Yukarı Çık

MYANMAR’DA BİR SANDIKLILI

18 Eylül 2017 Pazartesi 13:21:14
349 kez okundu.

Türkiye günlerdir Myanmar’daki Arakan Müslümanlarına yapılan zulüm haberleri ile çalkalanıyor.
Hangi inançtan olursa olsun her insanın içini acıtan vahşiyane görüntüler bam telimize dokunuyor, o zulme maruz kalan dindaşlarımız için içimiz kan ağlıyor. Dünya ise her zamanki gibi birkaç cılız açıklamayı saymazsak uyuyor.
İslam dünyası içerisinde Türkiye’nin sesini yükseltmesi, mazlumların ümidi haline gelmesi Türk milletine Allah’ın bahsettiği bir lütuf olsa gerek. Umarız yüz binlerce müslümanın maruz kaldığı bu kötü günler tez vakitte sona erer.
Myanmar, Hindistan’ın doğusunda Tayland ve Bangladeş ile komşu bir Güneydoğu Asya ülkesi.Sanırım birçok kişi bu ülkenin adını birkaç yıldır yaşanan bu üzücü olaylar vesilesi ile duymuştur.
Aslına bakılırsa eski adıyla Burma ya da Birmanya olarak bilinen bu ülke Türkiye’nin gündemine bundan yüzyıl önce girdi. Türkiye’den yaklaşık 11000 km uzaklıktaki Burma o dönemlerde bir İngiliz sömürgesi olarak yönetilmekte idi.
1.Dünya Savaşı’nda Irak ve Filistin cephelerinde İngilizlere esir düşen yaklaşık 12000 Türk askeri Myanmar’daki esir kamplarına gönderildi. Bu esirlerin çoğu İngilizler tarafından demiryolu, köprü, gölet yapımı gibi işlerde çalıştırıldı. Tropik iklimin hüküm sürdüğü bu ülkede vatanlarından binlerce km uzaktaki Türk esirler esaretin yanı sıra hastalıklarla boğuştu. Anavatanla tek irtibatları Kızılhaç, Kızılay vasıtasıyla memleketlerine gönderebildikleri birkaç satırlık mektup olan esirlerin birçoğu vatanına dönemedi. Salgın hastalıklardan, kötü muameleden vefat etti.Vefat eden 5000 civarında Türk esiri kampların etrafında oluşturulan mezarlıklara defnedildi.
Bugün Myanmar’da bilinen 2 Türk şehitliği var. Thatmyo ve Mandalay kentlerindeki şehit mezarları ülke henüz İngiliz sömürgesi altında iken Türkiye tarafından düzenlenmiş. Sonraki yıllarda Budist halk tarafından tarumar edilmiş. Nihayet 2015 yılında Başbakan Ahmet Davudoğlu’nun girişimleri ile kaybolmak üzere olan şehitler yeniden yapıldı.
Gelelim asıl konumuza, yazımızın başlığından da anlaşıldığı gibi Myanmar’da ki bir Sandıklılı’ya.
Bir dönemin ünlü yazarlarından Şevket Süreyya Aydemir 1925-1926 yıllarında işlediği bir suçtan dolayı Afyonkarahisar cezaevinde yatmaktadır. (Eski cezaevi bugünkü Zafer Müzesi’nin arkasında otopark olarak kullanılan alanda idi. 1977 yılında yıkıldı.)
Yazar bir aydın olmanın bilinciyle cezaevinde kalan mahkumlar için bir şeyler yapma çabasına girer. Büyükşehirde doğmuş,yaşamış biri olarak onları tanımaya çalışır. Okuma yazma öğretir. Mahkumların dilekçelerini yazar, eşkıyalığın olağan karşılandığı o dönemde kanunlara uyarak yaşamanın gereğinden bahseder. Yabancı ülkelerdeki modern tarım tekniklerini, hayvancılık metotlarını anlatır. Mahpusları aydınlatmaya çalışırken bir taraftan da onları gözlemler. Gözlemlediği mahpuslardan birisi de Sandıklılı Hüseyin Çavuş’tur. Yazar ona dair izlenimlerini şöyle anlatır.
