Yukarı Çık

HIZ HAYATTAN MI, YOKSA ÖLÜMDEN Mİ BİR KAÇIŞ?

1 Ağustos 2017 Salı 12:38:59
70 kez okundu.

“Günümüzde zamanlar birbirinin aynı. Saplantılı bir zaman hastalığı bize zamanın bitmediğini, hiç zaman kalmadığını, acele etmemiz gerektiğini telkin ediyor. Büyüğün küçüğü yendiği bir dünyadan, hızlının yavaşı yuttuğu bir dünyaya doğru gidiyoruz. Artık hepimiz hız tarikatının müritleriyiz. Ancak bizim başımızı döndüren, bizi sarhoş eden hızın ta kendisi. Suikast ettiğimiz de kendi hayatlarımız.” Bu tespit Kemal Sayar’ın Yavaşla isimli kitabında yer alıyor.
Evet kendi hayatlarımıza suikast ediyoruz. Yemeklerimizi artık hakkını vererek değil, fastfood tarzı mekanlarda ayak üstü yiyoruz. Bugün 2 milyar insana obezite teşhisi yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Ülkemizde nüfusumuzun %25’i obez. Daha hızlı arabalara biniyoruz. Sanıyoruz ki; hızlı arabalar kullandıkça gideceğimiz yere daha erken varıyoruz! Aslında büyük bir yanılsama içerisindeyiz. Arabalarımız hızlandıkça daha uzun mesafelere gidiyoruz, hayatımız yollarda geçiyor. Terör belasından kaybettiğimiz insanlarımızdan daha fazlasını, yollarda trafik kazalarında kaybediyoruz.TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre, göre 2016 yılında 7.300 vatandaşımızı trafik kazalarında kaybetmişiz.
Sizce de yavaşlamaya ihtiyacımız yok mu?
Lübnan’lı filozof Halil Cibran: “Kaplumbağalar yollar hakkında, tavşanlara göre çok daha fazla şey anlatabilirler.” cümlesini sizce boşuna mı söylemiştir?
36 yaşında bir profesör olan Adam Grant, Dünyayı ileriye taşırken geleneklere uymadan hareket eden Orijinaller’i anlattığı, aynı isimli kitabında şöyle bir şey paylaşıyor: “ Orijinleri incelerken, hemen harekete geçmenin ve ilk olmanın dezvantajlarının, avantajlarından fazla olduğunu öğrendim. Doğru, erken kalkan, balığı avlar ama unutmamalıyız ki; balık da erken kalktığı için avlanmıştır.”
Mark Twain ise, “Yarının işini asla bugünden yapma.” demiştir.
Pekala bizi kendimizden uzaklaştıran bu “hız” tutkusu neden?
Bu hız anaforu içerisinde kendi “kaliteli yalnızlığımızı” yaşayamıyoruz. Kendimizle baş başa kalamıyoruz. Kendimizi “dinleyemiyoruz.” İstanbul’da çalışan profesyonellerin neredeyse tamamına yakınını “Ege’de küçük bir sahil kasabasına yerleşmeyi” bu yüzden hayal etmiyor mu?
Neredeydim? Şu an neredeyim? ve Nereye gidiyorum? sorularının cevaplarını düşünebilmek ve kendimiz için en doğru cevabı bulabilmek için kendi “kaliteli yalnızlığımızı” yaşamamız gerekli.
Bu “kaliteli yalnızlık”, kahve eşliğinde kitap okumak olabilirken, bir ağacın altına uzanarak, hiç kimseyle konuşmadan gökyüzünü, yaprakları seyretmek olabilir. Ya da gün doğumundan hemen önce uyanıp, herkes uyurken kendinizle baş başa kalarak düşünmek, sadece düşünmek…
Günde kaç defa aynada kendinize bakıyorsunuz? İnsan en az kendine bakıyormuş. Bence de doğru, başkalarına bakmaktan, başkalarının yaptıklarını takip etmekten, kendimize bakmak aklımıza bile gelmiyor.
Kendinize iyilik etmenizin vakti geldi, geçiyor bile. Kendi “kaliteli yalnızlığınızı” keşfetmeye davet ediyorum sizi.
Bakın yine çok sevdiğim filozoflardan Schopenhauer, 1851 yılında yalnızlıkla ilgili tespitlerinden bir tanesinde şunu söylemiş: “Yüreğin hakiki, derin huzuru ve tam iç rahatlığı, sağlıktan sonra gelen bu en önemli dünyevi mülk ancak yalnızlıkta bulunabilir ve sürekli bir ruh hali olarak ancak en derin inzivada sürebilir.İnsanın kendi belleği büyük ve zenginse, bu yoksul dünyada bulabileceği en mutlu durumu tadar.”
Başlıkta ki soruyu tekrar hatırlatarak üzerinde düşünmekte fayda var.
Hız hayattan mı, yoksa ölümden mi bir kaçış?

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.