Yukarı Çık

ASANSÖRDE HALVET, FİKİRDE GAFLET

13 Mart 2018 Salı 12:41:31
191 kez okundu.

Bazı sorular vardır; soranın zekâsını, ahlâkını, fikrini, zikrini belli eder. O sorulara da bazı cevaplar vardır; cevap verenin zekâsını, ahlâkını, fikrini, zikrini ortaya çıkarır.
Günü okuyamamak; sözünü, sapladığı dar açı bataklığından kurtaramamak da ayrı bir sancı... Tüm bunlara bir de bu tür soru ve cevapları cımbızla seçip önümüze getiren "medya" eklenince, önemli konuları konuşmak yerine detaylarla boğulup kalıyoruz.
Bu tür olaylarda iki şey temeldir: ahmaklık ve kasıt... Soran ve cevap verende ahmaklık ve kasıttan biri olabilecekken işin medya kısmında tamamen kasıt vardır. Medya, niyetine göre verilen yanıtı kasıtlı olarak manşete taşır, haber yapabilir maalesef. Bunun dünyada ve bizde oldukça çok örneği vardır.
***
Öte yandan din yani İslam, bu topraklarda birkaç yüzyıldır, belirli kesimlerce hafife alınan, dalga geçilen, itibarsızlaştırılan bir "şey" hâline geldi. Bu, medyanın dine bir suikastıdır işte!
 Tamam, medyaya malzeme veren kitlenin durumu da vahim... Heidegger, "Soru sormak, aklın dindarlığıdır" der. Hadis'te de "Güzel sual sormak, ilmin yarısıdır" işareti var. Yani, içimizi hop oturtup hop kaldıran bu soruların, o sorulara özü ıskalayan cevapların kaynağı aklın, bilginin, tefekkürün ve ahlâkın eksikliğinden oluşunu kabul etmek gerekir.
 Neden mesela, "Asansörde iki farklı cinsiyet yalnız kalınca ne olur?" sorusu sorulur da bizi yüksek binalara, gökdelenlere dolayısıyla asansöre tıkıştıran bu kent tarzına yönelik eleştirel bir soru gelmez?
 Cevap verici konumunda olan "Kardeşim, ben sana o sorudan daha büyük bir soru/n söyleyeyim mi? Evine 2. kat yapanın selamını almamıştır peygamberimiz. Biz bugün yüksek bina inşâ etme yarışına girdik. Sünnete uygun şehirler kurmadıkça, buna ilişkin düşünüp sorular sormadıkça, detayların altında boğulup kalıyoruz işte!" diye neden konuşmaz. Neden ahmaklığı ayırtıp uyanıklığa kapı açmaz?
Yazar Lütfi Bergen'in "Şehir kurmak sünnettir" sözü çok önemli... Biz, bu “sünneti” gerçekleştirmeden marazî durumla yani asıl sorunun yan belirtileri ile boğuşuyoruz. İslam şehri ile Avrupa kentinin farklarını ortaya koymadan Avrupa kentlerinde İslam’ı yaşamaya çalışıyoruz. Meselenin özü aslında burada. Bu elbise bu bedene oturmuyor, düzeltmeye kalkıyoruz. Yaşam şeklimizi sorgulamadan, yanlış yaşam şeklimizin hatalarına doğru fetvalar arıyoruz.
 Cevap verici konumunda olanlar da bu yanlış kent hayatının, o yüksek binaların altında kalıyor çünkü. Kimi kentleri yüceltip gökdelenlere "fetvâ" buluyor, kimi lüks otellerin "lansman" larına katılıyor.
***
Hadi, kentin, Avrupaî kentleşmenin tekerine çomak sokamadınız diyelim. Peki, o soruya neden şöyle bir cevap veremiyorsunuz: "Şu an öyle bir yaşam tarzımız var ki, neredeyse kimsenin kimseye güveni kalmadı. Bizim de kimseyi rahatsız etmeye, korkutmaya hakkımız yok. Eğer ki bir erkek, asansöre bir kadınla yalnız binmek durumunda kalacaksa bunu yapmamaya özen göstersin. O kadını tedirgin etmeye, içine korku salmaya kimsenin hakkı yok. Yakın tarihte genç bir kızımızın, yalnız kaldığı bir minibüste başına neler geldi, nasıl katledildi biliyorsunuz. Kadınlarımıza, kızlarımıza böylesi bir korkuyu anımsatmayalım. Bırakalım onlar asansörde yalnız çıksınlar. Hatta karanlık, tenha bir yolda giderken önünüzde bir kadın varsa yine onu rahatsız etmeyin. Karşı kaldırma geçin. İnsanlara, topluma güven verin; huzur verin. Hatta çöpte yiyecek arayan kediyi görünce de uzağından geçin, ki yemeğini rahat yesin. Varlığınız insanlara, hayvanlara, doğaya rahatsızlık kaynağı olmasın."
 Böyle bir cevaba da bir kulp bulan da çıkar belki ama yeterince saygı uyandıran bir yaklaşım tarzı olmaz mı?
Sözün özü, asıl sorunlarımız üzerinde düşünmeden, doğru olanı yaşamaya başlamadan böylesi ufak ayrıntılarla debelenir durur, neyi konuşacağımızı da bilemeyiz.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.