“Genel bilgilerin onları hiç ilgilendirmeyeceğini sanmıştım. Halbuki öyle olmadı. Bir gün sözün gelişi yağmurun nasıl oluştuğunu, yağdığını anlatıyordum. Anlattıklarımı hayallerinde canlandırmalarını istedim. En yakınımda oturan birinin evvela gözlerinin yaşardığını, sonra birkaç damla gözyaşının çileli, yıpranmış bir yüzün hatları arasından akacak yollar aradığını gördüm. Konu ağlanacak bir şey değildi ve bu ağlayan yıllar boyunca belki hiç ağlamamıştı.
Hüseyin Çavuş derdik. Hakikaten de eski bir çavuştu. Dağ gibi bir insandı. Sonu gelmeyen askerliklerde rütbe, nişan almıştı. Sonra harpte Irak’ta esir düşünce Hindistan’a, Birmanya’ya gönderilmişti. Gördüklerini anlatmayı severdi. Gerçi anlatabildiği şeyler birer hiçti. Burma kadınlarının donsuz gezdiğini, İngiliz askerlerinin kısa donla dolaştıklarını, Burmalıların çok domates yediklerini anlatır ve bunlara şaşardı. Bir defa da Burma’da ki esir kampından Anadolu’nun Sandıklı İlçesindeki köyüne gelmek için kaçmıştı, fakat daha ilk adımda yakalanarak gene tel örgülerin arkasına tıkılmıştı. Ama o, eğer yakalanamamış olsaydı Burma’dan Anadolu’ya ulaşacağına hala inanıyordu. En son hatırası da 2 ay süren bir deniz yolculuğuydu.
Suçu cinayetti. Karısını bir kağnının tekerleğine bağlamış, sürüyerek, döverek öldürmüştü. Bu cinayetine salsı bir sebepte bulamazdı;
- Alnımızın yazısı efendi. Ne dersin? Onun tecellisi oymuş, benim kaderim de bu!
Der geçerdi.
Koğuş toplantısı dağılırken çavuş yanıma sokuldu, ben bir şey sormadım. Fakat o söyledi;
- Efendi, bize niçin böyle konuşmazlar? Niçin böyle anlatmazlar? Bu milletin bütün derdi cahilliktir efendi, bunu bil. Bunun suçu ise bizim değil hükümetindir. İmam o. Biz cemaatiz. İmam öğretmeyince cemaat nereden bilecek?..
Bu sözleri hiç unutamam. Hatta öyle sanıyorum ki bu sözler ben fark etmeden şuuruma gittikçe yerleşen ve belki de hayatımın akışına yön veren sözler olmuştur. Orta Anadolu çoraklığında yetişip, Balkanlar’da, Yemen’de yıllar yılı askerlik ettikten sonra Irak’ta İngilizlere esir düşen, Hindistan’da, Burma’da esir kamplarında kalan ve sonra bir gün anavatana dönünce akıl almaz bir cinayetin faili olarak Afyon cezaevine tıkılan bu çilekeş insanda kıymetlendirilmesi gereken bir şeyler dile geliyordu.1
Arşivleri incelerken bir belgeye daha rastlamak mümkün. Genelde aileler askerden dönmeyen oğullarını merak ederler ama bu belgede 1917 yılında Burma’da Thatmyo Esir Kampı’nda bulunan Dinarlı Veli Oğlu Habil memlekette bulunan babasının akıbetinin araştırılması için Kızılay’a mektup yazmış.2
Aslına bakılırsa Hüseyin Çavuş şanslı imiş. Esaretten dönebilmiş ve esaret hayatına dair birkaç hatırasını yazar Şevket Süreyya’ya anlatmış, o da kaleme almış. Acaba yurdundan binlerce kilometre uzakta yatanlarda, şayet geri dönebildiyse anlattıklarını kaleme ve kaale alacak birini bulamayanlarda ne anılar vardı.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.