinde bir delili olmadan dûniHİ algı ve zann’larının peşine düşmüş insandır. Ayet ona diyor ki; delilin yok, niye zannının peşine düşüp hayatını bununla geçiriyorsun?
“Ey iman edenler, zannın çoğundan (haddi aşan kısmından) kaçının. Muhakkak ki zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat-12)
Ne kadar açık; zannın bir kısmı yasal, bir kısmı günah, o yasal kısımla doğruyu öğreniyoruz. Doğruyu öğrenelim diye verilen zann yetkisini Allah’ın dışı var zannıyla müstakil bir yetki ve güç zannederek kullanmak günahtır. Kişi Allah’ın verdiğini Allah’a karşı kullanıyor, dûniHİ algı ile yaşayan böyledir. Billâhi algıyla yaşayan Allah’ın verdiğini Allah için harcar, o muttakidir. Muttakiler ne yapar? Salâtlarını ikame ederler ve Allah’ın verdiğini Allah için harcarlar. Zıt olanlar Allah’ın verdiğini Allah’a karşı kullanırlar. Ona “Allah’ı tanı” diye yetki, zann, his verildi ama o tanımamakta kullanıyor. Hucurat-12 bize bunun için seslenir: Ey iman edenler, zannın çoğundan (haddi aşan kısmından) sakının. Doğruyu öğrenelim diye verilen zann vehim kapsamındadır, yasal yanlıştır. Kaçınmamız istenen zann vehmin zulmetidir, vehim yetkisi ve kânunlarıyla haddi aşmaktır. Zannın çoğu denilen budur, dûniHİ algıdır. Bu gerçeği görün lütfen!

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.